Leila ile Arda
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Leila ile Arda

Yaşam süresi radikal biçimde uzamıştı; ama herkes buna sahip olamadığı için eşitsizlik, maddi olanaklara erişme meselesi olmaktan çıkıp zamana yayılmış, hayatın kendisini eşitsiz hale getirmişti. Ayrıcalık artık doğrudan zamanla ilgiliydi; kim daha uzun yaşayacaksa, o daha ayrıcalıklıydı. Tarihte ilk kez ayrıcalıklı olanlar bu kadar görünür olmuştu. Eskiden zenginler vardı, güçlüler vardı; ama onlar yine de aynı insan türüne aitti. Birbirlerine yakın sürelerde yaşıyor, aynı biyolojik sınırlara tâbi oluyorlardı. Sanki başka bir gezegenden gelerek dünyanın üst katmanlarına yerleşmiş gibiydiler

Leila ile Arda

Leila

Gece artık bir kesinti değil, yalnızca zihin akışının yavaşlamasıydı. Dinlenme döngüsü sona erdiğinde uyanıklık hali bir anda geri geliyordu. Leila buna alışmıştı; kısa bir süre yapacaklarını düşündü, sonra gözlerini açtı. Başucundaki antika cihazın düğmesine basarak eski bir müzik kaydını dinlemeye başladı. Müziği dinlemekle algılamak farklı şeylerdi. Algı, müziğin dijital kaydının doğrudan zihne yöneltilmesiydi ve Leila’nın dünyasında müziği “dinlemek” pek yapılan bir şey değildi. Geri planda iğnenin yüzeye değdiği ince sürtünme sesi bir hışırtı olarak kalıyor, zaman zaman şarkıcının nefesi duyuluyordu. Algılamaya dayanan dinlemede bunlar siliniyordu. Leila bu kusurlu doğallığı seviyordu, daha iyi duyabilmek için sesi biraz yükseltti.

Yüz yirmi yedi yaşındaydı, ama bu yalnızca bir kayıt verisiydi; bedeni bu sayıyı taşımıyordu. Kalbi sentetik bir pompaydı, damarlarının bir kısmı değiştirilmiş, bir kısmı güçlendirilmişti; hücre yenilenmesi düzenli uyarılıyor, yaşlanma geri çekiliyordu. Zaman bedeninde biriktirilmiyor, dağılıyordu. Leila’nın uzun yaşamı tesadüf değildi.

Beyne yerleştirilen korteks implantı, vücuda dağılmış mikro sensör ağının merkezindeydi. Kanın bileşimi, kalp ritmi ve damar basıncı sürekli izleniyor, sapmalar anında dengeleniyordu. Sistem yalnızca gerekli anlarda devreye giriyor, bedeni dengede tutuyordu.

Ama asıl değişim beyinde gerçekleşmişti. Kortekse yerleştirilen çip artık yalnızca sinyalleri okumuyor, onları düzenliyor, gerektiğinde yeniden şekillendiriyordu. Başlangıçta zihni destekleyen bu müdahale zamanla karar süreçlerine sızmış, bir noktadan sonra beynin nerede bittiği, çipin nerede başladığı ayırt edilemez hale gelmişti. Güncellendikçe de becerileri artıyordu. Buna “bütünleşmiş zihin” deniyordu. Ama akademik çevrelerin dışında kimse bu adı kullanmıyor, herkes implant taşıyanlara kısaca “çipli” diyordu.

İlk implantlar felçli hastalar için geliştirilmişti; zamanla tedavi, kapasite artırmaya dönüşmüş ve sistem hızla yaygınlaşmıştı. Ama herkese açık değildi. İmplantların, sensörlerin, gerekli bakım ve güncellemelerin bedeli çok küçük bir kesimin karşılayabileceği kadar yüksekti. Dünya sisteme bağlanmıştı, ama sistem dünyaya eşit dağılmamıştı.

Geri kalan milyarlar “yalınlar”dı. Onlara önce sisteme bağlanmamış, değiştirilmemiş, doğduğu haliyle kalmış anlamında “yalın insan” denmeye başlanmış, sonra da bu terim “yalınlar” halini almıştı. Zaman yalınlar için hâlâ gece-gündüz biçiminde parçalıydı, bedenleri ise, basit müdahaleler dışında, büyük ölçüde doğal yapıları içinde kalıyordu.

Çipli zihinlerde ise uyku zorunlu değildi. Çip yorgunluğu izliyor, gerektiğinde kısa dinlenme döngüleri başlatıyor, böylece çipliler kesintisiz biçimde yaşamlarını sürdürebiliyordu.

Çipliler ekran kullanmazlardı. Arayüz dışarıda değil, doğrudan zihinde oluşuyordu. Görüntüler ve veriler dış dünyada değil, içeride beliriyor, orada işleniyordu. Zihinler birbirine bağlanabiliyor, bu bağ istenirse daraltılıyor, istenirse genişletiliyordu. Hangi düşüncenin paylaşılacağı ise kişisel bir karar olmayı sürdürüyordu.

Beyin implantı, uygulandığı her bireyi yapay zekâyla donatıyordu. Çipliler yalnızca kendi deneyimlerinin sınırları içinde düşünmüyor, istedikleri anda bütün dillerde iletişim kurabiliyordu. İmplant, yapay zekâ sistemlerinin devasa yazılı ve görsel birikimine de doğrudan erişim sağlıyordu. Bilgi, talep edildiği anda zihne yerleşiyor, organik beyin neredeyse her konuda besleniyordu. Bir şeyi öğrenmek ile hatırlamak arasındaki fark giderek siliniyor, hatırlamak yerini erişime bırakıyor; bilmek artık bir süreç olmaktan çıkıyordu.

Birbirleriyle iletişimleri “zihne indirme” biçimindeydi; bu, sesle konuşmayı gereksizleştiriyordu. Zaten kelimelerin sesle aktarılması aşırı yavaştı ve bu, sadece yalınlarla kurulan bir iletişim türü haline gelmişti. Leila, böyle bir konuşma sırasında karşısındakinin söyleyeceği cümleyi daha o bitirmeden zihninde tamamlıyor, ama onu kesmeden sabırla dinliyordu. Bu yüzden, çiplileri pek sevmeyen yalınlar bile ona yakınlık duyuyor, “Çipli ama kibirli değil” diyorlardı.

Çiplilerin görünür siyasetin dışında kalıyor, bunun yerine akışları kuruyor, sistemleri tasarlıyor, kararların alındığı zemini belirliyordu. 21. yüzyılın bilişim imparatorları nasıl devlet kademelerinde yer almadan dünyayı şekillendirebildiyse, onlar da siyaseti dışardan yönlendirebiliyordu. Seçimlerle simalar değişiyor, ama hangi seçeneklerin mümkün olduğu başka yerlerde belirleniyordu. Küresel iletişim ağları, uydu sistemleri, veri merkezleri, hatta uzaya yönelik ilk yerleşim girişimleri onların denetimindeydi. Dünya, onların kurduğu sistemlerin içinde işliyor, herkes bunun sınırları içinde yaşıyordu.

Leila, bu egemen bütünleşik düzenin merkezine yakın bir yerdeydi. Çevresindekiler huzursuzluk nedir bilmiyor gibiydi; ama o, bundan kurtulamıyordu. Bu belki de daha çok bir eksiklik hissiydi. Yalınların nasıl yaşadığını biliyordu; geceyle duran, sabahla yeniden başlayan bir zamanın içinde. Bu ona yavaş, verimsiz, hatta kimi zaman ilkel geliyordu. Ama o ritimde bir şey vardı. Düşüncenin hemen tamamlanmadığı, araya boşlukların girdiği bir süreç… Bir şeyi bilmek için beklemek, aramak, sorunu çözmeye yaklaştıkça duyulan o küçük heyecan.

Ona orta yaşlarında beyin implantı takıldığı için bunları hatırlıyor, belki de bu yüzden özlüyordu. Oysa implantlı ailelerin yeni nesillerine ergenliğe adım atmadan çip takıldığı için onların implant öncesi hafızaları sınırlıydı. Düşüncenin iniş çıkışlarını hiç yaşamamışlardı; bu yüzden bu maceralı süreci özlemeleri de olanaksızdı.

İnsan olmanın özü doğru düşünmek kadar yanılabilmek de değil miydi? Düşüncenin zaman zaman duygularla çarpıtılmasına kapılmak, bir fikre gereğinden fazla bağlanmak, sonra ondan vazgeçmek. Bir şeyi hemen bilmemek, eksik bilmek, yanlış anlamak... Düşünceyi hazır bulmamak, ona ulaşmak için aramak, beklemek, kendine sorular sormak, cevaplardan şüphe etmek. Bir sorunun etrafında dolanmak, yaklaştığını hissettikçe hızlanmak, bazen yanlış bir çözümü doğru sanmak, bazen de doğruya yaklaşırken onu gözden kaçırmak. Parlak bir fikir bulduğunu düşünmek, sonra o kadar da parlak olmadığını görmek… ve bütün bunların içinden geçerek düşünceyi yavaş yavaş kurmak. Leila’da bunların hiçbiri kalmamıştı. Zihin genişlemişti, ama merkezini kaybetmişti. Leila bir an şunu düşündü: Eğer insan kendini aşacaksa, bu her şeyi şıp diye bilmekle mi olmalıydı, yoksa bir şeyi bilmek için çabalamakla mı?

Arda

Arda otuz iki yaşındaydı ve bu onun için yalnızca bir kayıt bilgisi değildi; bedeni ona her gün bu sayıyı yeniden hatırlatıyordu. Sabahları kalktığında boynundaki katılık, gün ortasındaki sırt ağrıları, gözlerinin yanması, akşamüstüleri hissettiği o hafif baş ağrısı, kumanda yüzeyine uzanan bileğindeki sancı… Zaman birikiyor, ne ertelenebiliyor ne de dağıtılabiliyordu.

Tek odalı, stüdyo denen bir dairede yaşıyordu. Yaşam alanının en sabit nesnesi masa ve üzerindeki ekrandı. İş orada başlıyor, orada bitiyordu. Perdeler çoğu zaman kapalıydı. Güneş ışığı ekranı görmeyi zorlaştırıyordu. Ama mesele yalnızca bu değildi. Işık, dışarıyı hatırlatıyordu. Dışarısı ise onun için çoğu zaman çalışamadığı, dolayısıyla kazanamadığı zaman demekti. Bu yüzden içeride kalmak bir tercih olmasa da bir mecburiyetti. Perdeler kapalıyken dünya daralıyor, daha yönetilebilir hale geliyordu. Arda’nın işi sisteme giren veri parçalarını tek tek temizlemek, etiketlemek ve sınıflandırmaktı. Görüntüleri ayırt ediyor, ses kayıtlarını çözüyor, uygunsuz içeriği ayıklıyordu.

Bir gün annesini ziyaret ettiğinde onu arkadaşlarıyla sohbet ederken bulmuştu. Bir misafirin “ne iş yapıyorsun evladım” sorusuna “veri çöpçüsüyüm efendim” cevabını vermiş, bu da annesini çok üzmüştü. Artık kendini “sistem teknisyeniyim” diye tanıtıyordu.

Vardiya yoktu, sürekli fazla mesai yapıyor, ama saat ücreti değişmiyordu; sistem çağırdığında çalışıyor, çağırmadığında bekliyordu. Beklemek de çalışmanın parçasıydı; ama o sırada hiçbir şey kazanılmıyordu. Ama sonra, iş aralıklarında sayfa hissi veren bir arayüzde eski metinleri okumaya başladığında zihninin başka türlü çalıştığını fark etti. Okudukları arasında, bir zamanlar insanların kusursuz bir uyum uğruna kendi bireyselliklerinden vazgeçtiği, hatta bundan memnuniyet duyduğu dünyalar da vardı, düşüncenin daha oluşmadan sınırlandığı, kelimelerin anlamlarının değiştirildiği dünyalar da. İkisi de farklı yollarla aynı noktaya, insanın kendi iç sesiyle kurduğu ilişkinin zayıfladığı bir yere varıyordu.

Okumak onu zenginleştiriyordu. Eskiden daha çok çalışsam, biraz para biriktirsem, sonra bu işten kurtulsam diye düşünürdü. Ama artık bunun tek başına yapılamayacağını biliyordu. Aynı hayatı yaşayan başkaları da vardı; mesele belki de onları bulmaktı. Dünyanın her yerinde aynı işi yapan insanlardı bunlar. Aynı istekler farklı ekranlara düşüyor, benzer işlemler bekleniyordu. Sistem onları tanımıyordu; yalnızca hızlarını, doğruluk oranlarını ve sürekliliklerini ölçüp kredilendiriyordu. Bu yüzden Arda bazen kendini bir kişi gibi değil, bir ortalama gibi hissediyordu.

Yalınlardan biri olmayı seviyordu. Aslında bu isim onun gibileri çok iyi anlatıyordu. Sigorta yoktu, iş garantisi, fazla mesai ücreti, ücretli tatil yoktu, elbette mal mülk de yoktu. Zaman ise ancak paraya çevrilebildiği ölçüde vardı. Hayatları gerçekten yalındı.

Arda zamanla şunu da görmüştü: çipliler her yerdeydi, ama hiçbir yerde çoğunluk değildiler. Her ülkede vardılar, ama her yerde azınlıktılar. Tarihte ilk kez ayrıcalıklı olanlar bu kadar görünür olmuştu. Eskiden zenginler vardı, güçlüler vardı; ama onlar yine de aynı insan türüne aitti. Birbirlerine yakın sürelerde yaşıyor, aynı biyolojik sınırlara tâbi oluyorlardı. Oysa artık fark yalnızca yaşam koşullarında değil, yaşamın kendisindeydi.

Bu, eskisinden farklı bir eşitsizlikti. Daha önce insanlar kendilerini avutmanın bir yolunu bulurdu. Birinin daha zengin olması hayatta her şeyi kazandığı anlamına gelmezdi; “parası var ama sağlığı yok” denirdi. Zenginlik ile hayat arasında hâlâ bir mesafe varmış gibi düşünülürdü. Ama şimdi o mesafe ortadan kalkmıştı. Çipliler yalnızca daha fazla şeye sahip değildi; daha uzun yaşıyor, daha az hastalanıyor, bedenleri daha istikrarlı işliyordu. Ayrıcalık artık doğrudan zamanla ilgiliydi; kim daha uzun yaşayacaksa, o daha ayrıcalıklıydı. Bu yüzden de gizlenemiyor, bir örtü de bulunamıyordu. Sanki başka bir gezegenden gelerek dünyanın üst katmanlarına yerleşmiş gibiydiler.

Arda son yıllarda bu tepkinin yalnızca bir duygu olarak kalmadığını da görüyordu. Yalınlar yavaş yavaş örgütlenmeye başlamıştı. “Yaşamda eşitlik” grupları ortaya çıkmış, sonra bunlar siyasi partilere dönüşmüştü. Talepleri basit ama sertti: aynı hayat, aynı süre. Çiplileri üye olarak kabul etmeyen yapılar da vardı. Mitinglerde atılan sloganlar bunu açıkça söylüyordu: “Çipini çıkar, öyle gel.” Bu yalnızca bir çağrı değil, bir sınır çizgisiydi. Eski zamanlarda da ayrıcalıklı sınıflardan gençler yoksulların kaderini paylaşabiliyordu ama artık bu çok zor bir karardı. Çipini çıkartmayan onlardan olamıyordu. Ama bunu yapan, çipini söktüren, sistemden çıkan, yalınların arasına katılan gençlere de rastlanıyordu. Ne de olsa gençken, yaşlanma ve ölüm çok uzak görünürdü insana. Ama bu bir geçiş değil, daha çok kendi sınıfından kopuştu. Geri dönüşü de yoktu. Bu gençler çoğu zaman, geride bırakılan hayatın bilgisiyle, yeni hayatın sınırları arasında sıkışıp kalıyordu.

Arda, çiplilerin kendi savunma hatlarını kurduklarının da farkındaydı. Yaşam süresinin uzatılmasının bir ayrıcalık değil, insanlığın doğal evrimi olduğunu söylüyorlardı. Sorunun eşitsizlik değil, erişim olduğunu, bunun zamanla yaygınlaşacağını savunuyorlardı. Ama Arda için mesele bu kadar basit değildi. Çünkü düzen zamanını satmak zorunda olanların varlığına dayanıyordu; o zorunluluk ortadan kalktığında, sistemin zemini de ortadan kalkardı.

Bu duygular yalnızca yakın çevresine özgü değildi. Yalınlar birbirini anlamakta zorlanmıyordu; çünkü yaşadıkları hayat farklı olsa bile aynı sınırlar içindeydi. Aynı hızla yaşlanıyor, aynı şekilde yoruluyor, aynı hataları yapıyorlardı. Bu yüzden aralarındaki mesafe aşılabiliyordu. Ama çiplilerle aralarındaki fark aşılabilir türden değildi. Arda’ya göre çipliler çok yalnızdı. Bazen şöyle düşünürdü: Yalınlar dünyaya aitti, çipliler ise birbirlerine.

Arda böyle düşüncelere dalmışken ekran yeniden aydınlandı. Yeni görevler gelmişti. Gözlerini kırpıştırdı, sırt ağrısı yine başlamıştı. Perdelerin arasından sızan ince ışık çizgisi zemine düşüyor, dışarıdan hafif bir uğultu geliyordu. Önce bunun şehrin sesi olduğunu düşündü; sonra miting çağrısını hatırladı. Bir an durakladı. Ardından yavaşça elini kumanda yüzeyine uzatarak işlemciyi kapattı.

İlgili İçerikler