Türkiye olarak yaşadığımız şeyleri elbette bize özgü yaşıyoruz. Ancak bazen yaşadıklarımızın sadece “bize özgü” olduğunu zannediyor, bizden başka kimsenin başına gelmedi, gelmeyecek sanıyoruz. Oysa durum pek öyle değil. Bunları bizimle benzer şekilde yaşayanlar ülkeler var. Bu anlamda, çok özgün sayılmayız, yani!
Konuya böyle giriş yapmamın sebebi, Macaristan. Orta Avrupa'da yaşayan ve Ugor dil ailesine bağlı Macarcayı konuşan bir halka sahip olan Macaristan, 20 yılı aşkın bir zamandır da Avrupa Birliği (AB) üyesi. Gerçi AB’den Polonya gibi çok büyük karşılıksız yardım, kredi ve fon aktarımı almadı belki ve onun kadar yüksek GSYİH artışları gerçekleştiremiyor ama Birlik’in azımsanmayacak öneme sahip bir ülkesi.
Kimi tarihçiler, Türklerle akrabalık bağı kurduğu gibi Türkleri Macarların babası şeklinde tanımladığından, iki ülke düşünüldüğünde, tartışma hemen bir soy ortaklığı tartışması üzerinden yürüyebilir. Hatta zaten dillerimizde de falanca sayıda (en son 4 bin diye hatırlıyorum) ortak kelimeye sahip olduğumuz dile getirilerek sürdürülür tartışma. Ancak bu yazıda benim niyetim, iki ülkeyi o “ortak” paydalar üzerinden bir değerlendirmeye tabi tutmak değil; geçmişten ziyade 2025 yılında bu iki ülkenin yaşadıkları sıkıntı ve dertlerdeki ortaklığa değinmek istiyorum.
Türkiye ile Macaristan elbette “aynı” şeyleri yaşamıyor. Ama “benzer” sorunlardan mustarip olduklarını, sorunlarını aynı olmasa da benzeşen şekillerde aşmaya çalıştıklarını, artan jeopolitik risklerden ötürü giderek ufku kararan dünyamızda kendilerine biraz daha sağlam bir gelecek perspektifi çizmek için didindiklerini varsayabiliriz. Farklı derinliklerde bir didinme tabii burada söz konusu olan. Dolayısıyla varacakları noktanın, alacakları sonuçların benzeyeceğini söylemek de mümkün değil elbette.
Ancak benzer bir ufuk kararmasından endişe ettiklerinden ve kendilerince çıkış aradıklarından yana şüphe yok.
Şimdi gelelim Türkiye ve Macaristan’ın yaşadıklarındaki benzerliklerin ayrıntılarına…
Asilikte (!) benzerlik
Ankara ve Budapeşte, üyesi oldukları ittifaklardan benzer eleştiriler alan da iki ülke. Türkiye, NATO’da kendisine yönelmiş epey eleştiri göğüslemek durumunda kalırken, Macaristan da AB’den sert eleştiriler alıyor. İkisinin de bir tür “asilikte” ortaklığı olduğu söylenebilir belki. Türkiye, NATO ittifakının ileri gelen ülkelerinin tehditlerine, kısıtlama ve hatta ceza biletlerine maruz kalırken, Macaristan da son yıllarda başta AB Komisyonu liderliğinden olmak üzere AB’nin önde gelen ülke liderlerinden tehditler alıp, cezalar yiyebiliyor.
Türkiye’nin NATO’daki baş müttefikince başta c olmak üzere maruz bırakıldığı yaptırımlar ve kısıtlamalar malum. İttifak’ın “en güçlü orduya sahip üyelerinden biri” olmamıza rağmen, parasını verip satın aldığımız savunma araçlarını teslim alamadığımız dahi vaki! Şu son dönemde belki o ilişkileri tatlıya bağlar gibi göründüğümüz konjonktürel yakınlaşmalar söz konusu, ama zaman zaman AB liderlerinin sert eleştirilerini göğüslemek durumunda kaldığımız da açık!
AB Komisyonu da Macaristan’ı Avrupa anlaşmalarına uymamakla suçlayabiliyor, AB Mahkemesi, “Birlik hukukunu ihlal eden uygulamalar içine girdiği” iddiasıyla Budapeşte yönetimine yüz milyonlarca avroluk cezalar kesiyor. ABD ve AB cenahında Orban’a başka “cezalar” çıkabileceği dahi konuşuluyor. Hatta çıkıyor da! Orban’a yapılan uyarılar ve sözlü baskılar yeterli görülmediğinden olsa gerek, ülkenin altyapı tesislerinde “hişşşt Budapeşte, akıllı ol, aklını almayalım!” uyarısı anlamına gelen patlamalar meydana gelebiliyor.
Macaristan’ın bu tip suçlamalara ve cezalara maruz kalmasının en büyük sebebi, 2010’dan beni ülkeyi yöneten Başbakan Viktor Orban’ın bazen ülkenin “boyundan büyük” tutumlar benimsemesi. Orban, siyaseten sağ muhafazakâr bir ideolojinin temsilcisi olmasına rağmen, AB politikaları karşısında suskun bir teslimiyet içinde olmayan, hatta sıcak çatışma bölgeleri konusunda sağduyulu davranabilen nadir Avrupalı liderlerden biri olarak belirmiş durumda. Daha önce de yazdığım gibi, AB üyesi ülkelerin çoğu, son dönemlerde “kendi bacaklarına kurşun sıkıp,” sonra Trump’a dönerek “bak babacık, hiç acımadı!” diyen patetik bir perişanlığı oynar gibiler. Orban, ise “boyunlarına kadar savaşın içine batmış durumdalar” dedikleri Avrupa Birliği'nin Ukrayna politikalarını ve Rusya’ya yönelik yaptırımlarını sert şekilde eleştiriyor. Brüksel'i AB’yi bir “zafiyet ve kaos” sembolü haline getirmekle suçluyor.
Merkez Sağ’a ve milliciliğe kayış
Partisi Fidesz, başlangıçta yola klasik liberal ve Pro-Avrupacı bir ideolojiyle koyulmuştu, Orban da daha öğrencilik yıllarında, Oxford’da siyaset bilimi okurken George Soros'un kurucusu olduğu Açık Toplum Enstitüsü’nden burs alarak okumuş bir öğrenciydi belki. Fakat yılların seyri içinde hem partisi hem Orban bir değişim, bir olgunlaşma geçirdi. Orban’ın liderliği altında Fidesz partisi bu ideolojilerinden önemli ölçüde ayrışarak merkez sağ ve milli muhafazakâr bir çizgiye doğru kaydı. Orban da ülke çıkarlarını AB’ninkinin tamamen önüne koyan, aşırı “millici” bir karakter haline geldi.
Aslında Orban’ın ulusal çapta tanınan bir politik figür hâline gelmesine olanak tanıyan ilk tutumu, çok yıllar evvel Sovyet birliklerinin Macaristan'dan çekilmesini açıkça talep eden demeçleriyle şekillenmişti. Bu sayede tanınıp 1998’te parlamentoya girdiyse de, o bugün ülkesinin Rusya ile ilişkilerinin zedelenmesine açıkça karşı çıkan bir figür. Öyle salt söylemde bir karşıtlık da değil. AB Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in Birliği Rus enerjisinden vazgeçirme çabasının “absürt” olduğunu ileri sürerek Budapeşte'nin buna direnmeyi sürdüreceğini söyleyebiliyor. Trump ile ısrarlı görüşmeler içine girerek, ülkesinin Rus petrolüne yönelik Washington yaptırımlarından tamamen muaf kalmasını sağlayabiliyor. Böylece Avrupa’da yoluna en düşük enerji maliyetleriyle devam eden ülke olabiliyor.
Tabii ABD’yi kırmadan (!) yapıyor Macaristan bunu, tıpkı bizim (!) gibi. Budapeşte, daha geçtiğimiz günlerde yaklaşık 600 milyon dolar değerindeki sözleşmelerle ABD'den sıvılaştırılmış doğal gaz satın alma taahhüdünde bulundu. Nitekim Ankara da, ABD’den yıllık 4 milyar metreküp sıvılaştırılmış doğal gaz (LNG) ithalatı için 43 milyar dolara 20 yıllık anlaşma imzalamıştı.
Biden döneminde iki ülkenin de ABD ile ilişkileri ciddi derecede sorunluydu. Trump ile birlikte iki ülke de ilişkileri biraz daha rayına oturtmaya, hasarı onarmaya başladı.

Atlantikçi uzlaşıdan sapmalar
Bunun dışında, daha genel hatlarıyla bakıldığında Türk dış politikasının da, Washington’un saptadığı yaptırımlar konusunda kendisini ana akım Avro-Atlantikçi uzlaşıdan belirgin bir şekilde ayrıştırma çabasında oldu son yıllarda. Ayrıca 2010’lı yılların başından itibaren Şanghay İşbirliği Örgütü’ne (ŞİÖ) ilgi göstermeye başladı Türkiye. Hatta AB’yi Türkiye’nin tam üyelik yolunu kapatmakla eleştiren Erdoğan, 2012’de Putin ile yaptığı bir görüşmede, “Bizi Şanghay Beşlisi’ne alın, biz de AB’yi gözden geçirelim” dedi. Onun bu söylemini 2013’te de sürdürdüğü görüldü. Ankara bu yolda belki çok yoğun bir çalışma içinde olmadı, söylenenler de Şangay İşbirliği Örgütü’nce yeterince samimi görülmedi belki o dönem. Ama, Ankara’nın ortaklıklarını çeşitlendirme amacı güttüğü, Avrasya ülkeleriyle serbest ticaret anlaşmaları imzalamak istediği, bu yönde gayretler içine girdiği açıktı. Şaşırtıcı olmayan bir şekilde, 15 Temmuz sonrasında yoğunlaşan bu çabalar, Ankara’nın sadece ABD’den sert yaptırımlar yemesiyle sonuçlanmadı, bazı İttifak üyelerince “Türkiye’nin NATO’dan uzaklaştırılması gerektiği yolunda” yorumlara da yol açtı. Daha sonra yaptığı açıklamalarda, ŞİÖ üyeliğinin AB’ye bir alternatif olmadığının altını çizen Cumhurbaşkanı Erdoğan, nihayet, Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Başkanı Şi Cinping'in davetine icabetle, örgütün 25. Devlet ve Hükümet Başkanları Zirvesi'ne şeref konuğu olarak katıldı.
Ankara’nın ortaklıklarını çeşitlendirme ve derinleştirme konusunda ne ölçüde başarılı olduğu, yaptırımlardan Orban gibi “muafiyetler” kopartıp kopartamadığı tartışılabilir belki ama, en azından o yönde bir iradenin şöyle ya da böyle var olduğunu inkâr edemeyiz.
Barışa biraz daha yakınlık
İki ülke arasındaki bir başka benzerlik de Ukrayna Savaşı konusunda belirdi. Orban Macaristan’ı Washington'ın Ukrayna sorununu çözme doğrultusundaki çabalarını destekleyen tek “barış yanlısı” AB ülkesi olarak görürken, olası bir Putin – Trump zirve görüşmelerinin olası adresi olarak da Budapeşte’nin öne çıktığını gördük. Türkiye de her ne kadar Kiev’e başlarda sahada sonuca etki de yapabilen İHAlar satan bir ülke olarak öne çıkmış görünse de, yangına körükleme gitmeyi savunan Avrupa ülkelerinden ayrışarak, tahıl koridoru görüşmelerine, hatta silahların susmasını sağlamaya rakam kalmış barış müzakerelerine ev sahipliği yapmış bir ülke olarak belirdi.
Orban, Macaristan'ın “modern bir Hristiyan hükümet” tarafından yönetilen tek AB ülkesi olduğunu dile getirirken, Ankara da AB üyeliğinin kapısını çalan “ilk modern Müslüman ülke” olarak beliriyordu (Sanıyorum, Fas’ın AB başvurusu Türkiye’nin “tek” İslam ülkesi olma unvanını sildi).
Pan-Turancılık deseni
Öte yandan, Ankara, Orta Asya’daki kaynaklar ve koridorlar üzerinden daha fazla pay alma iddiasını Pan-Turancı bir desen veya sos ile sahaya sürüp, kendisini Orta Asya Türk cumhuriyetlerine eriştirme çabası içinde görünürken, giderek daha belirgin şekilde çok kutuplu bir yapı arz etmeye başlayan dünyamızda mevcut ittifaklarını çok da reddetmeden, Batılı ülkeler dışında ortaklar da edinme ve yeni arayışlar içinde olma çabasına yöneldi, yer yer stratejik özerklik peşinde koştu. (Bu konuda ne ölçüde organize ve başarılı olduğu ve bu koşuyu ne kadar uzun soluklu yürütebildiği elbette ayrıca değerlendirilmesi gereken bir husus.)
Benzer şekilde, Macaristan’ın da mevcut devlet çıkarlarını veya dini kimliğini inkâr etmeden, özellikle başta Türki ve Avrasya devletleri olmak üzere Batılı olmayan ortaklara yönelik stratejik erişimi destekleyen bir açılım içinde olduğu görüldü. Avrupa mahfillerinde Budapeşte’nin “Neo-Turancılığı yeniden canlandırma” peşinde olduğunu söyleyenler dahi çıktı. Gerçi, “Neo-Turancılığı” Macaristan’da sadece Orban veya Fidesz hükümetine özgü bir “renklilik” olarak görüp değerlendirmek yanlış olur. Aslında Orban, Macaristan’daki bu Turancı damarı hem Rusya hem de Batı ve Orta Asya’daki Türki devletlerle stratejik bağlarla harmanlayan ılımlı ve pragmatik bir lider. Oysa, “Daha İyi/Doğru bir Macaristan” mottosuyla hareket eden bir siyasi hareket olan ve bünyesinde daha “radikal” sağ aktörleri barındıran Jobbik hareketi, Orta Asya ile daha derin bir entegrasyonu, Batı'nın reddini ve açık bir Turan birliğinin oluşturulmasını destekliyor.
Birkaç gün önce, Macaristan’ın bu açılımının, ülkenin uluslararası toplumun gözünde fırsatçı bir aktör olarak görülmesine yol açabilecek ilişkilerine sembolik bir meşruiyet katmanı sağladığını ileri süren bir yoruma denk geldim. Yorumun sahibi olan Brezilyalı gazeteci ve jeopolitik uzmanı Lucas Leiroz de Almeida idi. De Almedia bu konuyu şöyle değerlendiriyordu:
“Neo-Turancılık, katı bir ideolojik proje olmaktan ziyade, bugün bir hikâye, bir anlatı ortaya koyma aracı olarak, Macaristan'ın çok yönlü diplomasi yürütmesine olanak tanıyan bir medeniyet semantiği işlevi görüyor. Özellikle Macaristan'ın Batı kalıplarından sapmasına şüpheyle yaklaşan yerel veya uluslararası kitlelerin gözünde, fırsatçı ve tecimsel görünmesine yol açabilecek ilişkilerine sembolik bir meşruiyet katmanı sağlıyor.”
Bir başka deyişle, Orban, Neo-Turancılık sembol parantezinin içinde, onun etnik ve kültürel anlatılarından yararlanarak, ama Avrupalı ve Hristiyan bir ulus kimliğinden vazgeçmeden yeni arayışlara giriyor; Türkiye, Kazakistan ve Azerbaycan gibi aktörlerle iş birliğine yöneliyor.
İki ülkenin benzerlikleri konusunda bir sürü başka hususu atlamış olabilirim. Ama ne demek istediğimi genel hatlarıyla ifade edebildim sanırım. İki ülkenin benzerliği soy ve dil tartışması ile sınırlı değil. Türkiye ile Macaristan elbette aynı şeyleri yaşamıyor. Ama benzer sorunlardan mustarip olduklarını, sorunlarını aynı olmasa da benzeşen şekillerde aşmaya çalıştıklarını, giderek ufku kararan dünyamızda kendilerine daha geniş bir yelpazeden daha sağlam bir gelecek perspektifi çizmek için didindiklerini görüyoruz. Farklı derinliklerde bir didinme tabii burada söz konusu olan. Alacakları sonuçların benzeyeceğini söylemek de mümkün değil elbette.
Ancak benimsedikleri metot ve istidatları aynı olmasa da benzer bir ufuk kararması gördüklerinden ve yeni fırsat pencereleri kollayarak çıkış aradıklarından yana şüphe yok. Bagajları da elbette çok farklı. İkisi de başarılı olur mu, hele onu söylemek şu aşamada hiç mümkün değil. Ama ABD’nin “müttefiki” olmak kolay (!) değil ve bu bağlamda karşı karşıya oldukları sıkıntılar ve aşma girişimlerindeki benzerlik de yabana atılır cinsten değil.


