Aptallığın yanlış hatırlamıyorsam Albert Einstein tarafından yapıldığı için kimsenin itiraz edemediği evrensel en basit tanımı, aynı hatayı aynen tekrar edip farklı sonuç almayı beklemek!
Kürt barışında biliyorsunuz bu ilk deneme değil.
İlk deneme 2013-2015 arasında yapıldı.
Çözüm süreci adıyla yine A. Öcalan ile görüşmelere gidildi ve “akil adamlar” “atanarak” İktidar tarafından bu işin büyük reklamı ve promosyonu yapıldı.
Yani iktidar, Kürtler tarafında ana resmi muhatap olarak A. Öcalan’ı tanıdı.
Sayın Erdoğan, hükümet tarafında bizzat bu işin ana aktörü oldu.
Sonu ise maalesef fiyaskoyla bitti.
Türklerin çoğunluğu büyük olasılıkla bu çözüm sürecine olan tepki olarak ilk seçimde ilk defa AKP’ye TBMM’de çoğunluğu vermedi.
Yani seçmen AKP’yi hem de karşısında hiçbir ciddi siyasi rakip bulunmamasına rağmen cezalandırdı.
Sonrası ise malum.
Güvenlikçi politikalara daha da sert geri dönüş ile işler öncesinden bile kötüye gitti.
Bence bu ilk denemenin başarısız olmasının en önemli ve asli nedeni, Türklerin çoğunluğunun Kürtlerle barışın zamanı geldiğine, gerekli ve tüm ülkenin yararına olduğuna ve bu sorunun devamının ülkenin geleceğini de ipotek altına aldığına ikna edilememiş olmasıydı.
Basında, medyada, kamuoyunda o kadar pompalanan lehte propagandalara rağmen bu konudaki sosyolojik iknanın başarısız olmasının en önemli nedeni ise bence Kürtler tarafındaki resmi muhatabın terör örgütünün baş yöneticisi olarak yanlış seçilmiş olmasıydı.
Kürtlerin büyük çoğunluğunda A. Öcalan sembolik de olsa bir kahraman konumunda görülebilir.
Ne var ki sadece kendisini etnik olarak Türk hissedenler değil, Kürtler dışında kalan tüm toplumun yüzde doksanı için Öcalan, Cumhuriyet tarihinin en kanlı etnik terör eylemlerinin baş sorumlusu olarak görülen ve sosyolojik açıdan bir nefret figürü.
Bu 10 yıl önce böyle olduğu gibi halen de öyle.
Son zamanlarda değişik illerdeki futbol maçlarındaki binlerce seyircinin tezahüratından bile bu olguyu gözlemleyebilirsiniz.
Ya da Akdeniz’de, Ege’de, Trakya’da, İç Anadolu’da herhangi bir ortamdaki topluluğa bu konudaki görüşlerini sormanız yeterli.
İşte kanaatimce ilk Kürt barışı denemesinde ana muhatap olarak Öcalan’ın alınmaya çalışılması, gömleğin düğmesinin daha en baştan yanlış iliklenmesi anlamına geldi.
Barış olasılığını baştan bitirdi.
Yeni Kürt barışında aynı hatalar
Şimdiki Kürt barışı denemesine gelirsek.
Yeni Kürt barışında gelinen noktada, teröre fiilen bulaşmamış ve gerek hukuken gerek siyaseten meşru konumda kalmasına rağmen halen cezaevinde tutulan veya “kayyımlanmış” birçok seçimle gelmiş aktör asli biçimde muhatap alınmıyor.
Ancak hukuken halen terör örgütünün baş yöneticisi olarak hükümlü konumu nedeniyle hukuki meşruiyeti bulunmayan ve Türklerin çok büyük çoğunluğunca siyaseten de meşru muhatap kabul edilmesi mümkün görünmeyen A. Öcalan resmi muhatap olarak empoze edilmeye çalışılıyor.
Öcalan’ı muhatap almayan herkes toptancı biçimde sanki Kürt barışını istemiyor gibi lanse edilmeye çalışılıyor.
Yani yeni deneme ile öncekini karşılaştırırsak, Kürtler tarafında aynı tas aynı hamam!
Resmi asli muhatap yine A. Öcalan.
Tek fark ise hükümet tarafında ön planda görülen muhatap, öncesinde R.T. Erdoğan iken, yenisinde D. Bahçeli.
Bunun ise konunun özü açısından olumlu bir etkisi yok.
Hatta önceki açılıma “ihanet” diyen Sayın Bahçeli’nin şimdi 180 derece dönüş ile Öcalan’a “kurucu önder” sıfatı bahşetmesi Türkler tarafında çok daha sert tepki çekmişe benziyor.
O halde toplumun Kürtler dışında kalan kesiminin ezici çoğunluğunun nefret objesi olarak gördüğü bir figürü yine aynı şekilde ana muhatap olarak alarak, bu kez farklı bir sonuç beklemek ne kadar realist? Ne kadar rasyonel?
Einstein’ın buna verdiği ismi de zaten biliyoruz!
Oysa bu yeni deneme için olumlu sonuç almanın reçetesi belli.
Nitekim Sayın S. Demirtaş da son yazısında bu reçeteyi vermiş.
Öncelikle başta Türkler tarafı olmak üzere tüm toplumu böyle bir barışın acil ihtiyaç olduğuna ikna etmek.
Bunun için de sosyoloji biliminin verilerini kullanmak.
Gerçi kendisi mahalle baskısından dolayı, işe toplumun çoğunluk tarafının nefret objesi olarak gördüğü figürü allayıp pullayarak muhatap almakla başlamanın hiç de iyi fikir olmadığını söyleyememiş tabii.
Bu arada şunu da ekleyelim:
Öcalan gerçekten de bunca yıl sonra geldiği noktada samimi olarak Kürt sorununun terörle çözümünü artık mümkün görmüyor ve gerçek bir barışın zamanı geldiğine inanıyor olabilir.
Ne var ki böyle bir barışın reel olarak yaşama geçirilmesini istiyorsa, yapması gereken aktif bir ana aktör olmaya çalışmayıp, pasif bir konumda arka planda kalarak “ununu eleyip eleğini asmış” bir konumda destekle yetinmek olmalıydı.
Ancak bu şekilde barışa gerçekten hizmet edebilirdi.
Toplumun dörtte üçünün terörün baş yöneticisi olarak on binlerce kişinin ölümünden sorumlu gördüğü bir konumdan, “barış güvercini” söylemleri sayesinde aynı toplum kesimlerince bu kez bir anda takdir objesi konumuna geçilemeyeceğini bilmek için sosyoloji okumaya da gerek bulunmuyor.
Doğru ya da yanlış, mantıklı veya değil, toplumun büyük çoğunluğunun nefretle sembolleştirdiği birinin resmi muhataplığını empoze ederek böyle bir barışı zorlamaya çalışanların o barışı gerçekten arzu ettiklerinden kuşkuluyum.
Tabii ki amaç, o kişinin Kürtler nezdindeki popülaritesini kullanarak ilk seçimde siyasi bir avantaj sağlamaya çalışmak ve iktidarın devamını ve “bekasını” ancak Kürtlerden gelecek toplu oylarda görmek değilse!
O halde CHP’nin, A. Öcalan’ı bu işte resmi muhatap olarak “meşrulaştırma” amaçlı dizayn edildiği anlaşılan İmralı’ya gitmeme kararı son derece tutarlı ve doğru görünüyor.
Mevcut CHP yönetiminin bir yandan partiye yönelik dıştan ve içten gelen haksız antidemokratik saldırılarla mücadele edip, diğer yandan bu türden önemli ülke sorunlarında doğru pozisyon alabilmesi gerçekten takdire değer.
Öcalan’ın hukuksal statüsü
Kaldı ki hukuksal açıdan bakıldığında A. Öcalan hangi hukuki konumuyla muhatap alınacak?
Şu andaki tek hukuksal statüsü, ülke tarihinin en kanlı terör örgütünün baş yöneticisi olarak cezası kesinleşmiş bir mahkum olması.
Bunun dışında hukuksal açıdan başka bir statüsü yok.
Bu hukuksal statüsü ancak bir af ile değişebilir.
Genel af ya da umut hakkı veya Cumhurbaşkanının özel affı gibi.
Anayasaya göre Cumhurbaşkanı istediği her mahkumu ağır hastalık veya yaşlanma nedeniyle doğrudan ve derhal affedebiliyor (m.104).
Bu yetkisini A. Öcalan için de hemen kullanmasına hukuksal bir engel bulunmuyor.
Bu konuda “genel af” ile “özel af” arasındaki fark, sonrasında hukuken idari veya siyasi görevler alıp alamama açısından. Daha önce yazdım bunu.
Bu durumda, Öcalan’ın mevcut hukuksal statüsü değişmeden resmi muhatap alınmasının hukuksal açıdan mümkün olamayacağı kanısındayım.
Yani CHP’nin kararı bu yönden de isabetli görünüyor.
CHP’nin Kürt sorununda en cesur adımı
Bu konuda diğer bir önemli gelişme ise CHP’nin geçen hafta açıkladığı yeni Parti Programı’nda Kürt sorunu için devrim niteliğinde bir yeniliği kabul etmesi.
Anadilde eğitimin sağlanmasını parti programına alması.
Bence bu olgu yani ülkenin halen birinci partisi konumunda görünen ana muhalefet partisinin bunu açıkça benimsemesi şu ana kadar Kürt sorunu hakkındaki belki de en önemli ve en cesur somut gelişme.
Ne var ki DEM Parti dahil Kürt sorununu sahiplenen çevrelerde bu konu hemen hiçbir heyecan yaratmadı gibi görünüyor.
Onlar için terör örgütü liderinin ayağına gitmeyip onu meşrulaştırmayan CHP’den kötüsü yok.
Anadilde eğitimi parti programına almasının pek de önemi yok sanki.
Oysa MHP genel başkan yardımcısının geçenlerde, anadilde eğitimin ancak federal sistemlerde olabileceğini ve Türkiye açısından bunun hiçbir zaman mümkün olmayacağını açıkladığını hatırlıyorum.
Evet, DEM’e göre, “anadilde eğitim hayatta olmaz ama Öcalan’ı meşrulaştıralım” diyenler, “anadilde eğitim hakkını demokrasinin gereği olarak tanıyalım ama işe terör örgütü lideri meşrulaştırarak başlamak doğru değildir” diyenlere göre daha değerli anlaşılan.
Futbolda buna “tribünlere oynamak” mı deniyordu!


