32 Ö-Z-A-L
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

32 Ö-Z-A-L

Manşetten başlayan, surlarda dolaşan, gündemin dışına sapan bir yazı

32 Ö-Z-A-L

Okumayı öğrenmeden önce harfleri öğrendim ben. Ama öyle sırayla, sistemli bir şekilde değil; rastgele, tesadüf eseri, kaderin bana gösterdiği dört harfle başladı her şey: Ö, Z, A, L.

O sıralar gazetenin üstünden eksik olmayan bir isimdi bu: Özal. Harflerin anlamını bilmeden, onları babama tek tek sorarak, ilk kelimemi seçmiş oldum. Gazetelerin baş sayfasında, manşetlerin ortasında, haber başlıklarının tam göbeğinde duruyordu bu isim. Sanki bana okumayı öğreten kişi, sınıf öğretmenim değil de Turgut Özal’ın ta kendisiydi. Ama allahtan, adam haberlerden hiç eksik olmuyordu.

Bir hevesle, bir ibadet gibi başladım okumaya. Okumak demeyelim gerçi, göz gezdirmek, işaretlemek, sonra da rapor vermek diyelim. Gündüzleri gazeteyi önüme alır, başlardım satır satır taramaya. Ne zaman bir “Özal” görsem, kalemle altını çizerdim. Önce büyük bir ciddiyetle, sonra büyülenmeyle. Devlet işine girmiş, babama istihbarat raporu hazırlıyor gibiydim.

Akşam olup babam gelince, içimdeki görev bilinci şahlanırdı. Koşa koşa yanına gider, daha ayakkabısını çıkarmadan bilgi verirdim:

“Baba, bugün 32 tane Özal vardı!”

Babam gülümserdi. Ama ben gülmezdim. Bu işte gülünecek bir şey yoktu.  Gurur duyulacak şey vardı. Allahtan hiç “Bugün hiç Özal yok” dediğim bir gün olmadı. Olmadıysa, boşluğunu da ben uydurmamış değilimdir. Hafif silik bir harfi Özal’a benzettiğim olmuştur; kim bilir kaç “özgür”ü yanlışlıkla “Özal” sanıp altını çizmişimdir.

İşte benim okuma serüvenim alfabenin sırayla dizilişinden değil, gazetedeki rastgele harf kümelerinden doğdu. Ve her şey bu garip isimle başladı.

Niye anlatıyorum bunları?

Yeni geldiğim şehir de benim için, tanımadığım kelimelerle yazılmış gibi; her gün başka bir satıra takılıp kalıyor gibiyim. Çünkü o zamanlar harfleri nasıl tanımıyorsam, şimdi de bu şehri öyle okuyorum. Bildiğim bir dilin içinden değil, tesadüfi karşılaşmalarla, tekrarlarla, şekillerin çağrışımlarıyla. O zaman bir isimdi altını çizdiğim, şimdi bir meydan, bir tarif, bir yol işareti. Öğrenmeye çalışıyorum. Kantinde hangi yemekleri alınca menü tamam oluyor? Çamaşır makinesine bu jetonlar nereden atılıyor? Banyodaki ipi çekince ne olacak? Bu meydanı bir daha nasıl bulacağım? Bu şehirde kaşık nerede satılır? Surların etrafı kaç kilometreymiş, bisiklet nasıl kiralanacak? Harflerimi tamamlamaya çalışıyorum. Çünkü dört harfle yol alınmaz.

Yavaş yavaş kelimeler oluşuyor. Dört harften fazlasına geçmeyi başarıyorum. Yüzler gülüyor mesela burada, tenler bronz, herkes bir şeyleri yavaşça çiğniyor. Şehrin bir ucunda Puccini’nin doğduğu evin hemen yakınındaki sahnede Madame Butterfly sahneleniyor; öteki ucunda Nick Cave sahneye çıkıyor. İkisi arasında birkaç sokak, birkaç yüzyıl var. Turistler bu bolluk karşısında oradan oraya koşuyorlar. Ama mesela ben hâlâ düzgün filtre kahve veren bir yer bulamıyorum. Bar espresso’su bol ama fazla hızlı, oturup kırk dakika oyalanmayı kimse beklemiyor.

Bilmediğim bir şehirde yaşamaya başladığımda bazı eksikler beni çocukluğuma geri götürüyor.

Bu şehirde her akşam bir opera çalıyor. Gerçekten her akşam. San Giovanni Bazilikası’nda, Puccini’nin vaftiz edildiği o taş duvarların içinde, yılın 365 günü “Puccini e la sua Lucca” konser serisi düzenleniyor. Her gece, bir başka aryada, bir başka kadın terk ediliyor, bir başka tenor ölüme meydan okuyor. Madama Butterfly, La Bohème, Tosca... Hepsi artık şehrin günlük rutini. Müzik zamana yayılmış bir gelenek değil, zamana sızmış bir alışkanlık.

Şehrin kalbinde bir elips meydan var, eski bir Roma amfitiyatrosunun üzerine kurulu, Piazza dell’Anfiteatro. Mekân kıvrımlı, kapanık ama içeriden geniş; tam ortasında zamanın görünmeyen bir çukuru var sanki. Dış surlar dört buçuk kilometre boyunca şehri baştan sona sarıyor. Şimdi yürüyüş ve bisiklet yolu. Dönen, kapanmayan bir hat. Nereden başlarsan başla, sonunda başladığın yere dönüyorsun, her şey seni yine aynı noktaya getiriyor.

Ve bir kule. 14. yüzyılda zengin Guinigi ailesi yaptırmış. Tepesinde gerçek meşe ağaçları büyüyor. Taşın üstünde toprak, toprağın üstünde gövde, gövdenin üstünde yapraklar.

Burada her şey yuvarlak, meydanlar elips, kuleler sarmal, surlar şehri dönüyor. Gilles Deleuze’ün tabiriyle, bir daire değil bir spiral; her dönüş aynı noktadan geçiyor gibi görünse de, her geçişte yükseklik ya da derinlik kazanıyor. Şehir, çizgisel değil döngüsel bir düzen içinde akıyor. Opera her akşam aynı kilisede başlıyor, benzer notalarda sona eriyor. Surlar sabah yürüyüşçülerini, akşam bisikletlilerini hep aynı rotada dolaştırıyor. Turist, bu tekrarın içinden geçip gidiyor; bir görüntü, bir tat, bir kartpostal. Ben burada kalıyorum. Zamanı izlemekle değil, o zamanın içinde çoğalmaya çalışmakla meşgulüm. Bir şehri, bir dili, bir ritmi öğrenmek döne döne oluyor. İlk cümleyi anlamıyorsun, ikinci de geçiyor, üçüncüsünde yavaşlıyorsun. Ö-z-a-l. Sonra bir yerde, tanıdık bir kıvrımda, bir harfin altını yeniden çizdiğini fark ediyorsun. Dönmek, ileri gitmek değil, aynı yere başka bir yerden varmak. Ne tamamen eski ne büsbütün yeni.

Dört harfle başlıyor, sonra yavaş yavaş kelimeler geliyor, cümleler kuruluyor, paragraflar okunuyor. Anlam, baştan gelmiyor, çağrılıyor, aranıyor, deneme yanılmayla kuruluyor. Bir şehri de böyle öğreniyor insan, önce dört harf sonra paragraflar. Önce sokakların telaffuzunu ezberliyorsun, sonra alışveriş fişlerinde çıkan sözcükleri çözüyorsun. Bir melodiyi tanıyor, bir yemeğin adını hatırlıyor, sonra bir kavşağı artık tarif etmeden dönebiliyorsun. Şehir, ancak sende yer etmeye başladığında okunur hâle geliyor. Tıpkı yazı gibi.

Peki neden mekânla kurduğumuz ilişki, yazıyla kurduğumuz ilişkiye bu kadar benzer? Bence ikisi de anlamı baştan vermez, tekrar ederek, ritimle, duraklayarak kurar. Henri Lefebvre’in dediği gibi, mekân bir yüzey değil, ritimle kavranan bir bütündür; yer, yalnızca bulunduğun değil, tekrar ederek anlamlandırdığın şeydir. Bir şehri okumanın yolu, orada defalarca kaybolmak, yönünü şaşırmak ve sonunda bazı sokakların sende iz bırakmasına izin vermektir. Hafıza, mekân ve yazı aynı ritmik devinimde birbirine karışır; biri başladığı yerde biterken, öteki yeni bir cümlenin ilk kelimesi olur. Ne yazmak tek yönlüdür, ne de yerleşmek. Her ikisi de dönerek kurulur; her ikisi de ancak zamanla, tekrarlarla ve seslerin sende yer ettiği bir anda sana ait hâle gelir.

İlgili İçerikler