Annie Ernaux, Seneler’de yalnızca kendi yaşamını değil, bir kuşağın toplumsal belleğini de kayda geçirir. Bu eser, bireysel anıların birinci tekil şahısta yoğunlaştığı klasik otobiyografi anlayışını terk ederek, “ben” yerine “biz” diyerek konuşur. Yazar kendini ne tam anlamıyla özne konumuna yerleştirir, ne de bütünüyle siler; aksine, kendisiyle birlikte tüm bir kuşağın zihinsel haritasını çıkarır. Bu nedenle metin yalnızca bir yaşam öyküsü değil, aynı zamanda kolektif bir hafıza çalışması, gayrişahsi bir otobiyografi formudur. Bu biçim, “kişisel olan politiktir” ilkesinin izinden giderek, bireysel anlatı ile tarihsel-kamusal olanı birbirine geçirir.
Ernaux’nun anlatısında sofralar sadece yemeklerin değil, sınıf aidiyetlerinin, siyasal tartışmaların, kuşak farklarının ve kırgınlıkların da taşındığı mekânlardır. Çocuklar çoğu zaman bu sofralarda konuşulanları anlamaz; ama sezgisel olarak hisseder. Hangi sözcük nerede yutulur, hangi bakış kime çevrilmez, kim hangi cümleyi hep aynı tonda söyler… Tüm bunlar, yıllar sonra anlamı çözülen bir tür kayıt olarak içimizde kalır. Ernaux’nun diline sinmiş bu dikkat, fotoğrafla düşünmeyi de beraberinde getirir. Çünkü onun için fotoğraf sadece anı donduran bir görüntü değil, belleğin kurgusallığını açığa çıkaran bir çerçevedir. Bazı anların fotoğrafı yoktur; ama o eksiklik, hatırlamanın kendisi kadar anlamlıdır. Hatırlamak bazen tam da eksik olanla başlar. Ve eksik olan, şüpheyi davet eder.
Seneler’i okurken, kendi geçmişime döndüm. Özellikle bayram sofralarına. Her bayram anneanneme giderdik. Bir düzen vardı orada, aynı yemekler, aynı sesler, aynı yüzler. Kalabalık bir sofranın etrafında toplanan akrabaların hiç değişmeyeceğine, zamanın o evin içinde ağırlaşarak durduğuna inanırdım. Her şey olduğu gibi kalacaktı bence. Çünkü bir şeylerin değişebileceğine dair öngörüm bile yoktu o zaman. Şimdi, bu inanç bana elbette fazla pürüzsüz geliyor. Dahası, o zamanlar emin olduğum şeyler, şimdi bana en çok şüphe duyulması gereken şeyler gibi görünüyor. Aynı sandığım yüzler silinmiş, aynı tabaklar yok, sofrayı kuran ellerin kimi yaşlanabilmiş, bazıları artık hayatta değil. Anneannemde yerim çocuk masasındaydı, pek istemeye istemeye otururdum oraya, yalan yok. Aklım diğerinde kalırdı, yaşı büyük kuzenlerden biri bizim masaya düştüğünde bayram o zaman ederdim.
Ernaux’nun belleği arşiv değil de, palimpsest bir bellektir. yeniden yazılan, üstü örtülen, ama silinmeyen izlerin mekânı. Onun metinlerinde fotoğraf da tam olarak bunu temsil eder, bir görüntüden çok, bakışa dair bir çağrı gibi. Benim bayram anılarımda da artık net olmayan o yüzler, eksik çıkan sesler, parlamayan çatal bıçak tam da böyle bir çağrı. Çünkü geçmiş yalnızca hatırlanmaz; aynı zamanda yeniden yazılır. Ve bu yeniden yazma sürecinde şüphe duymak, geçmişe sadakatsizlik değil, belki de tek dürüstlük.
Bu bayramdan dileğim herkes için şüphe. Kesinlikten çok, şüpheyle bakmak hayata. Çünkü herkesin her şeyden emin olduğu bir zamanda, şüphe bazen daha dürüst, daha dikkatli, daha insani bir bakış olabilir bence.
Toplum, düzen hissini sürdürebilmek için görünürde her şeyin yerli yerinde olduğunu varsayar. Bayram sofraları, mezuniyet törenleri, nikâh masaları, hatta günlük nezaket kalıpları bile bu türden süreklilik illüzyonunu pekiştirir. Bir şeyin hep olduğu gibi sürmesi, onun doğru ya da anlamlı olduğu anlamına gelmez; ama öyleymiş gibi davranmak sosyal uyumun bir bedeli hâline gelir. Bu kültürel pratiklerin içeriği değil, biçimi öncelik kazanır, ne söylendiğinden çok nasıl söylendiği önemsenir. Oysa şüphe, bu yerli yerindelik hissini çatlatan bir güç taşır. “Bu hep böyle miydi?”, “Başka türlü olabilir mi?” soruları sadece bireyi değil, o düzenin tamamını rahatsız eder. Bu nedenle toplumsal normlar, şüpheyi yalnızca hoş karşılamamakla kalmaz, onu bastırır. Şüphe duyan birey huzursuz, şüphe eden çocuk zor olarak etiketlenir. Oysa bu zorluk, yerleşik olanın üzerine düşünmeye çağırır. Düşünmeyle arasına mesafe koyan kültürler, konforlu bir yerli yerindeliğin içinde, yavaş yavaş düşüncesizliğe saplanır.
Toplum, sürekliliğin huzuruna bağımlıdır. Bu huzur, büyük ölçüde tanıdıklık duygusuyla beslenir, aynı ritüeller, aynı ifadeler, aynı zamanlamalar. Bu pratikler yalnızca birlikte olmayı değil, neyin “normal” olduğunu da yeniden üretir. Ancak Foucault’nun belirttiği gibi, “norm” sadece tanımlayıcı değil, aynı zamanda dışlayıcıdır; bir şeyi norm olarak kurduğumuzda, onun dışına düşeni de sorunlu ya da sapkın olarak tanımlarız. Şüphe, tam bu noktada normatif sürekliliği bozan, onun çatlaklarını görünür kılan bir düşünsel harekettir.
Bir şeyin hep olduğu gibi sürmesi, onun doğru ya da anlamlı olduğu anlamına gelmez; ama öyleymiş gibi davranmak, toplumsal düzenin korunması adına beklenen bir konformizm biçimi hâline gelir. Judith Butler, toplumsal cinsiyetin tekrarlarla kurulduğunu söylerken, bu tür tekrarların aynı zamanda bir tür zorunlu performansa dönüştüğünü vurgular. Sadece bedenler değil, bayram ritüelleri de birer performanstır, kim nerede oturur, kim ne kadar susar ya da konuşur, hangi konuda ne tür bir tebessüm gerekir… Bütün bu jestler, davranış kalıpları ve söz düzenekleri, sürekliliği ve kontrolü korumak içindir.
Şüphe duymak yalnızca bireysel değil, politik bir eylemdir. Bizi normatif olanla yüzleştirir. Toplumun doğal, zaten böyle ya da her zaman böyleydi diye kodladığı yerleşik yapılarla aramıza mesafe koymamızı sağlar. “Bu hep böyle miydi?”, “Başka türlü olabilir mi?” gibi sorular, hem geçmişle hem gelecekle bağ kurar. Şüphe, gelenekle bağımızı koparmaz ama onu kutsallıktan çıkarır. Günümüzde kanaat neredeyse bir refleks hâlini almış durumda. Sosyal medya başta olmak üzere, pek çok dijital mecrada hızlıca fikir sahibi olmak, doğru pozisyonu almak, görüş bildirmek bekleniyor. Kararsızlık, bekleme, çelişki yaşama gibi durumlar adeta zayıflık belirtisi gibi kodlanıyor. Hâlbuki düşünmenin ilk adımı durmak ve bilmemeyi kabul etmektir. Şüphe duymak, acele davranmamaktır. Bugün şüpheye yer bırakmayan bu kanaat ekonomisi, aynı zamanda hafızayı da tahrip ediyor. Çünkü şüphe, yalnızca geleceğe değil geçmişe de yöneltilir. Kanaat kültürü, hafızayı da bir sabit anlatıya dönüştürür, net hatıralar, kesin duygular, yorumlanmamış anılar. Oysa hayat, ne geçmişte ne bugün bu kadar açık değil. Şüphe, bu kapalılığı kırmanın ve belirsizliğe tahammül etmenin adı olabilir. Ernaux’nun dediği gibi, belki de hafızayı dürüstçe kurmanın tek yolu, ondan bile şüphe duymaktır.
Peki nasıl oldu da şüpheden bu kadar uzaklaştık? Ne zaman bu kadar emin olmaya bu kadar mecbur hisseder olduk? Bunun yalnızca bireysel bir eğilim değil, ideolojik bir dönüşüm olduğunu kabul etmek gerekir. Modern çağ, özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, belirsizliğe tahammülün giderek azaldığı bir dönem oldu. Soğuk Savaş’ın kutuplaştırıcı dili, neoliberal çağın başarı pohpohlayan anlatısı, algoritmaların kişiye özel doğrular sunan dijital mimarileri... Tüm bunlar, kesinliği bir konfor alanı olarak sundu. Artık bir konuda fikrimiz yoksa bile, o fikri edinmek yalnızca birkaç saniyelik bir arama uzaklığında. Ama bu hız, hakikati çoğaltmaz, yalnızca kanaati pekiştirir.
Emin olmak, artık bir bilgi biçimi değil, bir aidiyet biçimi de. Sosyal medyada belirli bir pozisyon almak, gündeme dair hızlıca fikir beyan etmek, net olmak, tereddütsüz görünmek... Bunlar yalnızca iletişim biçimleri değil; aynı zamanda politik ve kültürel kimlik ifadeleri. Bu ortamda şüphe bir zaaf gibi kodlanır. “Bilmiyorum” demek, “kararsızım” demek, hele ki “farklı açılardan da bakmak gerek” demek çoğu zaman ya samimiyetsizlikle ya da entelektüel bir kibirle itham edilir. Ama aslında bu kültür, bizi düşünceden değil, düşünmeye zorlayan boşluktan uzak tutar. Çünkü boşluk, ideolojik söylem için tehlikelidir; orada başka bir dünya mümkün olabilir.
Kesinlik, bu anlamda yalnızca bilişsel değil, aynı zamanda politik bir konumdur. Roland Barthes’ın Mythologies’te gösterdiği gibi, ideoloji en etkili hâlini doğalmış gibi görünen formlarda alır. Eminlik de bu formlardan biridir. Bir şeyin zaten böyle olduğunu söylemek, onu tartışmanın dışına çıkarmaktır. Bir toplumu en kolay yönetmenin yollarından biri, onun sorgulamayan, tereddüt etmeyen, şüphe duymayan bireylerle dolu olmasıdır. Dolayısıyla şüphe, yalnızca bir düşünme biçimi değil; aynı zamanda bir direnme biçimidir. Çünkü her şüphenin içinde, başka türlü düşünmenin imkânı saklıdır.
Bazı karakterler vardır ki, her şeyin yerli yerinde göründüğü ânın içine şüpheyi düşürürler. Clarissa Dalloway, o parlak öğleden sonra Londra sokaklarında yürürken, gerçekten mutlu olup olmadığını düşünmekten vazgeçemez. Mrs. Dalloway’in ihtişamında, ince bir tereddüt çizgisi dolaşır. Kieslowski’nin Üç Renk: Mavi filmindeki Julie, kocasını ve çocuğunu kaybettikten sonra her şeyden elini eteğini çeker, ama müzik notalarının arasında yeniden sorularla yüzleşir. Toni Erdmann'da Ines karakteri, her şeyi kontrol altında tuttuğu kurumsal hayatında bir palyaço perukla gelen babasına bakarken birden emin olduğu her şeyin üzerine şüphe düşer. Tarkovski’nin Nostalghia'sında Andrei, bir söz vermekten bile korkar çünkü bir sözde bile kesinlik vardır; oysa onun içi, sonsuz bir belirsizlikle kavrulmaktadır. Murakami’nin kahramanları, yitirdikleri bir kedinin peşine düşer gibi kendi geçmişlerinin, hafızalarının, belki de varoluşlarının izini sürerken hep bir emin olamama hâli içinde dolaşır. Bu karakterlerin şüphesi, bir çaresizlik değil, bir imkân biçimi, başka türlü yaşamanın, başka türlü düşünmenin, başka türlü sevmenin imkânı.
Sonra Zebercet gelir. Anayurt Oteli’nin o tekinsiz yalnızlığı içinde, düzeni bozacak bir şey yapmaz; ama o düzenin altında giderek kabaran bir şey vardır, anlamlandırılamayan bir sıkıntı, bir yerinden sızan şüphe. Zebercet, herhangi bir siyasi söz üretmez, yüksek sesle konuşmaz. Ama çağın beklentisi olan tutarlılık, netlik ve kararlılık karşısında onun kararsızlığı neredeyse radikal bir jest Çünkü bugün, emin olmamız, fikrimizin olması değil, hızlıca ifade edilmesi; tereddüt etmememiz, en kısa yoldan ne düşündüğümüzün anlaşılması bekleniyor. Ama düşünce, gecikmelerde, duraksamalarda, soruya soruyla karşılık verilen anlarda filizlenir.
Bu yüzden bugün yalnızca tereddüde izin vermek değil, onu düşünmenin asli bir parçası olarak yeniden tanımlamak zorundayız. Şüphe duymak yalnızca bireysel değil, epistemolojik bir eylem. Kesinliğe duyulan bu aşırı güvenin ortasında, düşünmeyi savunmak, acele etmemeyi savunmak, bilmemeyi kabul etmek, akademinin ve edebiyatın bugün yeniden üstlenmesi gereken en temel görev olabilir mi? Düşünmek, zaman alır. Anlamak, gecikme ister. Şüphe, yalnızca bir şeyden değil, kendinden de başlar. En sahici düşünce, kendi eminliğinden şüphe duyabilen düşünce. Netliğin değil, çelişkinin; hızın değil, duraksamanın; kanaatin değil, merakın yanında olabilmek. Bu bayram, hepimize biraz şüphe diliyorum. Her şeyden önce, kendimizden.


