Doğa cömerttir. Esirgemez. Eli açık, bonkördür. Doğanın doğal üreticileri (ekolojik iç döngüsü) çeşit çeşit, renk renk, türlü tatları içeren ürünleri canlı ayrımı yapmadan herkese ihtiyacı kadar, karşılıksız ikram eder.
Üreten çiftçiler işte bu cömert doğayı taklit eder. Doğanın sağladığı ortam ve olanaklar ölçüsünde üretim yapar. Ürettikleriyle de insanları besleme sorumluluğu duyar.
Ancak üreten çiftçileri dört bir koldan saran sayısız parazitler (şirketler) var. Şirketler yüzünden bir türlü rahat nefes alamaz çiftçiler. Hep yoksuldurlar. “Muhtaçtırlar”. Ürettikleriyle cümle alem doyar, ama bir tek kendileri kıt kanaat zor geçinir.
Oysa ki çiftçiler çalışıp, çabaladıkları, alınteri döktükleri tarlalarından, bahçelerinden çok şey beklemezler. Bir çocuk okutmanın, düğün dernek kurmanın, bir borcu ödemenin, bayramlarda alınacak yeni giysilerin umuduyla yaşarlar. Bir de muhannete muhtaç olmadan yaşamaktır tüm muratları.
Bu umutlarını gerçekleştirmek için güneşin alnında, rüzgârın kavurduğu tenlerinde, tozun toprağın içinde üreterek geçirirler/tüketirler ömürlerini. Ele güne karşı yapayalnızdırlar; ne haklarını arayan güçlü bir örgütleri ne onları arkalayan bir hükümetleri vardır.
Bu nedenle çiftçilerin akıttığı terler sonucu elde edilen ürünlerin kârlarından ballı kaymaklı, kesme şeker gibi dört köşe bir hayat sürer sermayedarlar.
Alın teri döken çiftçilerin sırtındaki parazitlere (şirketlere) havyar çorbasını sunan, yemeklerinin üzerinde kaymaklı ekmek kadayıfını hak gören ise hükümetlerdir. Çiftçilerin yalnızlıkları ve arkasızlıkları nedeniyle şimdilerde üretmekten vazgeçmektedirler, birer birer.
Evet. Bu olup bitenleri her zaman hep böyle eleştiriyoruz. Mazideki “bir tas aşım kaygısız başım” yaşama hem kentliler hem çiftçiler olarak hep öykünürüz.
Hani derler ya “çiftçinin karnını yarmışlar, kırk tane ‘gelecek yıl’ çıkmış. Yani çiftçiler her yıl, gelecek yılın ürünün daha iyi olacağı umuduyla hayata tutunur. “Geçinemiyoruz, zarar ediyoruz!” yakınmaları ile sürdürürler yaşamlarını.
“Nerde o eski tatlar, kokular lezzetler, nerede o mazideki kaliteli ucuz ürünler. Nedir tadı, tuzu belli olmayan bu ürünler, her gün daha yükselen erişilemeyen fiyatlar” diyen kentliler var bir de. Sermayedarların dışında gıda politikalarından mustarip top yekûn bir halk var.
Her enflasyon hesaplama dönemlerinde “bu ay zam şampiyonu biber, öbür ay patlıcan, diğer ay soğan” diye medya tarafından atılan “makaram sarı bağlar, kız söyler gelin ağlar” babındaki zülfü yâre dokunmayan manşetler.
Velhasıl aracılı tarım sisteminin yarattığı sorunu halk yaşıyor. Halktan duyulan ise sürekli söylenmeler ve yakınmalar. Böylece çaresizlerin çaresizlere yakınmalarının derinleştirdiği çaresizlik girdabında umutlar yitip gidiyor. Ardından halk tarafından çaresizliği kabullenme, kanıksama ve kanıksamanın beslediği yılgınlıklar. Gelsin sonra boş vermişlikler…
İşte, bütün bu olumsuz politikalar ve psikoloji nedeniyle kırlar boşalıyor, çiftçiler ipi koparılmış tespih taneleri gibi dağılıyor. Çiftçi kazanamadıkça ailenin en genç ferdi “istikbalini” kentlerde, fabrikalarda çalışarak kazanmak üzere gidiyor. Tarımsal üretimden kopuyor.
Böylelikle köylerdeki yaş ortalaması artıyor. Köylerde kalan, üretim yapmaya çalışan çiftçilerin yaş ortalaması şimdilerde 60’ı buldu. Yaş ortalaması 60 olan bu çiftçilerin borcu da trilyonu aştı. Köyde kalan yaşlı çiftçilerin de ne enerjileri üretim yapmaya elveriyor ne yaptıkları üretim sonucu elde ettikleri ile geçinebiliyor ne de biriken borcunu ödeyecek mecalleri var. Dolayısıyla köylerde üretim şevki, harman ola hayrola heyecanlı bekleyişi yok eskisi gibi. Yaşlı çiftçilerin içinde bulundukları olumsuz ortam ve mecalsizlikleri yenilikler peşinden koşma, araştırma yapıp çare üretmeye yetmiyor. Yalnızlıkları, arkasızlıkları çiftçileri her geçen gün daha fazla çözümsüzlük girdabına çekiyor.
Gerçekten çare yok mu? Bilinçli üretilen çaresizliğin yarattığı bu dengesizlikten kaynaklanan dengeye inanıp teslim mi olunmalı? Asla!
Çare var! Hem çok kolay hem çözümü ve uygulaması çok basit çare var. Nasıl mı? O zaman gelin Edirne’ye bağlı Enez ilçesinin Sultaniçe köyüne gidelim, genç bir çiftçi arkadaşımız Denizhan Ece neler yapıyor, o anlatsın biz dinleyelim.
Önce gelin isterseniz Denizhan Ece kimdir, onu tanıyalım.
Denizhan, Edirne iline Bağlı Enez ilçesinin Sultaniçe köyünde çiftçilik yapıyor. Yaşı 26. Üniversite mezunu bir çiftçi. Ailelerine ait 100 dekar arazileri, 200 dekar da icar yerleri var. Toplam 300 dekar araziyi ekip biçiyor Denizhan. Araziyi işleyebilmem için babası yol (izin) vermiş ona. İşlediği bu arazilerde çeltik, buğday, ayçiçek, kanola, domates, biber, kabak, salatalık, fasulye karpuz yetiştiriyor ve satıyor.
Bilindiği üzere, yaş meyve-sebze üretildikten sonra zincirin son halkası olan tüketiciye gelene kadar birçok yere uğramak zorunda bırakılıyor. Tarla ile mutfak arasındaki mesafe uzun, engebeli, dolambaçlı. Kat edilen bu yollardaki ilişkiler oldukça çetrefilli. Yani Türkiye’de gıda tedarik zinciri çok uzun ve pek çok duraklı.
Nedir bu duraklar?
Üretici> hal dışı tüccarlar> toptancı halinde faaliyet gösteren komisyoncu> tüccarlar> sevkiyatçılar> perakendeciler> son halka, nihai satın alıcı tüketici halk.
Bu her duraktaki aracıların kârı, devletin vergisi, belediyelerin rüsumları halka satılacak ürünün üstüne bindiriliyor; çiftçiden ürün fiyatı bir liraya alınıyorken mutfağa gelene kadar böylece 10 lira oluyor. Üstelik kat ettiği mesafeden dolayı ürün tazeliğini kaybediyor, geçen süre oranında ürünün besin değeri azalıyor.
Peki, Denizhan Ece bu konuda neler yapıyor, gelin bir yol kulak verelim.
“Ülke şartlarında mazot, gübre, tohum, ilaç pahalı. Pahalı girdilerle elde ettiğimiz ürünleri şirketler ucuza satın alıyor. Emeğimizin karşılığını alamıyorduk. Hep aklımdaydı, düşünüyordum. Tarla var, su var, müşteri var. Tarlada üreteyim, tarlada günlük taze olarak satayım dedim. Beş yıl önce ürettiklerimi tüketiciyle doğrudan buluşturmayı enine boyuna düşündüm ve düşündüklerimi uygulamaya karar verdim. Beş yıl önce düşündüklerimi 4 yıldan bu yana da uyguluyorum. İlk yıl 10 dekarda üretip, ürettiklerimi doğrudan aracısız sattım. Denedim. Durum beni umutlandırdı. Dört yıldır devam ediyorum. Doğal üretiyorum. Üretim sahasında ilaç kullanmıyorum. Yetiştirdiğim ürünleri günlük olarak topluyor, ürettiğim tarlanın önündeki kurduğum tezgahımda aracısız satıyorum. Alan (müşteri) hem tazeliğinden hem sağlıklılığından hem fiyattan memnun. Bizde memnunuz, bu şekilde emeğimizin karşılığını alıyoruz” diye gençliğinin verdiği ataklık ile düşündüğü aracısız pazarlama işini uyguluyor. Mutlu.

Denizhan çeltik üretiminde de bir yenilik deniyor bu yıl. Çeltik yetiştirmede damlama sulama sistemi kurmuş, deniyor. Bunu nereden akıl ettiğini sordum. Başladı anlatmaya. Kulak verelim.
“Bu kış araştırdım. Çanakkale tarafında bir firma var. Arkadaşımın arkadaşı öncülük etti. Seminer vardı. 3 gün seminere gittik. Seminer ücretsizdi. Yeme içme, konaklama kendimize aitti. Seminerde videolar izledik. Tohum ekiminden biçimine kadarki tüm aşamaları videodan izledik. Orada 1500 dekarda damlama sulama sistemiyle çeltik üreten bir abimiz vardı. Onunla görüştüm. Damlama sulama sistemiyle yaptığı üretimde dekar başına 700-800 kg ürün elde ediyormuş. Hem seminerde öğrendiklerim hem bu üretimi yapan abiden aldığım ilham ile bende damlama sulama sistemli çeltik üretmeye karar verdim. 38 dekar tarlada bu yıl üretime başladım” dedi.
Denizhan’ın bu denemsi başarılı olursa ki Çanakkale’de başarılı olmuş, çeltik ekim öncesi tarla tesviyesi, gerekli zamanlarda tavaları su ile doldurma ve boşaltma gibi işçilikten tasarruf yapılmış olacak. Sudan yapılacak tasarruf ile daha mevcut su varlığı daha fazla alanda çeltik üretimi gerçekleştirilecek. Çeltiklere verilen bol sudan dolayı sivrisinek ve diğer çevreye zararlı olan sorunlardan kurtulunacak. Bu durum çiftçiye ekonomik olarak kazandıracak, üretici daha az zaman harcayarak üretim yapabilecek. Çiftçiler mevcut su ile daha fazla alanda çeltik üreterek ülke tarım gelişecek.
Evet. Demek ki çare var! Çiftçiler çaresiz değil! Üstelik çare çok basit. Merkezi devlet politikasıyla pazarlamada aracısız sisteme geçilse, çiftçilerin girdi maliyetleri düşürülse, sattıkları ürünleri emeklerini karşılasa Denizhan örneğinde olduğu gibi yaşlanan babasının mesleği olan çiftçiliği diğer gençler de yürütebilir. Aş ve iş için kentlere göçmezler. Köyler ıssızlaşmaz, canlı organizma olma halini korur. Denizhan’ın araştırıp bulduğu çeltikteki yöntem benzeri yenilikleri devlet araştırıp tarımda verimliliği artırsa Türkiye tarımı çökmez, sönümlenmez. Tarımı yapma işi ak saçlı, bastonlu çiftçilerden gençlere devri gerçekleşir. Tarım şirketleşmez, çiftçilik yok olmaz!


