Doğru ekonomi yönetiminin kuralları
1519-1579 yılları arasında kraliçe I. Elizabeth’in Tudor hanedanı döneminde yaşayan finansçı Sir Thomas Gresham, kraliçesine değerini yitiren İngiliz parası hakkında öğütler verirken, ucuz paranın değerli parayı piyasadan “kovalayacağını”, ucuz paranın makbul tutulacağı tavsiyesini yapar. Gresham Yasası olarak bilinen kural böylece yerleşir ve yaşamın her alanında kabul görür.
Ne gibi mi? Önce yakın zamanlara kadar tercih edilen ucuz TL’den başlayın da ucuz adalet, ucuz eğitim, ucuz sağlık, ucuz imalat, despotik yönetim, ucuz tatil, ucuz yemek ve yaşamın pek çok diğer tercih konusuna kadar hayal edin. Despotik yönetim demokrasiye, doğru adalet ezan vakti insanları gözaltına alıp tutuklamaya, ucuz döviz doğru ve ülke ekonomisini güçlendirecek kur politikasına ve birçok benzeri tercihe götürebilirsiniz kıyaslamayı.
Despotik yönetim demokrasiden ve cumhuriyetten, kabile yönetimine gidiştir. Bu nedenle tek adam yönetimi koalisyona tercih edilir. Sanki evlilik, şirket kurmak, spor, takım oyunu koalisyon değilmiş gibi. Ucuz mal değerli ürüne tercih edilir; oysa ucuz imalat ülkenin endüstrileşmesi için tuzaktır.
Değer, iktisatta ve daha da ötesi yaşamda en önemli kavramdır. Değerli eş, değerli siyasetçi, değerli hukukçu, hekim, öğretmen, kaptan, pilot, sağlam temelin olmazsa olmazlarıdır.
Değeri belirleyen nedir? Alışılmış yanıt “piyasadır”, ama artık biliyoruz ki bu da doğru değildir, çünkü piyasadaki bilgi yanıltıcıdır. Değeri belirleyen, tercihi yapan bireydir. Ürün, yani mal, hizmet, verilen karar, yönetim tarzı onun ihtiyaçlarını sürdürülebilir bir şekilde karşılıyorsa değerlidir. Fiyat azaldıkça, değer de düşer ve sonunda ürün, yani mal, hizmet, yönetim tarzı talep edilmez olur. Bugün ülkedeki siyasi kadrolarla ilgili olarak kararsızların çokluğu bunu göstermiyor mu? Despotik rejimler sınıfta kalır. Doğru seçim yapamayan toplum da onunla birlikte sınıfta kalır.
Değeri belirleyen nihai karar verici olan birey olduğuna göre, onun değerlendirmesini etkileyen, bozan her türlü müdahale, adı ne olursa olsun, yanlıştır. Bu müdahale kral, padişah, hükümet, maliye bakanlığı, anne baba, eş tarafından da yapılabilir, ama yanlış yanlıştır. Bu yanlışın sonucu ülkede yönetimin kalitesinin, ekonomide üretimin, ailede huzurun, bireyde geleceğin ve mutluluğun bozulmasıdır. İngiliz demokrasisinin köklülüğünün, yüzlerce yıldır monarşik yönetime karşın sürdürülmesinin arkasında sık sık tekrarladığım “Magna Carta” ve “Gresham Yasası” gibi kurallar vardır. Buna karşılık 1789 İhtilali’nin salladığı Fransa, hâlâ sallanmaktadır.
Keşke aksak rekabet olabilseydi
Yazının başlığı “dolaylı vergiler ve Gresham Yasası” idi. Dolaylı vergiler, şirketlerin karşılaştıkları, üzerinde hiç durulmayan, ama benim kitapta uzun uzun ele aldığım “iş yapma maliyetleri-transaction cost”dur. Şirket iki ana maliyet grubunu yönetmek durumundadır, sabit ve değişken maliyetler. Sabit maliyetler şirketin faaliyetlerinde karşılamak zorunda olduğu yatırım, finansman, yönetim maliyetleridir. Değişken maliyetler ise üretim sürecine, miktarına, şekline bağlı olarak değişebilen maliyetlerdir.
2010’larda bir Alman danışmanlık şirketinin Türkiye’de hizmet sunmasını sağladım. Şirketin uzmanlığı “fiyatlamaydı” ve bu kavram Türk şirketleri için yabancıydı. Onlar her zaman ürünlerini maliyet+kâr, piyasa liderini izleyerek veya patronun hissiyatı, deneyimi üzerine fiyatlıyorlardı. Ama biraz önce değindiğim maliyet gruplarından hangisini kullandıkları, piyasa liderinin ürünlerini neye göre fiyatladığı sorulduğunda yanıt alamıyordum. Sofistike matematiksel modeller de tüketicinin, tedarikçinin değerlendirmesini, beklentilerini karşılamıyordu. Çünkü talep üretim girdileri bakımından bir mühendislik çalışmasının sonucu iken, tüketici talebi bakımından “davranışsal” bir kararla bağlantılıydı.
Bu davranışsal karar iktisatta hep varsayıldığı gibi rasyonel miydi? Önümüzdeki birey bir “homo economicus” muydu? Bu nitelemenin geçerli olmadığı, karar sürecini etkileyen bilginin, verilerin saydam, rekabetçi olmadığı on yıllardır kabul görmüştür. Birey “önceden tahmin edilebilecek şekilde irrasyonel-predictably irrational”dir.[1]
Gelelim konumuz olan “alışveriş maliyetleri- transaction cost” ve dolaylı vergilere. Bunlar işletmenin iradesi dışında, piyasada iş yapmak için katlanmak zorunda olduğu maliyetlerdir. Paralel ekonomilerin var olduğu bizim gibi ülkelerde merdiven altı üretim, depolama, kaçakçılık gibi faaliyetler, şirketlerin yönetmelerinin mümkün olmadığı, katlanmak zorunda oldukları maliyetler yaratmaktadır. Böyle yapıların bulunduğu, ticari faaliyetin saydam bir şekilde sürdürülemediği “aksak rekabet” sıfatının dahi tanımlayamadığı ekonomilerde ise, dünyada kabul gören işletmecilik, şirket yönetimi, pazar yönetimi kurallarını uygulamak mümkün değildir. Bu ekonomiler “vasat-mediocre” sıfatıyla kusurludur. Anti enflasyonist politikalar neden sonuç vermiyor sorusunun yanıtı buradadır.[2]
Böyle ekonomilerde hükümetlerin uygulamakla görevli olduğu ekonomi, para ve maliye politikalarının uygulanması da mümkün değildir. Burada tam rekabet hukukunun dahi karşılamadığı durumlar geçerlidir. Dolaylı vergiler burada çizdiğimiz “aksak rekabet ötesi” tablonun motorudur. İşletmeler zaten bu sistemin getirdiği sorunlarla boğuşurken, bağımsız “hükümran” devlet, bunun üstüne vasıtalı vergileri uygulamaktadır. Bu vasıtalı vergilerin amacı ithalata karşı yerli üretimi korumak, desteklemek de değildir. Amaç ithalatı, döviz giderini kısıtlamaktır. Önemli olduğunu düşündüğüm bir başka tespitimi eklemeliyim. T.C. Maliye Bakanlığı’nın dolaylı vergileri uygulama nedeni her zaman talebi kısıtlamak olmuş, hiçbir zaman endüstri politikasının desteği olmamıştır.
Üstelik bu vergilerin uygulanış şekli bireyin, tüketicinin talebini kısıtlamakta, böylece bireyin tüketim teknolojisi görgüsü gelişmemektedir. İthal edilecek kaliteli ürünün fiyatının yükselmesi, bireylerin ona ulaşmasını güçleştirmektedir. Tüketim kalitesi yerli tasarımların kalitesiyle sınırlı kalmaktadır. Üretici daha kaliteli rekabetle karşılaşmadığı için, onun da üretim teknolojisi, görgüsü gelişmemektedir. Anlı şanlı konfeksiyon markalarının iç pazar için hazırladığı ürünlerin astarlarına, bunların rengine bakın, Avrupa’dakilerle karşılaştırın. Bu iddiayı otomobilden tencereye, gömlekten, çoraptan konfeksiyona genişletebiliriz.
‘Üzümüm ekşi’ diyemem
Yerli imalatçılar bu iddiamı kabul etmeyebilir, çünkü daha iyiyi tasarlamak, yapmak yeni çaba gerektirecektir. Babamın şu sözünü hiç unutmam, “Hiçbir bağcı ‘Üzümüm ekşi’ demez.” Ama onlar da etrafa bakıp kendilerinin olsun, rakiplerinin olsun yeni yatırım alanlarının, malzeme ve imalat teknolojisinin hangi alanlara yöneldiğini, bu durumun Çin’de, Kore’de, İtalya’da, nasıl geliştiğini incelerlerse bana hak vereceklerdir. Yani talep gören üzümün tadını öğreneceklerdir.
Tekrar edeyim, yeni yatırımlardan, yeni endüstrilerden, pek çok ülkede yaşanmakta olan, çipten yapay zekâya yaşanan evrimden söz ediyorum. Belki son söz olarak körfez bölgesini, Katar, Suudi Arabistan, hatta Mısır’ı not etmekte yarar vardır.
[1] Predictably Irrational, Dan Ariely, Harper Collins, London 2008
[2] Average is Over, Taylor Cowen, Plume 2013


