Gündemin baş döndürücü bir hız içerisinde yol kat ettiği bir ülkede yaşıyor olmanın zorluklarını iliklerimize dek hissediyoruz. Her şey öylesine tuhaf bir görünüm almaya başladı ki, olan bitenler karşısında nasıl tepki vereceğimizi dahi kestirememeye başladık.
Geçtiğimiz hafta içerisinde önce Konya'da barınakta meydana gelen olayla sarsıldık ardından İzmir'de rakip tribüne işaret fişeği atan-bu iş yapılırken görülmesin diye hazırlanan duman perdesini de unutmayalım-ve sahaya girip korner direğini rakip takım kalecisinin kafasında kıran taraftarları gördük. Tam bu olan bitenleri konuşuyorduk ki bu kez Tekirdağ'daki sahte görevli doktor olayı patlayıverdi. Kendi kendisine çelenk gönderecek kadar olayı organize eden bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gördük ve bunun yanında bir de yaşanan bu tuhaflığı savunan gazetecileri de bu sayede görmüş olduk:
"Herkes, tıp fakültesi öğrencisi numarası yapan Ayşe'yi ayıplıyor… Evet, sahte kimlik kartları falan derken işi biraz abarttığı ortada. Ama ben ortada tarif edildiği kadar dramatik bir durum olmadığını düşünüyorum. Hatta profesörlerin 'hastaneye ayak sürüyerek gidiyoruz' dediği bir ortamda Ayşe'nin meslek aşkının cesaretlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yok mu hekim olmak için yanıp tutuşan bu kızı burslu okutacak bir tıp fakültesi? Olan olmuş. Kimse zarar görmemiş. Mimar rolü oynasaydı aynı çağrıyı güzel sanatlar fakültelerine de yapardım… Bunca 'gerçek doktorun', bilimin yerine ikame edilen akademinin organize yalanı izaha muhtaç halde orta yerde dururken bir ergenin kimseye zarar vermeyen yalanı gözüme pembe değil pespembe görünüyor."
Yaşanan olay sonrasında bu satırların yazıldığı bir ülkede 'ne olsa gider' mantığının dışında bir şeyin olabilmesi pek de mümkün değildir. Çünkü yaşananların sonuçlarının pembe veyahut pespembe yalanlar üzerinden değil somut gerçekler üzerinden tartışılabildiği ortamlarda ilerleme kat edilebilir. Aksi halde bütün yaşananlara dair tıpkı Banker Bilo filminin o efsane repliğinde olduğu gibi 'yaptım ama sor bir bakalım niye yaptım' şeklindeki anlayışla bir yere varabilmeniz mümkün değildir.

Ortada giderek artan sahtekârlık furyası söz konusu iken bir taraftan da yaşananları 'sıradan' göstermeye çalışan yaklaşım tarzı gittikçe daha fazla dolaşıma sokuluyor. Yıllar içerisinde vasatlık prim yaptıkça, vasatlığın sıradanlaşmasının önü ardına kadar açılıyor ve bunu yapanlar cahilliğe övgü düzerlerken okumuş, yazmışlara karşı adeta savaş ilan ediyorlar. Yukarıdaki yazıda da olan bitenin aslında bir sorun olmadığını ortaya koyabilme adına, hastanelere ayak sürüyerek giden profesörler örnek gösteriliyor. Ardından da yok mu bu meslek aşkıyla tutuşan kızımızı okutacak bir tıp fakültesi diyerek çağrıda bulunuluyor.
Bu kadar hevesli olan kişinin istediği noktaya erişebilmesi için kat etmesi gereken mesafeleri es geçebilmesinin mümkün olduğu mesajı topluma ancak bu kadar iyi enjekte edilebilirdi. Yaşananlardan kimse zarar görmediyse mesele yoktur o halde meslek aşkını göz önünde bulundurup bu kişiye burs verelim ve okutup doktor yapalım. O zaman her yıl sınava giren üç milyona yakın gencimizin günahı nedir? Bunların hepsini de istedikleri bölümlere alalım ve hatta söz konusu görüş doğrultusunda diplomalarını verelim.
Farkında mısınız giderek çalışmadan, emek vermeden, çaba göstermeden bir yerlere gelebilmenin önü ardına kadar açılıyor ve bu saydıklarımı yapanlar giderek enayi yerine konuyorlar! Sorunlar giderek daha fazla can yakıyor buna karşın görmezden gelmek suretiyle olanların sızısını hafifletme yolunu tercih ediyoruz. Şiddet, her geçen gün biraz daha yakıcı bir biçim alıyor ve adaletsizliğin, liyakatsizlik içerisinde dolaşıma sokulması ile kişilerin hem kendilerine hem de içinde yaşadıkları topluma dönük inançlarının yok olmasına yol açıyor.
Ölçünün yitirildiği zamanlardan geçiyoruz ve kurumlar arası ilişkilerin sistem üzerinden değil yine kişiler ve dayanılan güç dengeleri üzerinden kendisini hissettirmesi sayesinde yaşananların ağırlığı, hiç olmadığı kadar fazla hissediliyor. Türkiye'de vasatlığın, sıradanlığın bu kadar pohpohlandığı başka bir dönem olduğunu sanmıyorum. Cahillerin ferasetine güvenenlerin, nasıl bir üniversite hayal ettikleri ve ortaya neyi koymakta oldukları da takdire şayan bir hâl alıyor. Arkasına güç odaklarını alanların sürekli olarak esip gürlediği bir ortamda toplumsal barışın yerini öfke ve nefretin alması şaşırtıcı değildir. Öte yandan adalet denilen kavramın bir gün herkes için gerekli olacağını da insanın unutmaması gerekiyor.
Kısa yoldan bir yerlere gelme tutkusu ve etrafta gördüğümüz hamili kart yakınımdır mantığı ile işleyen nepotist uygulamaların sonuçlarını toplumsal hayatın bütün veçhelerinde görüyoruz. Mış gibi yapma halinin kabul gördüğü ve eyyamcılık soslu davranış kalıplarının benimsendiği bir ortamda ne şiddet son bulur ne de sahtekârlık yok olur! Tam aksine kötücül yaklaşımların çok daha kolayca kabul bulduğu bir sosyal ortam oluşur ve kitleler arasında söz konusu bu durum, kabul gördükçe daha da azgınlaşır. Kısa yoldan basamakların atlandığı bir toplumsal skala içerisinde ise siz istediğiniz kadar çocuklarınıza okumanın, iyi insan olmanın ve kurallara uymanın önemini aktarmaya çalışın, karşı karşıya kaldıklarının tam tersi olduğunu gördüklerinde hayatlarının travmalarını yaşamak zorunda kalacaklardır. İçinden geçmekte olduğumuz süreç içerisinde söylediklerimiz ile yapılanlar ve gerçekler arasındaki uyuşmazlıkların en büyük etkisi geleceklerinin elinden kayıp gitmekte olduğunu gören gençler üzerinde olmaktadır.
Yeni anayasa, ekonominin düzelmesi, konut krizi, mülteci sorunu vb. onlarca maddeyi alt alta ekleyin bunların hepsini bertaraf edebilecek bir şeylerin olduğunu göreceksiniz. Buna karşın Ahmet Hamdi Tanpınar'ın sözünde olduğu gibi insan bozulduğunda elinizden gelecek bir şey yoktur ve ülke olarak her geçen gün biraz daha fazla bu örnekleri yaşamaya başladık. Üzerinde asıl durmamız gereken toplumsal hayatımızın sahtekârlıklarla, şiddetle ve acımasız bir anlayış üzerinden alt üst ediliyor olmasıdır. Acı olan yan ise birilerinin bütün bu olan biteni 'normalleştirecek' yaklaşımları pembe yalanlar gibi masumlaştırabiliyor olmalarıdır.
Değersizliğin, hiçliğin arttığı iklimlerde kötülüğün sıradanlaşması kadar şiddetin prim yapması da kaçınılmaz bir sonuçtur. Barınaktaki köpeklere acımasızca vuran o kişinin, tribünde rakibine işaret fişeği atan veya sahanın içerisinde kalecinin kafasını korner direği ile kıran kişiden çok da farklı ruh haline sahip olduğu kanaatinde değilim. Bir taraftan şiddet her geçen gün biraz daha fazla boy gösteriyor diğer taraftan ise sahtekârlık, dolandırıcılık daha fazla prim yapıyor ve bütün bu olup bitenler sonucunda olanların ceremesini ise kurallara uyanlar ödemek durumunda kalıyorlar. Çalışmayı, emek vermeyi ve çaba göstermeyi devre dışı bıraktığınız bir ortamda hepimizin can ve mal güvenliğinin tehdit altında olduğunu unutmamak durumundayız.
Yaşananlar sonucunda kimsenin burnunun bile kanamamış olması bir şans olarak orta yerde duruyor olabilir ancak bu her zaman bu kadar sorunsuz bir süreç şeklinde de tecelli etmeyebilir! İşte bunun için uzmanlıkları önemsemek, işlerin hakkını vermeyi kontrol etmek ve hak edeni hak ettiğine vermeyi sistematik haline dönüştürmek durumundayız. Liyakat ve adalet ile hakkaniyeti gözeten bir toplumsal hayatın peşinden koşmalı ve yalanların değil gerçeklerin hâkim olduğu bir ülkeyi inşa edebilmeliyiz.
Ahmet Talimciler kimdir?Ahmet Talimciler, 1970 yılında İzmir Karşıyaka'da dünyaya geldi. Karşıyaka spor kulübünün minik ve yıldız takımlarında, Tarişspor kulübünün genç takımında oynadı. 1988 yılında Ege Üniversitesi Coğrafya bölümüne kaydoldu ve iki yıl burada okuduktan sonra tekrar sınava girerek aynı üniversitede Sosyoloji bölümünü kazandı. 1994 yılında "Futbolun Toplumsal İşlevi" başlıklı lisans teziyle bölümden mezun oldu. Ardından Ege Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde 1998 yılında Türkiye'de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi başlıklı yüksek lisans tezini, 2005 yılında da Türkiye'de Futbol ve İdeoloji İlişkisi başlıklı doktora tezini tamamladı. 2001 yılında Milliyet Gazetesi Sosyal Bilimler ödülünü kazandı. 1996 yılında Araştırma Görevlisi olarak başladığı Ege Üniversitesi Sosyoloji bölümünden 2019 yılında ayrılarak İzmir Bakırçay Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü Uygulamalı Sosyoloji ana bilim dalına profesör kadrosuyla geçiş yaptı. Halen aynı üniversitede görev yapmayı sürdürmektedir. Son yirmi yılda yerel ve ulusal düzeyde gazetelerde, internet sitelerinde yazmıştır. Mart 2016'dan bu yana T24'te başta spor ve gündelik hayata ilişkin olmak üzere gündeme ilişkin yazılar yazmaktadır. Karşıyaka Belediyesinin çıkartmakta olduğu Gazete Karşıyaka'nın yazarlarındandır. Bir diğer önemli tutkusu ise radyo yayıncılığıdır, üç yıl boyunca TRT İzmir Kent Radyosunda Sporun Arka Planı programını hazırlayıp sunmuştur. Halen TRT Türkiye'nin Sesi Radyosu Memleketim FM'de Spor Daima programına cuma günleri konuk olmayı sürdürmektedir. YouTube üzerinden yayınlanmakta olan Geek Futbol programının da yorumcularından birisidir. Evli ve spor tutkunu bir çocuğun babasıdır. Kitapları -Türkiye'de Futbol Fanatizmi ve Medya İlişkisi (2003,2014, Bağlam Yayınları) -Sporun Sosyolojisi Sosyolojinin Sporu (2010,2015, 2018, Bağlam Yayınları) -Futbol Yazıları (2017, Bağlam Yayınları) -Türkiye'de Futbol En Az Futboldur (2020, Spor Yayınevi ve Kitabevi) -Saçmanın İktidarı (2021, Sakin Kitap) -Beklentilerin Tersine Çıktığı Alan: Eğitim (2022, Sakin Kitap) -İlkelerimizi Kim Yazacak? Cem Can Yazıları (Yayına Hazırlayan- 2012, Moss Spor) -Fair Play Yemin İstemez (Yayına Hazırlayan-2012, Moss Spor) -Şiddet, Şike ve Medya Kıskacında Futbol ve Taraftarlık (2015, Litera Türk Academia, Müge Demir ile) -Football in Turkey (Editör- 2016, PL Academic Research) |


