Siyaset ve savaş
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Siyaset ve savaş

Siyaset müzakeredir. Siyasetin sunduğu alternatiflerin ardından, son aşama olan savaş yani kavga geliyor. 2025’te Orta Çağ kuralları geçerlidir. Krallar, sultanlar, kendini anayasayla, siyasetle veya darbeyle başkan ilan edenler, kuralları da koyuyor ve ne o kurallar ne de onlara nasıl uyulduğu veya uyulmadığı sorgulanmıyor

Siyaset ve savaş

Konuşarak anlaşamazsanız geriye kavga dövüş, yumruk kalıyor. Bu, kişiler arasındaki ilişkilerde de ülke siyasetinde de şirketler arası rekabette de cinayetlerde de böyle. Konuşma kültürü, az okuyan ve kelime haznesi, kendini ifade etme yeteneği sınırlı olan toplumlarda ve topluluklarda kavganın, cinayetlerin daha fazla olduğunu görmüyor muyuz? Yoksa konuşarak anlaşma imkânı, gücü olan taraflar neden kaba kuvvete başvursun? Hele savaşta kazananın silah ve cephane tüccarı olduğunu, uzatılmış kavganın ise hiç kazananı olmadığını söyleyen Conficus’a hatırlarsak. Bunun en yeni örneği, ülkemizde süregelen siyasi kavganın kimseye bir şey kazandırmadığıdır.

Siyasette de aynı durum yok mu? Siyaset sorunları, anlaşmazlıkları kavga etmeden halletmenin nihai yolu. Demokrasiyle yönetilen ülkelerde, rakibiyle ülke yönetimindeki anlaşmazlığını konuşarak halledemeyen iktidarlar için başvurulacak siyaset yolu seçim. Bunun sonuçlarından çekinen, kaybedeceğini hesaplayan liderler, kavga yolunu seçiyor.

Bazen bu kavga, Rusya’da, Güney Amerika’da, hatta ABD’de rakibi ortadan kaldırmaya kadar gidiyor. Daha yumuşak ama yine demokrasi dışına çıkan uygulamalarda rakip sözde hukuk yoluyla siyaset dışına itiliyor. Bunun örnekleri de Asya’da ve son dönemde ülkemizde görülüyor.

Uluslararası ihtilaflar aynı yöntemlerle çözülüyor. Bunlar bazen ülke yönetiminde bazı ülkelerin kabul etmediği sistemleri önlemek için yapılan müdahaleler oluyor. Kore savaşı, Vietnam, Afganistan ve son olarak Irak-İran savaşıyla başlayan Ortadoğu’daki paylaşım savaşı bunun örnekleri.

Kore savaşı hala bitmedi, araya tekrar müzakereler, yani siyaset girdi. Bu savaş sayesinde Türkiye Kuzey Atlantik Paktı üyesi oldu. Bunun Türkiye için iyi mi, kötü mü olduğu hala tartışılan bir konudur. İyi olduğu tezini destekleyen bir unsur, ilginç olarak, 1950’li yıllarda Sovyetler Birliğinin yöneten Jozef Stalin’in siyaset yolunu daraltmasıdır. J. Stalin’in Türkiye’nin Boğazlar ve Doğu sınırları üzerindeki egemenlik haklarını sorgulamaya başlaması, o günkü Türkiye yönetiminin kendi siyaset cephanesini NATO ile güçlendirmesine yol açmıştır. Türkiye böylece benzetme yerindeyse, elindeki kartları NATO kartları ile desteklemişir. Bunun elbette maliyetleri olmuştur, ama karşılığında sağladığı kazanç, Sovyetler Birliği’nin izleyebileceği siyasete karşı elde ettiği güvence olmuştur. Bunun dünya genelinde uzun vadeli muhasebesini yapmak gerekse, ben faturayı J. Stalin’e kesmekten yanayım. O Boğazlar ve Doğu Anadolu’ya ilişkin ve olmayacak saçma kabadayı heveslerini dillendirmeseydi, herhalde çok şey değişirdi.

İsrail 1917 yılında İngiliz Hükümetinin yayınladığı Balfour deklarasyonunun, Osmanlı İmparatorluğu toprağı ve Filistinli yerleşimi olan toprağın İsrail’e tahsis edilmesini öngörmesiyle yani bir siyasi hamleyle kurulmuştur. O tarihte Britanya İmparatorluğu’nun böyle bir gücü vardı. 

Dünyadaki Yahudi nüfus o zamana kadar başlıca İspanya ve Rusya, Polonya gibi ülkelerde yaşarken, Katolik dünya ile ezeli uyuşmazlıkları sonucu bu topraklardan göç etmek zorunda kalıyordu. Osmanlı İmparatorluğu, ezeli politikası ve İslam’la Yahudilik arasında böyle bir ihtilaf bulunmaması sayesinde bu nüfusu kabul ediyordu. Ama bu topluma, Yahudilere kendisine vatan diyeceği bir toprak gerekiyordu. Filistinlilerin yaşadığı toprak hem bütün dinlerin merkeziydi, vaat edilmiş topraktı, hem de İngiltere için Hindistan’a giden yol üzerindeydi. Doğu Akdeniz’de böyle bir “Asya’ya giriş kapısı”, batı, Hristiyan dünyası için arzulanır, hatta vazgeçilmez bir şeydi.

Bugüne ve yaşadığımız siyasi gerginlikleri, hatta gerginliği, doğal siyaset kanallarını aşıp savaş aşamasına geçmiş olan tabloya baktığımızda farklı bir tablo görüyoruz. Bu tablo tuhaf bir rastlantıyla dünya siyasetinin uzlaşması, demokratik müzakere, yani diplomasi yöntemleriyle çözüm bulamadığı bir aşamayı yaratmış durumda. Yaşadığımız dünyada “Orta Çağ yöntemleri” geri geldi. Siyasetin müzakere alanı daraltıldı, son aşaması olan kavga, yani savaş alanı genişledi.

Putin tankıyla, topuyla, Kuzey Kore’den kiraladığı askerle Ukrayna’yı işgal etti. ABD Büyük Ortadoğu Projesi denilen, ne olduğu belirsiz ve kuzey Afrika, doğu Akdeniz ülkelerini içinden karıştıran uygulamalar içinde. Yeni başkan D. Trump tam bir Orta Çağ kralı gibi “İran’ı vurmaya, Hameney’i ortadan kaldırmaya henüz karar vermedim” diyebiliyor. Yani yazının başında vurguladığımız gibi, görüşme, ifade yetenekleri, kelime haznesi kısıtlı liderler hemen ve kimseye danışmadan asarım, keserim, bir gece ansızın gelebilirim diyor. Ve 24 Şubat 2022 günü gerçekten ansızın geliverdi. Ama karşısında kaybedeceği tek şey vatanı olan Ukraynalı vardı.

Siyaset müzakeredir. İki veya daha fazla tarafın bulunduğu müzakerelerde, karşı tarafın nereye kadar gidebileceğini, ne almanız karşılığında ne vermeniz gerektiğini önceden bilemezsiniz. Bunun en güzel örneğini Lozan müzakerelerinde Atatürk liderliğinde İsmet İnönü ve arkadaşları vermişlerdir. Bugün Putin ve Xi Jinping dışında ortada görülen liderlerin hiçbiri onların sahip olduğu güce ve manevra alanına sahip değildir. Atatürk’ün kaybetmek durumunda olduğu, bir vatandı; İ. İnönü’nün karşısındaki ise İngiliz lord Curzon’du ve onun heybesinde çeşitli tavizler vardı. Tıpkı uçurum kenarında yaşam mücadelesi veren kişiyle, bir kavşakta hangi yolu tercih etmesi gerektiğine karar veren sürücü gibi.

Siyasetin sunduğu alternatiflerin ardından, son aşama olan savaş yani kavga geliyor. 2025’te Orta Çağ kuralları geçerlidir. Krallar, sultanlar, kendini anayasayla, siyasetle veya darbeyle başkan ilan edenler, kuralları da koyuyor ve ne o kurallar ne de onlara nasıl uyulduğu veya uyulmadığı sorgulanmıyor, herhangi bir yaptırım beklemiyor onları. Lozan’da ise müzakereyi kaybedenin yaptırımı belliydi. İnönü ve Atatürk vatanı kaybetmek şıkkıyla, Lord Curzon ise siyasetteki pozisyonunu kaybetmek gibi önemsiz bir yaptırımla karşı karşıyaydı.

Siyaset böyle bir şey. Sopa veya silah gücüyle değil, akılla yürütülmesi gerekiyor. Nükleer savaş alternatifinde dahi, bu silahı kullanmak yaptırımını kendi içinde taşıyor, çünkü karşıdaki rakip de kullandığında, ikisi birden kaybediyor. Son zamanların kabadayısı D. Trump İran’ı silmeye karar verdi ve “mollalar rejimini” sildi. Değerli arkadaşım eski dostum, nükleer fizikçi Prof. Tolga Yarman bu gelişmenin arkasında, “Batı”nın Çin’i kuşatma stratejisi olduğunun unutulmaması gerektiğini hatırlatıyor. Tıpkı Ukrayna’nın NATO üyeliği girişimi, Baltık ülkelerinin NATO üyeliği ile Rusya’nın kuşatılması gibi.

Unutmayalım, mollalar rejimini iktidara getiren de, önce İran Şahı Pehlevi’yi indiren ABD idi. Mıhammad Rıza Pehlevi’yi Şah koltuğuna oturtan da aynı politikaydı. O olayda Carter döneminde akıl hocası olan Zbigniev Brzezinski komünist SSCB’nin önünü kesmek, güneyden ve doğudan kuşatmak için dünyanın bu bölgesini “İslâmlaştırmaya” karar vermişti ve süreç Afganistan’la başlamıştı.

Z. Brzezjinski, H. Kissinger’in rakibiydi; Kissinger Washington’u Moskova ve Pekin’le yakınlaştırırken, o bölgeyi cehenneme çeviren politikaları pazarladı. Sonunda ABD Afganistan’dan arkasına bakmadan kaçtı. İran’da aynı durum olmasın diye, bu kez nükleer bu gece nükleer silah kullanmadan, ikinci Hiroşima’yı yaşattı. Neredeyse 30 yıldır ülkemizde yaşanan ılımlı İslam deneyimiyle kitlelerin kandırılması ve bugün içinde bulunduğumuz ekonomi, hukuk, eğitim krizi hep bunun sonuçlarıdır.

Ülkemizde siyaset, demokrasiyle birlikte evriliyor. Bir süredir rakiplerin yurttaşlık hakkını kullanmalarının önlenmesinde en sert yöntemlere başvurulduğunu görüyoruz. Bu süreçte geniş halk kitlelerinin oluşturduğu seçmenler de eğitilmiş oluyor. Herhalde onlar da seçim zamanı geldiğinde kendi kendilerine soracaktır, bu hakça, “helal” bir seçim midir, yoksa tek yurttaşlık hakkı kendisini yöneteni seçmek olan yurttaş kandırılmakta mıdır?

Lozan benzetmesine dönersek, yurttaşın başka seçim hakkı yoktur, eğitim, sağlık, dış politika tüm yetersizlikleriyle sürecektir. İktidar seçimi tekrar kazanırsa onun neyi, nasıl yapacağı 23 yıllık uygulamayla bellidir. Şu halde yurttaş kendisini ve gelecek nesilleri kurtarmak için gerekeni yapacaktır.

 

İlgili İçerikler