Görevli
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Görevli

Türkiye’de asıl mesele çoğu zaman birilerinin görevlendirilmiş olması değil, zaten görevli gibi düşünmeleridir. Onlara emir verilmesi, özel bir odada talimat iletilmesi, maaş bağlanması, dosya açılması gerekmez. İçine doğdukları siyasi kültür onları çoktan görevlendirmiştir

Görevli

Türkiye’de siyasi tartışmalar bazen karmaşık meseleleri tek kelimelik açıklamalara sığdırma eğiliminde. Bir siyasi aktör muhalefet saflarında göründüğü halde iktidarın işine yarayan tutumlar alıyorsa, devreye hemen tanıdık bir hüküm giriyor: “Görevli.”

Bu sözün ima ettiği şey açık: O kişi ya resmen ya el altından, ya maaşlı ya maaşsız, devlete, iktidara, derin yapılara hizmet etmektedir. Kendi zihniyet dünyasının, sınıfsal ve siyasal terbiyesinin, devlet anlayışının, kariyer hesabının ya da karakterinin gereği olarak değil; bir yerlerden verilmiş bir görevin gereği olarak davranmaktadır.

Bu açıklama ilk bakışta cazip görünüyor; çünkü olup bitene hızlı ve anlaşılır bir çerçeve sunuyor. Fakat tam da bu kolaylığı nedeniyle eksik kalıyor. Kimin hangi tarihsel kodlarla düşündüğünü, hangi devlet tahayyülünün içinden konuştuğunu, hangi siyasi kültürün ürünü olduğunu araştırmak yerine meseleyi tek kelimeyle kapatma riski taşıyor: Görevli.

Oysa Türkiye’de asıl mesele çoğu zaman birilerinin görevlendirilmiş olması değil, zaten görevli gibi düşünmeleridir. Onlara emir verilmesi, özel bir odada talimat iletilmesi, maaş bağlanması, dosya açılması, kod adı verilmesi gerekmez. İçine doğdukları siyasi kültür onları çoktan görevlendirmiştir.

Devlet biziz zihniyeti

Kemal Kılıçdaroğlu için sosyal medyada sıkça kullanılan “görevli” tabiri bu açıdan hem bir fazlalıktır hem de sorunun ciddiyetini zayıflatıcı bir iddiadır. Fazlalıktır, çünkü olup biteni açıklamak için böyle bir gizli görev varsayımına ihtiyaç yoktur. Zayıflatıcıdır, çünkü meseleyi daha büyük ve daha mühim yerinden, yani zihniyet dünyasından koparır. Oysa Kılıçdaroğlu ve çevresindeki bazı isimlerin davranışlarını anlamak için onların bir merkezden talimat aldıklarını varsaymak gerekmez. Onların önemli bir kısmı zaten “gerçek CHP’li”dir. Ama buradaki “gerçek” partiye sadakatten değil, “devlet biziz” zihniyetine bağlılıktan gelir.

Bu çevrenin tamamı aynı motivasyonla hareket ediyor değildir. Bir kısmı düpedüz kariyeristtir; makam, koltuk, kişisel gelecek, hesap, hırs ve intikam duygusuyla davranır. Yitirdiğimiz bir arkadaşım Fransızca “arrivist” kelimesini çokça kullanırdı. Kendi çıkarı için ilkelerinden kolayca vazgeçen, fırsatçı bir biçimde yükselmek isteyen kişi demek bu. Bu kelimeye bir karşılık olarak “ikbalperest” cuk oturuyor.

Bu kariyerist ve ikbalperestleri bir kenara ayırırsak geride kalanlar daha tehlikeli bir yerde dururlar. Onlar kendilerini sıradan bir siyasi partinin mensubu gibi değil, devletin asli unsuru, cumhuriyetin iç bekçisi, rejimin doğal sahibi olarak görürler. Devlet onlar için dışlarındaki, hukukla sınırlanacak, toplum tarafından denetlenecek, seçimle yönetimi değişecek bir aygıt değildir. Bu nedenle “derin devleti” onların arkasında, tepesinde, sağında solunda, kulağına fısıldayan gizli bir güç olarak aramak zorunda değiliz; çoğu zaman o güç zaten onların zihin dünyasında kuruludur. Hikmet-i hükümet oradadır, devlet aklı oradadır, beka kaygısı oradadır, olağanüstü hal mantığı oradadır. Siyaseti yurttaşların özgür iradesiyle şekillenen bir alan değil, devletin bekası adına yönetilmesi gereken tehlikeli bir saha olarak görme alışkanlığı oradadır.

Devletin hammaddesi olarak toplum

Bu zihniyet dünyasında devlet toplumun hizmetkârı değildir; toplum devletin hammaddesidir. Yurttaş devlet karşısında hak sahibi bir özne değil, ona sadakat borcu olan bir unsurdur. Devlet yurttaş için değil, yurttaş devlet için vardır. Bu ilişki yalnızca idari veya siyasi bir tercih olarak da kurulmaz; neredeyse metafizik bir düzeye yerleştirilir. Devleti korumak erdem, devleti sorgulamak sadakatsizlik, devlete itiraz kirlilik sayılır.

Burada kutsal olanın adı değişmiş, ama kutsama mantığı aynen kalmıştır. İnancın yerine akıl değil, çoğu zaman devlet geçmiştir. Laiklik, bireyi özgürleştiren bir dünya görüşü olmaktan çok, devletin toplumu düzenleme ve terbiye etme aracı olarak çalışmıştır. Bu yüzden Türkiye’de en laik görünen devletçi ile en dindar görünen devletçi, devlet karşısındaki iç titremelerinde pek de farklı değildir.

“Devletin bekası” sözü bu zihniyetin anahtarıdır. Beka dendiği anda tartışma biter. Hukuk, ilke, seçim, çoğulculuk, parti içi demokrasi, yurttaş iradesi, hatta ahlak geri plana itilir. Çünkü beka, üzerine başka hiçbir değerin çıkamayacağı bir son söz gibi kullanılır. Sonuç olarak bu zihniyetin insanları için ölçüt, atılan adımın demokratik olup olmaması değil, devlete uygun düşüp düşmemesidir; uygunluk, meşruiyetin yerine geçer.

“Mesele vatansa gerisi teferruattır” sözünü amentü belleyenler arasında kendini demokrat sayanlar da vardır; oysa insan hayatının, insan onurunun, hukukun ve temel özgürlüklerin teferruat sayıldığı yerde geriye vatan değil, yalnızca kutsallaştırılmış bir devlet aygıtı kalır.

Kurucu kodlar

Devletçiliğin en kalın damarı bu kodlarda yatar. Bu damar kendisini solculukla, laiklikle, cumhuriyetçilikle, modernlikle, Atatürkçülükle, dindarlıkla süsleyebilir. Fakat özünde yurttaşı değil devleti merkeze koyar. Devletin önceliğini kabul eder. Devletin varlığını toplumun özgür iradesinden, bireyin haklarından, hukukun üstünlüğünden önce ve üstün görür. Devlet zarar görmesin diye yurttaşın zarar görmesini tolere eder. Devlet yıpranmasın diye hukukun yıpranmasını meşru sayar. Devletin bekası adına siyasetin kirletilmesini, partilerin biçimlendirilmesini, seçilmiş iradenin budanmasını, toplumun hizaya sokulmasını doğal karşılar.

Bu zihniyet tekçi bir ulus anlayışıyla tamamlanır. Etnik, dini veya mezhebi farklılıkların varlığı, ancak merkezi ve homojen bir “millet” kurgusuna zarar vermediği ölçüde kabul edilir. Farklılık, çoğulculuğun doğal unsuru değil, yönetilmesi gereken bir risk olarak görülür. Yurttaşlık evrensel bir haklar zemini olmaktan çıkar, makbul yurttaşlık kalıbına uyma şartına bağlanır. İyi yurttaş, kimlik meselesini kurcalamayan, gerektiğinde adını bile değiştirerek kendi farklılığını saklayan, beka retoriğine itiraz etmeyen ve susmasını bilen yurttaştır.

Resmi tarih de bu düzenin ideolojik zırhıdır. Geçmiş, hakikatin alanı olmaktan çok, devleti haklı çıkarmanın malzemesine dönüştürülür. Travmatik olaylar inkâr edilir, üzeri örtülür veya kahramanlık anlatısının içine eritilir. Tarih, yurttaşa hakikatle yüzleşme cesareti kazandırmak yerine, devlete sadakat duygusu aşılamak için kullanılır. Böyle bir tarih terbiyesinden geçen insan için devletin hatası bile hata değildir; olsa olsa devletin hikmetidir, zorunluluktur, şartların icabıdır. Devletin tarih anlatısını sorgulamak da bu yüzden hakikat arayışı değil, sadakatsizlik sayılır.

Vesayetin sivil biçimleri

Ordu merkezli devlet aklı, bu zihniyetin uzun süre en görünür biçimi olmuştur. Silahlı kuvvetler, kendini sivil siyasetin üstünde bir hakem, koruyucu, gerektiğinde düzeltici güç olarak konumlandırmıştır. Fakat bu mantık yalnızca kışlada kalmamıştır. Sivil siyasetin içine, bürokrasiye, yargıya, üniversiteye, medyaya, parti kadrolarına, hatta muhalefet kültürüne sızmıştır.

Çok partili dönemde başbakanlık veya cumhurbaşkanlığı yapmış siyasetçilerin hikâyelerine baktığımızda, neredeyse tamamının bir aşamada devlet kara deliğinin içine yuvarlandığını görürüz. Fakat bu, onların bir gün ansızın yoldan çıkmalarıyla değil, zaten o kara deliğin muazzam çekim alanı içinde siyaset yapmalarıyla ilgilidir. Demokrat Parti geleneğini sürdüren Süleyman Demirel, partisini kapatan, başbakanını idam eden askeri gücü sivil siyasetin denetimi altına almak için asla köklü bir mücadeleye girişmemiş; “git” denildiğinde şapkasını alıp gitmiştir. “Beni askerle kavga ettiremezsiniz” mealindeki sözlerle devletle çatışmanın sınırını kendisi çizmiş, kritik dönemeçlerde askerin ve müesses nizam hattının dışına çıkmamış, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idamı için de var gücüyle çalışmıştır.

Öte yandan “toprak işleyenin, su kullananın” sloganıyla ve 12 Eylül rejimine karşı direnişiyle bir halk kahramanı haline gelen Bülent Ecevit, Kürt meselesi söz konusu olduğunda devletin kırmızı çizgilerinin dışına çıkmamıştır. Leyla Zana’nın 1991’de Meclis kürsüsünde Türkçe yemin metnini okuduktan sonra Kürtçe birkaç söz söylemesiyle koparılan fırtınanın da dışında kalmamış; 1994’te Zana ve DEP’li milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla işleyen mekanizma karşısında da çoğulcu siyasetin değil, devlet refleksinin yanında konumlanmıştır. Böylece Meclis, seçilmiş temsilcilerin söz söyleyebildiği bir zemin olmaktan çıkıp devletin sınırlarının tescil edildiği bir sahneye dönüşmüştür.

2000 yılında Avrupa’dan gelen heyetlerin cezaevindeki Zana’yı ziyaret talepleri karşısında Başbakan Ecevit’in takındığı tavır da aynı çizginin devamıdır. Ecevit meseleyi bir hak, temsil, siyasal çözüm veya demokratikleşme sorunu olarak değil; dış müdahale, istismar ve devlet otoritesine yönelmiş bir meydan okuma olarak görmüştür. Onun “devlet adamlığına” dair en çarpıcı örneklerden biri de 1999’da Fazilet Partisi milletvekili Merve Kavakçı’nın başörtüsüyle Meclis’e gelmesi üzerine gösterdiği tepkidir. “Burası devlete meydan okunacak yer değildir. Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz” sözleri, Ecevit’in temel özgürlükler ve temsil hakkı söz konusu olduğunda bile meseleyi önce devletin kuralları ve otoritesi açısından değerlendirdiğini açıkça gösterir.

Daha yakın zamanlarda siyasetçilerin devlete biat edişlerine dair verilebilecek örnekler de var; fakat basbayağı korktuğum için bunu yapamıyorum. Ama isimleri eksiltsek de hüküm değişmez: Türkiye devletinin kuruluş kodlarına itiraz etmeyen, siyasal programının merkezine devleti kutsallıktan arındırıp yurttaşın göz hizasına indirme iradesini yerleştirmeyen, hatta böyle bir şeyi aklından bile geçirmeyen siyasetçiler gibi, aynı ihtiyacı hissetmeyen geniş yurttaş kitleleri de müesses devlet anlayışının maaşsız görevlileri olarak davranırlar. Onları görevlendiren bir merkez yoktur; çünkü merkez zihin dünyalarına çoktan yerleştirilmiştir.

Maaşsız görevliler

Bu yüzden “görevli” tabirinin asıl zayıflığı, meseleyi fazla daraltmasıdır. Türkiye’de yalnızca birkaç kişi görevli değildir. Milli eğitim politikası, resmi tarih, denetim altındaki iletişim organları, askeri ve bürokratik terbiye, parti kültürleri ve aileden okula uzanan endoktrinasyon süreçleri sonucunda ortalama yurttaşın ve ortalama politikacının zihnine çoktan bir görev yüklenmiştir. Devleti koruyacaksın. Devleti sorgulatmayacaksın. Devletin bekasını yurttaşın hakkından, hukuktan, demokrasiden, ahlaktan üstün tutacaksın. Gerektiğinde kendi seçmenine, kendi partine, kendi sözlerine, kendi geçmişine karşı bile devlet refleksiyle hareket edeceksin.

Üstelik bu görev yazılı değildir, maaşa bağlı değildir, emir komuta zinciriyle işlemez; sorumluluk, devlet terbiyesi, sağduyu, tecrübe, cumhuriyetçilik, Atatürkçülük, vatanseverlik ya da ülû’l-emre itaat gibi adlarla meşrulaştırılır. Böylece devlet karşısında yurttaşı, merkez karşısında çoğulculuğu, düzen karşısında özgürlüğü feda etmeye hazır bir siyasi teslimiyet biçimi ortaya çıkar.

Kılıçdaroğlu ve çevresindeki bazı isimleri anlamak için de bu çerçeve daha açıklayıcıdır. Onların Özgür Özel ve Ekrem İmamoğlu çevresini yalnızca parti içi rakip olarak değil, devletin bekası açısından daha büyük ve daha acil bir tehlike olarak görmeleri mümkündür. Ya da kişisel misyonları ve kariyerleri aşkına buna inanmaları. Böyle gördükleri anda yaptıklarını ihanet değil, görev olarak algılarlar. İlkeyi çiğnerken ilkesizlik yaptıklarını, seçmen iradesini sakatlarken demokrasiye zarar verdiklerini, hukuku araçsallaştırırken hukuk düşmanlığı yaptıklarını düşünmezler; çünkü kendilerini sıradan siyasetçiler değil, devletin ve cumhuriyetin özel muhafızları sayarlar.

Bu bakımdan devletçi muhalefet ile rejim arasında sanıldığından daha derin bir akrabalık vardır. İkisi de kendisini tarihsel bir misyonun taşıyıcısı sayar. İkisi de kendi iktidarını ya da kendi müdahalesini sıradan siyasi rekabetin üstünde görür. İkisi de gerektiğinde hukuku araçsallaştırır, ahlakı ayrıntıya indirir, seçmeni ise yönetilmesi gereken bir kitle olarak kabul eder. 

Devlet tapıncı yalnızca eski CHP’nin meselesi değil

Elbette bu, Özgür Özel ve İmamoğlu çevresinin ya da genel olarak diğer muhalefet aktörlerinin bu zihniyetten bütünüyle arınmış oldukları anlamına gelmez. Türkiye’de devlet tapıncı yalnızca eski CHP’lilerin, Kemalistlerin, ulusalcıların ya da bürokratik elitlerin meselesi değildir. Sağda, solda, bazı sosyalist/komünist çevrelerde, merkezde, dindar çevrelerde, milliyetçilerde, liberallerde aynı refleksin farklı biçimleri bulunur. Devlet söz konusu olduğunda zor olan, insanın kendi zihnine yerleştirilmiş devletçi reflekslerden kopabilmesidir. Birçok kişi devlete muhalefet ederken bile devleti ele geçirme hayaliyle konuşur. Devleti sınırlamak değil, devlet adına konuşma yetkisini devralmak ister. Buna rağmen Özgür Özel’in, Bülent Kuşoğlu’nun “devlet aklına” kapı aralayan sözlerine verdiği sert tepki umut vericidir; çünkü devlet adına siyasete şekil verme fikrinin CHP içinde artık eskisi kadar kolay meşrulaştırılamadığını göstermektedir.

Bütün bu nedenlerle “görevli” demek çoğu zaman siyasal olarak da işlevsizdir. Hedefi daraltır, meseleyi kişiselleştirir, gizli bağlantı arayışına hapseder. Oysa yapılması gereken, tek tek görevli aramak değil, görevlendiren zihniyeti teşhir etmektir. Bir kişiye “görevli” dediğinizde onu istisna gibi göstermiş olursunuz; halbuki çoğu zaman o kişi, seri imalatın yalnızca bir örneğidir. Sorun talimat alması değil, talimata gerek bırakmayacak kadar o zihniyetle bütünleşmiş olmasıdır.

Asıl soru

Türkiye’de siyasal eleştirinin asıl eksikliği de buradadır. Biz kişilerle uğraşmayı severiz; zihniyetlerle uğraşmaktan kaçarız. Kişiyi suçlamak kolaydır, zihniyetle hesaplaşmak ise insanın kendi içindeki devlet kalıntılarına bakmasını gerektirir. “O görevli” demek rahatlatıcıdır. “Biz hangi ölçüde görevliyiz?” sorusu ise rahatsız edicidir.

Oysa asıl soru budur. Devleti toplumun üzerinde gören her refleks, yurttaşlığı itaate bağlayan her anlayış, farklılığı tehdit sayan her ulus tasavvuru, kendi içinde bir görevli taşır. Bu görevli bazen mahkeme salonunda konuşur, bazen parti genel merkezinde, bazen televizyon stüdyosunda, bazen gazete köşe yazısında, bazen sosyal medyada, bazen de bir kahvehane sohbetinde.

Bize yüklenen bu “görevi” reddetmeden gerçek anlamda demokrat olmak mümkün değildir. Devletin bekasını yurttaşın onurundan, hukukun üstünlüğünden, çoğulculuktan, eşit yurttaşlıktan ve ahlaki sorumluluktan üstün gören herkes, hangi partide durursa dursun, hangi lideri desteklerse desteklesin, hangi ideolojik etiketi taşırsa taşısın, aynı zihniyet dünyasının içindedir.

Bu nedenle “görevli” sözünü tersine çevirmek gerekir. Evet, görevliler var. Ama mesele birkaç kişinin gizli görevi değil; bu ülkenin yurttaşlarına çocukluktan itibaren yüklenen daha büyük bir görevdir: Devleti korumak için gerekirse özgürlüğü, hukuku, hakikati, demokrasiyi ve ahlakı feda etmek. Türkiye’de bazı insanlar birileri tarafından görevlendirildikleri için değil, devleti kendi içlerinde taşıdıkları için görevlidir. Emir almazlar; çünkü emir çoktan içselleştirilmiştir. Talimat beklemezler; çünkü talimat, vicdanlarının yerine geçmiş olan devlet aklına kazılıdır. Ve tam da bu yüzden en tehlikeli görevli, aldığı emri uygulayan değil, yaptıklarını “milli görev” sayandır.

İlgili İçerikler