Ana muhalefet partisi ve halen tüm anketlerde ülkenin birinci partisi görünen CHP geçtiğimiz günlerde yeni parti programını açıkladı.
Yeni programın hazırlık aşamasında nazik davetleri üzerine gönüllü katkı veren akademisyen ekipte yer aldım. Programın özellikle eğitim ve yüksek öğrenim kısmı için görüşler sunan akademisyen grubunda idim.
Öncelikle belirtmek isterim ki CHP dahil herhangi bir siyasi parti ile kurumsal bir bağlantım yok. Biz akademisyenlerin memur konumunda olmamıza karşın siyasi parti üyesi veya yöneticisi olmamıza yasal engel bulunmamasına rağmen.
Ne var ki ülkenin maalesef geldiği noktada gerek hukuk devletinin gerekse çoğulcu demokrasinin evrensel en asli ve temel kural ve ilkelerinde yaşanan çok ciddi gerileme ve aşınmaya karşı her şeye rağmen en önemli direnç noktası ve alternatif olarak CHP görünüyor.
Bu bağlamda, bir yandan ülkenin hukuk devleti, demokrasi ve insan hakları dahil en ciddi siyasi, idari ve hukuksal sorunları için çözüm üretmeye; diğer yandan kendi kurumsal varlığına karşı iktidar kaynaklı hukuksal haksız saldırılara karşı varoluş mücadelesi vermeye çalışan yeni CHP yönetimine elimden geldiğince gönüllü destek vermeyi bir hukuk profesörü olarak vicdani görevim sayıyorum.
Diğer bir anlatımla, mevcut durum ve koşullarda ülkemizde hukuk devleti ve demokrasinin tamamen iflas etmesini istemiyorsak ve demokratik serbest seçimlerin kuralına uygun yapılmasını tekrar görmek istiyorsak, tek şansımız ve önceliğimiz başta ana muhalefet olmak üzere muhalefete her tür desteği vermek olmalı.
Bu çerçevede muhalefetten gelen her yeni öneriyi veya girişimi eğer temel ve asli bir problem içermiyorsa gereksiz karşı çıkmalarla hemen yargılamak kolaycılığına düşülmemeli.
Yani destekleyici olunmalı ve eleştiri olacaksa da yapıcı olmalı.
CHP’nin yeni programına bu gözle bakıldığında hemen dikkatimi çeken genel özellikleri şunlar:
Sosyal demokrat parti programı
Yeni parti programının ekonomik ve sosyal politikalarına bakıldığında hemen dikkati şeken özellik, gerçek ve Batılı anlamda bir “sosyal demokrat” parti programı kimliğine bürünmüş olması.
CHP’ye uzun süredir getirilen en önemli eleştirilerden biri partinin yeterince Sol veya Sosyal demokrat çizgide durmayıp, merkeze hatta Sağa kaymış olduğu eleştirileriydi.
Yeni programa bakıldığında ekonomi politikalarında bir yandan kamunun özel sektörü regüle etme yani düzenleme ve denetleme fonksiyonunun artırılması ve devletin işletmeci olarak çeşitli stratejik sektörlerde ve alanlarda konumunun korunması hatta daha da geliştirilmesi hedeflenmiş.
Diğer yandan, özel sektörün ekonomideki mevcut konumundan ve payından da ciddi bir gerileme öngörülmemek suretiyle fazla “Sosyalist” bir çizgiye de kayılmamış.
O halde dengeli ve modern bir sosyal demokrat çizgi tutturulmuş görünüyor.
Tabii ki parti programları bu konularda sadece partinin genel istikameti hakkında genel bir fikir verir.
Ancak bu politikaların pratikte ne kadar başarılı olacağı iktidara gelindiğinde partinin belirlediği uygulamacıların “ince ayarlarında” ve yönetim becerilerinde anlaşılır.
Sosyal politikalara gelince, programın gerçek bir sosyal demokrat parti programı özelliği en çok bu kısımda kendisini belli ediyor.
Özellikle son 10 yılda toplumda oluşan çok ciddi fakirleşme sonucunda halkın çok önemli bir kesiminde ortaya çıkan temel gıda ihtiyaçları dahil en temel ve asli insani ihtiyaçların karşılanamaması, temel hizmetlere (enerji, ısınma, ulaşım, eğitim, sağlık, kültür) yeterince ulaşamama sorunlarına yönelik kamusal yükümlülükleri ön plana alan son derece kapsamlı sosyal politikalar belirlenmiş.
Sosyal kamu hizmetlerinin bu kadar genişletilmesinin halkın vergi yükünü artırmadan ve böylece üretim ve yatırımı engellemeden ekonomik kaynaklarının nasıl sağlanacağı programdan tam olarak anlaşılamadığını itiraf etmek gerekir.
Ne var ki programda hedeflendiği gibi kamudaki çok ciddi kaynak israfı engellenebilse ve prodüktif olmayan kamusal yatırımlar daha rasyonel hale sokulabilse bile sosyal politikalara ciddi bir kaynak sağlanabilir.
Kaldı ki son 10 yılda toplumun genelinde ortaya çıkan çok ciddi fakirleşmeye karşı mevcut iktidarca kayda değer hiçbir kapsamlı sosyal politika üretilememiş olması olgusu karşısında, iktidara yeni gelecek hiçbir partinin bu tür sosyal politikalara ağırlık vermeme lüksü bulunmayacaktır.
Yani iktidara gelmenin başka bir siyasi seçeneği de zaten yok gibi görünüyor.
Adalet ve demokraside normal ve sıradan olanı mumla aramak!
Programın hukuk, adalet ve demokrasi boyutunda sürpriz bir şey olmaması da sanırım sürpriz değil!
Programın bu konulardaki vaatleri parlamenter sisteme dönüş yaparak cumhurbaşkanının yetkilerini TBMM lehine azaltmak ve demokrasiyi ve kuvvetler ayrılığını daha dengeli bir temele oturtmak ve Yargı erkini tarafsız ve bağımsız kılmak.
Bunların ise ilk bakışta son derece sıradan ve özelliği olmayan normal vaatler gibi görünse de yargı bağımsızlığının ve kuvvetler ayrılığının mumla arandığı günümüz ülke koşullarında ne kadar önemli ve değerli olduğu malum.
Yani bu konularda başka ülkeler için son derece “normal” ve “sıradan” olan şeylerin bizim için ne kadar yaşamsal ve özlenen şeyler olduğu ortada.
Kişisel fikrim, parlamenter sisteme dönüş demokrasiyi daha dengeli temellere oturtmak adına çok daha ideal olsa da, eğer yeni seçimlerde CHP hem kendi adayını cumhurbaşkanı seçtirse hem de TBMM’de çoğunluğu alsa parlamenter sisteme dönüşe hemen istekli olmasının pek de gerçekçi olmayacağı yönünde.
Daha doğrusu, zaten yeni seçimleri henüz yeni kazanmış bir iktidarın bu konu niçin bir siyasi önceliği olsun ki?
Bu yönde bir reform kanaatimce ancak yeni seçimlerde cumhurbaşkanı muhalefetten seçilirse ve fakat TBMM’de yeni cumhurbaşkanını destekleyen çoğunluk olmazsa, bir siyasi uzlaşma ihtiyacı ortaya çıkacağından, gündeme gelebilir.
Buna karşın, yargı bağımsızlığının olmamasından bu kadar çekmiş bir ana muhalefetin, iktidara gelirse bu konuda hemen bir etkin adım atmaması şaşırtıcı ve hayal kırıklığı olur.
Parti programında yargıç ve savcılar için coğrafi dokunulmazlık dahil pek çok ilave haklar ve ayrıcalıklar öngörülmüş ve özellikle de HSK üyelerinin sadece yargı tarafından seçileceği ve Adalet Bakanı ile müsteşarının HSK’da yer almayacağı vurgulanarak, yargı bağımsızlığının çok daha güçlendirileceği güvenceye alınmış.
Buna karşın, objektiflikten uzak ve belli siyasi veya sosyolojik aidiyetlerin esiri olmuş yargıç ve savcılar için en baştan adil, tutarlı ve etkin bir eliminasyon mekanizması kurulamazsa korkarım bu güvenceler beklenenin tam tersi sonuçlar doğurur.
Programda bu konuda bir ibareye yer verilmemiş olmasının nedeni ise sanırım böyle bir ihtiyaç olmamasından değil, programda açıkça vurgulanmasına gerek duyulmamasından.
Sonuçta, yeni parti programının yarısı bile yaşama geçirilebilirse ülke için böyle bir normalleşmenin değeri ve anlamı çok büyük olacaktır.


