Hukuk eğitiminde talep düşmesini değerlendirdiğim geçen haftaki (5 Kasım) yazıma önceki YÖK Başkanı, bazı baro başkanları ve bazı hukuk fakültesi dekanları dahil, çok sayıda geri dönüş aldım.
Önceki YÖK Başkanı Sayın Yekta Saraç yazı hakkında aradı ve konu hakkında kendi dönemi kapsamında bazı somut bilgiler de verdi. Bu vesileyle bazı hususların da altını çizdi.
Örneğin hukuk fakülteleri için tercih barajının 125 binden 100 bine çekilmesi ve böylece kalitenin daha yukarıya çekilmesi kararının kendi döneminde alındığını; hatta bu konudaki özel bir görüşmede Sayın Cumhurbaşkanı’nın da bunu isabetli bulduğunu vurguladığını; kararın öngörülebilirlik açısından sorun doğurmaması için hemen o yıl değil, bir sonraki yıl yürürlüğe girmesinin uygun görüldüğünü; ne var ki kendisinin görevden ayrılmasının hemen akabinde bu kararın alel acele geri alınarak tekrar 125 bin barajına geri dönüldüğünü biraz da üzülerek belirtti.
Hatta geçen baharda alınan tekrar 100 bin barajı getirilmesi kararının geçiş süreci öngörülmeden hemen uygulamaya koyulmasının hukuka aykırılığının YÖK müktesebatı açısından bariz olduğunu ve Danıştayca iptal edileceğinin baştan belli olduğunu ifade etti.
Bu konuyla bağlantılı olarak devlet hukuk fakültelerinde kontenjanın yarıya düşürülmesi hususunda özel üniversite lobilerince kendi döneminde de talepler olduğunu; fakat kendisinin “kamucu” bir yaklaşımla bu baskılara direndiğini; ne var ki bu yıl devlet hukuk fakültelerinin kontenjanlarının yarıya düşürülmesine karşın vakıf hukuk fakülteleri kontenjanlarına dokunulmamasını anlamakta güçlük çektiğini ve isabetsiz bulduğunu vurguladı.
Sonuçta yükseköğretimde öğrenci kontenjanı meselesi gibi konuların özel sektöre kaynak aktarımı veya yüksek öğretimin özelleştirilmesi odaklı olarak görülmemesi gereken ve özellikle de maddi durumu elverişli olmayan zeki ve başarılı “Anadolu çocukları”nın mümkün olan en iyi ve kaliteli yükseköğretim kamu hizmetine ulaşabilmesinin sağlanması olarak görülmesi gereken bir mesele olduğuna değindi.
Yekta Saraç hocaya hassasiyeti ve benim de aynı yönde düşündüğüm değerlendirmeleri için çok teşekkür ediyorum.
Özellikle de “kamucu” olmanın artık pek de moda olmadığı hatta antipati doğurabildiği bir konjonktürde –belki de konumunu kaybetme pahasına da olsa- bu sıfatı gururla sahiplenebilmesi bence ayrıca takdire şayan.
Danıştay’ın çelişkili kararı
Aslında ben de bu vesileyle, geçen haftaki yazımda bir hususu atladığımı fark ettim.
Geçen baharda YÖK, hukuk fakülteleri için iki önemli kararı aynı anda aldı.
Bir yandan hukuk fakülteleri için tercih barajını 125 binden 100 bine çekti.
Diğer yandan devlet hukuk fakülteleri için kontenjanları yarıya düşürdü ama vakıf hukuk fakülteleri kontenjanlarına pek de dokunmadı.
Her iki karar için de bir geçiş süreci öngörmedi ve hemen yani bu yılın tercihler için de derhal uygulanmasına karar verdi.
Her iki karara karşı da Danıştay’da davalar açıldı.
Danıştay (8. Dairesi) barajın 100 bine düşürülmesi kararını, hemen uygulanmasının ve geçiş süreci getirilmemesinin öngörülebilirliğe ve dolayısıyla hukuki güvenlik ilkesine aykırı olması nedeniyle iptal etti.
Ne var ki devlet hukuk fakültelerinin kontenjanlarının yarıya düşürülmesini, aslında aynı öngörülebilirlik sorunu burada da olmasına rağmen, hukuka aykırı bulmadı ve iptal etmedi.
Danıştay’ın aynı zamanlarda verilen ve benzer durumda olan bu iki kararı birbiri ile açıkça çelişkili görünüyor.
Nitekim, diyelim geçen yaz başı hukuk fakültesi tercihi yapmayı düşünen iki lise son sınıf öğrencisinden biri YKS’de 120 bininci oldu ve vakıf hukuk fakültesine girmek istiyor. Diğeri ise YKS’de çok daha başarılı ve 3 bininci oldu ve Ankara Hukuk istiyor.
Danıştay’a göre ilk öğrenci 100 bin ile 125 bin barajı arasında kalınca, yeni YÖK kararına göre artık vakıf hukuk fakültelerine giremeyeceği için (devlet hukuk fakülteleri zaten ilk 37 binden öğrenci aldığından pratikte böyle bir sorun yok), öngörülebilirliğe aykırılık oluşacak ve haklı beklentisi ihlal edilmiş olacak.
Ancak, diğer öğrenci normalde Ankara Hukuk’a girebilecekken kontenjan yarıya düşürüldüğü için giremeyecek hale gelmesine karşın, bu öğrenci için öngörülebilirlik ve haklı beklenti sorunu bulunmayacak!
Gördüğünüz üzere Danıştay’ın anılan kararı çok bariz biçimde çelişkili ve sorunlu bir karar gibi görünüyor.
Hatta daha başarılı öğrencilerin aleyhine sonuç bile doğuruyor.
Danıştay 8. Dairesi’nin geleneksel olarak bu konulardaki eşitlikçi hassasiyetini bilenler için gerçekten şaşırtıcı bir karar.
YÖK kararı adil mi?
Bu arada YÖK’ün sadece devlet hukuk fakültelerinin kontenjanlarını yarıya düşürüp, vakıf hukuk fakülteleri kontenjanlarına aynı muameleyi yapmamasının haklı nedenini anlamak da son derece güç.
Eğer sorun (geçen haftaki yazımda açıkladığım gibi) piyasada fazla hukuk mezunu ve fazla avukat bulunması ve bu nedenle hukukçu kalitesinde yaşanan erozyon ise, bu sorunu sadece devlet hukuk fakültelerinin kontenjanını kısarak nasıl çözeceğimizi şahsen anlamadım.
Vakıf üniversiteleri devlet hukuk fakültelerine oranla daha kaliteli öğrenci mi yetiştiriyor?
Birkaç istisna dışında durumun bunun tam tersi olduğunu herkes biliyor.
Kaldı ki zaten fazla avukat sorununu çözecek asıl uygulama avukatlık sınavı ve bu da geçen yıl -çok geç de olsa- başladı (HMGS).
Bu konularda fazla avukat sayısından uzun süredir yakınan baroların, “sadece devlet hukuk fakülteleri kontenjanı düşürülsün ama vakıf hukuk fakülteleri kontenjanları düşürülmesin!” fikrini savunduklarını hiç sanmıyorum.
O halde bu kararın vakıf üniversitelerine imtiyaz (ayrıcalık) niteliği taşıdığı ve buna karşın, devlet üniversitelerine girmek isteyen halk çocuklarının aleyhine olduğu sanırım çok açık.


