ABD-Çin: Serbest ticaret ne oldu?
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

ABD-Çin: Serbest ticaret ne oldu?

Dünyanın ne yönde evrileceği, bu sürecin kim/kimler, hangi ülkeler tarafından yönetileceği hepimizi meşgul ediyor. Şu soruyu sormanız yerindedir: Sen önce kendi mutfağına bak, Türkiye içine düştüğü bu kazandan nasıl çıkacak, bunca genci nasıl bir gelecek bekliyor?

ABD-Çin: Serbest ticaret ne oldu?
ABD (solda) ve Çin bayrağı (Fotoğraf: Arşiv)

Serbest ticaret-merkantilizm

Serbest piyasa, serbest ticaret, bunlar ekonomik yaşamın temelleri. Sapmalar olmuyor mu, elbette oluyor; kapitalist ekonominin özellikleri arasında aksak rekabet, tekel, kartel, alıcı tekeli (monopson) gibi örnekler şirketlerin fiyat farklılaştırmak için başvurdukları uygulamalardır. Gelişmekte olan ülkelerde hükümetin kendisine gelir yaratmak için başvurduğu dolaylı vergiler işlem maliyeti yaratarak şirketlerin hesabını bozar, bu da rekabet gücünü etkiler. Bu sorun Değer Zincirinin Evriminde ayrıntılı olarak incelendi. Hükümetler, işçi sendikalarının ücret mücadelesinde başvurduğu grevlere karşı grev yasağı ile yabancı sermayeli şirketlere koruma zırhı sağlamak ve böylece onları ülkede yatırım yapmaya özendirmek için serbest bölgeler ihdas eder.

İthal ikamesi

Gelişmekte olan ülkelerin başvurduğu bir başka politika, ithal ikamesidir. Bunun amacı ithal mallarının yurt içinde üretilmesini özendirmek için bunlarını üretimini ithalata karşı korumaktır. Türkiye bu politikayı 1960’ta başlatılan plânlı kalkınma döneminde uygulamış ve 1980’e kadar sürdürerek yapmıştır. Kore 1960’lı yıllarda başlattığı ithal ikamesini bir süre sonra ihracata yöneltmiş, hatta Samsung, Hyundai gibi şirketler ABD’ne ihracatı arttırmak için üretimi oraya kaydırmışlardır. 

Monroe doktrini

ABD’de 1823’te başkan James Monroe döneminde onun adıyla uygulamaya konulan Monroe doktrini, yalnız ticaret değil, tüm uluslararası ilişkilerde ABD’ni tüm diğer ülkelerin müdahalesine kapatmayı amaçlamıştır. Kısıtlanan sadece ticaret değil, tüm uluslararası ilişkilerdir. Gerekçe, eski dünya Avrupa’nın, yeni Dünya ABD’ne, müdahale etmesini önlemektir. 19. yüzyılda uzun bir emperyal kolonyalizm dönemi yaşayan Portekiz, İspanya, Hollanda gibi ülkeler, Amerika kıtası üzerinde askeri, ekonomik hedefler beslemişlerdir. Monroe doktrini bunu engellemeyi amaçlıyordu. Bu örnekte ticaret kendiliğinden kısıtlanmaktadır. Bugün D. Trump aynı hevesleri Kanada, İzlanda için ifade ediyor.

Tarih tam değilse de benzer sonuçlarla tekrarlıyor[1]

Trump’ın merkantilist MAGA (Make America Great Again) politikası, ABD’yi 19. Yüzyıla geri götürmektedir. Ancak soğuk savaş döneminde ABD bütün ülkelerin dış ve iç politikalarına çok karışmıştır. Bu kez MAGA çerçevesinde hedef ithalâtı azaltmak ve Avrupa ülkelerinin kendi askeri korunma giderlerini yükseltmeleri gereğinden yola çıkarak tanımlanmıştır. Bunun üzerine başta Almanya olmak üzere Avrupa ülkeleri, deyim yerindeyse ABD’nin restini görerek, savunma bütçelerini büyütmüşlerdir. Ticaret konusu ve özellikle ABD’nin Çin’le dış ticaret açığı verdiği iddiası yıllardır ayrıntılı bir içerikle tartışıldığı için burada bu iddianın doğru olmadığını, ticaret açığının veya fazlasının katma değer ihracat veya ithalatı bağlamında tanımlanması gerektiğini tekrarlamakla yetineceğim.

Bilinçli karar bu denli oynaklığa yer vermez

 MAGA politikası kendisini D. Trump’ın günü, gününe uymayan, duygusal ve fevri uygulamalarıyla göstermektedir. Korumacılık bağlamında değinmek istediğim diğer konu, Washington DC’nin, izlenen ekonomi ve teknoloji politikalarıyla şirketlere sağladığı önemli parasal destektir. ABD bir yandan Çin Komünist Partisi’ni şirketlere destek olduğu için suçlarken alâsını kendisi yapmaktadır. Örnek olarak ABD hükümeti en önemli chip üreticilerinden Intel şirketini desteklemek için şirketin hisselerinden yüzde 10’nu satın almış, böylece INTEL’e 8.9 milyar dolar nakit sokmuştur. 

Sermayedar olarak desteklemek

Ticaret bakanı H. Lutnick bununla da yetinmeyeceklerini, Lockheed gibi endüstri gruplarına da hissedar olabileceklerini söylemiştir. ABD devletinin kritik endüstrileri destekleme politikası bununla sınırlı kalmamaktadır. Pentagon Temmuz ayında, Nevada eyaletinde bulunan, nadir metal üreticisi MP Materials şirketi hisselerinin yüzde 15’ni satın almak için şirkete 400 milyon dolar sokmuştur. Şirkete sağlanan destek bununla da kalmamıştır, hükümet MP Materials’a on yıl süreli fiyat garantisi vermiştir. Koruma-destek politikası burada da durmamaktadır, MP Materials’ın rakipleri de benzer desteklemeler için çalışmaktadır.

ARGE desteği

Devlet yönetiminde kapitalizmin, serbest ticaretin kâbesi olmakla övünen ABD’de esas politika ARGE desteğidir. Önceki yazılarımda ABD’nin teknoloji şirketlerine sağladığı önemli ARGE desteği programlarından söz etmiştim. Bunların arasında DARPA (defense advanced research projects agency), ATSP (advanced technology support programme), ATP (advanced technology programme) bilinen kurumlardır. Biraz önce örnek olarak verdiğim INTEL ve MP Materials ise, kamunun doğrudan doğruya paydaş olarak destek uygulaması örneğidir.

Düne kadar kapalı kutu olan Çin ne yapıyor?

Bu uygulamaların Çin Komünist Partisi’nin şirketler üzerindeki denetiminden, desteğinden farkı var mıdır? CCP şirketlerin sahibi midir, onları kontrol etmekte midir? Kısa bir araştırma şunu göstermektedir. Çin’de bir yanda SINOPEC gibi (kamu’ya ait petrol şirketi), doğrudan doğruya CCP tarafından yönetilen şirketler, öte yanda Ali Baba, Huawei gibi özel kişilere ait şirketler vardır. Daha fazla ilerlemeden, ABD’de D.Trump’ın MAGA’sına karşılık Çin ‘de CCP nin tanıladığı ve yönettiği “National Capitalism” modeline değineyim. Bu bir yandan Mussolini İtalya’sını, iktisatçı Gardner Means’in 1960’lı yıllarda yazdığı Collective Capitalism modelini andırmaktadır. [2] Modelin hareket noktası, Adam Smith’in “piyasanın gizli eli” varsayımının geçerli olmadığıdır. Gerçekte, güçlü bir el (hükümet) şirketleri, seçilen iş kollarını desteklemektedir). Means şunu söylemektedir; “şirketler pek çok yatırımcının yatırdığı milyarlarca dolarla, binlerce, yüzbinlerce insanı çalıştırarak, milyarlarca dolarlık üretim yapmaktadır. Bu kolektif çabanın uygun sistemlerle, mekanizmalarla yönetilmesi gerekmektedir.” CCP’nin Organizasyon Bölümü de bun yapmaktadır.

 Çin ve şirketler

SINOPEC, SASAC adlı ve kamu varlıklarının tümünün yer aldığı, yönetildiği, izlendiği bir yapıdır. CCP’nin tam kontrolu vardır. Şirket bünyesindeki “parti komitesi”, CCP organizasyon bölümü tarafından yönetilmekte, denetlenmektedir. Daha önce öğretmen olan Jack Ma tarafından kurulan Ali Baba özel bir şirkettir. Paydaşları Jack Ma’nın holding şirketleri, Japon yatırımcı Masayoshi Son’a ait olan Softbank ve özel yatırımcılardır. Şirket bünyesinde bir parti komitesi vardır. 2022’de Jack Ma’nın, Pekin’in vergi politikalarını eleştirmesi üzerine, Parti kendisini şirket yöneticiliğinden uzaklaştırmış, şirkette yüzde 1 altın hisse alarak yönetimde söz hakkı kazanmıştır. Ama Jack Ma’nın varlığına dokunulmamıştır. Kendisi hocalık yaparak, seyahat ederek yaşamını sürdürmektedir.

Üçüncü örnek ünlü telekomünikasyon şirketi, Trump’ın düşman ilan ettiği Huawei’dir. Burada kurucu Ren Zhengfei yüzde 1.01 paya sahiptir. Geri kalan paylar çalışanlara aittir ve “işçi sendikası” diyebileceğimiz All-China Federation of Trade Unions (ACFTU), hiyerarşisinde yer almakta, CCP tarafından kontrol edilmektedir. Bu kontrolun içeriği CCP’nin “national capitalism” hedefi tarafından tanımlanmaktadır ve temel özelliği sermayenin ulusa hizmet etmesi, CCP hedeflerini gözetmesidir.

Görüldüğü ABD’nin, D. Trump’ın ekonomik savaş ilan ettiği model, ABD’li bir iktisatçıya aittir ve serbest piyasa ekonomisi olduğunu iddia eden ülkelerin bu deneyden öğrenecekleri vardır.

Çin parası RMB konvertibl değildir, ama Çinliler yılda 50.000 dolara kadar meblağı ticari işlemlerde kullanabilirler. Yakın zamanlara kadar sermaye -hareketleri kısıtlıydı. Yani zaman içinde Çin batı ülkelerinden farklı olmayan uygulama serbestliğini getirmektedir.

Milyonlarca şirket yoğun bir şekilde, CCP organlarının gözetiminde rekabete itilmektedir. Bu fiyat, teknoloji, ihracat rekabetidir. Geçen aylarda şirketlerin ucuzluk peşinde olmamaları, ürünlerinin fiyatını düşürmemeleri benimsenmiştir.

Hindistan ve Çin dünyanın üçte biri, ya ötekiler?

İki en büyük oyuncudan ve Hindistan ve Çin’den, yani dünya nüfusunun yüzde ektiğine 36’sından söz ettim. Diğer ülkeler “serbest ticaret” ilkelerini uygulamaktadır. (Bu kavramın dikkatle değerlendirilmesi gerektiğine işaret ettim.) Hindistan’ın, Hindu kültüründen uzun yıllar İngiliz yönetiminden beslenmiş kendine özgü kuralları vardır. Bu kurallar M. Gandhi, J. Nehru ve kızı I. Gandhi (isim karışıklığı değil, M. Gandhi’nin kızı değil, J. Nehru’nun kızı) gibi kişiler ve SSCB’nin parlak döneminde bu ülkeyle sürdürülen yakın ilişkilerden etkilenmiştir. Bugün Başbakan Narendra Modi bu kuralları, dünya ekonomisiyle daha verimli bir şekilde entegre olacak şekilde değiştirmektedir.

Nüfus büyüklüğüyle Çin’i geçmiş olan Hindistan ekonomisi GSMH itibariyle henüz Çin’in dörtte birinden küçüktür. Çin de ulusal kapitalizm adı altında devlet kapitalizmi uygulanırken, Hindistan dünyanın en büyük demokrasisidir ve serbest piyasa ilkelerini. uygulamaktadır. (Demin vurguladığım kültürel bagaj unutulmamalıdır.)

 Gelir dağılımı Gini katsayısı itibariyle Çin’de 0.47, Hindistan’da 0.22-0.25. Türkiye’de 0.41-0.42, ABD 0.41-0.42. Çin’de toplumun %0.5’i gelirin %30’unu elde ederken, Hindistan’da bu oran %10-%12’dir.

Küreselleşme

ABD’deki gelişmeler ‘küreselleşme’ye ne oldu sorusunu sorduruyor. Hiçbir şey olmadı. Üretim küreselleşti, ticaret bölgesel şekilde ve dikey ticaret ağları içinde büyümeyi sürdürüyor. D. Trump istediği kadar Meksika ve Kanada ile kavga ediyormuş gibi yapsın, endüstrinin ara malı ticaretini önlemesi olanaksızdır. En önemli endüstri ülkesi olan Almanya’nın iki özelliği, bütçe denkliği ve şirket yönetiminde çalışanların işçi komiteleri vasıtasıyla temsil edilmesidir. Böylece şirketlerin, çalışanlarını benimsemediği yatırım, üretim, ortaklık kararları alınamamaktadır. Almanya’da VW ağır bir kriz içinde; orta Avrupa ülkelerindeki Skoda ve diğer fabrikalarla, tedarikçilerle ilişki kaçınılmazdır, değer zinciri, iş modeli öyle kurgulanmış, tedarik zinciri öyle kurulmuştur. 

Benzer şekilde Çin’deki komponent üreticileri birçok ülkedeki nihai ürün montajını besliyor. Entegre üretim yapan marka sayısı az. Elektrikli otomobil endüstrisi bu tedarik ticaretini azaltacak, çünkü komponent sayısı azalacak, pil ve diğer komponentlerin tedariği gündeme gelecek. Nihayet, yapay zekâ yaygınlaştıkça, üretimin ülkelerin kendi sınırları içinde organize edilmesine yol açacaktır. Bu da üretimin küreselleşmesidir.

İki en önemli ülkeyi karşılaştırdıktan sonra şu soruyu sormak anlamlıdır. Dünyanın ne yönde evrileceği, bu sürecin kim/kimler, hangi ülkeler tarafından yönetileceği hepimizi meşgul ediyor. Şu soruyu sormanız yerindedir: Sen önce kendi mutfağına bak, Türkiye içine düştüğü bu kazandan nasıl çıkacak, bunca genci nasıl bir gelecek bekliyor? Türk otomotiv endüstrisinin müşterisi Almanya, İngiltere, Fransa, onlar da bu büyük değişmeden paylarını alacaklar. Üreticiler kendilerini yapay zekâ teknolojisinin yaratacağı değer zincirine göre uyarlayabilecekler mi, yeni tedarik zincirinde yer alabilecekler mi? Rekabet yapay zekayla birlikte daha çetin. Bunların yanıtı endüstride. Soruyu onlara sormalı.


[1] History does not repeat itself, but it rhymes. Mark Twain

[2] Means, Gardner, The Problems and Prospects of Collective Capitalism". Journal of Economic Issues. 3 (1) 1960,: 18–31.

İlgili İçerikler