01 Temmuz 2019

“Türk askeri savaşıyor, Suriyeli sevişiyor!”

Var olan ve giderek büyümekte olan tehlikenin farkına varsak, bir varabilsek…

Bu başlık, 3 Mart 2017 tarihinde yayınlanan ‘Anayurt Gazetesi’ne ait.  Suriyelilerin sayısının 4 milyonu bulduğunu, harcanan paranın 25 milyar doları geçtiğini, hükümetin Suriyelilere vatandaşlık verdiğini ve artık bu insanların ülkelerine geri dönmeyeceğini belirtiyor ve Türklerin, “Bizim askerimiz Suriye’de savaşıyor, Suriyeliler Türkiye’de sevişiyor. Hükümet Mehmetçiği Suriye'ye ölüme gönderip, aynı yaştaki Suriyelilere "Bizde güvenle yaşayabilirsin" demek istiyor” diye tepki gösterdiğini belirtiyordu.    

Böyle çarpıcı bir başlık atmışlardı. Vatandaşı kışkırtan, öfke ve nefreti çağrıştıran bir başlık… İletişimci Akademisyen Prof. Yasemin İnceoğlu, medyanın Suriyelilere yönelik diliyle ilgili verdiği bir demeçte gösterdi bu haberi… 

Her Türk vatandaşını kışkırtacak, Suriyelilere yönelik bakışını olumsuz yönde etkileyecek her türlü unsur vardı bu haberde.

Türkiye’de resmi açıklamalara göre 3,5 milyonun üzerinde Suriyeli sığınmacı var. 2011'den beri yaşanan savaştan kaçanların hemen hemen yarısı Türkiye’de yaşıyor. Toplumda ortaya çıkan birçok ekonomik ve toplumsal sorunun ‘günah keçisi’ olarak görünen Suriyeli sığınmacıların durumu Türkiye gündeminin en hassas konularından biri haline geldi. Daha dün İkitelli’de taciz iddialarından sonra vatandaşlar sokağa döküldü ve ‘linç’ girişimi yaşandı.

Özellikle sosyal medyada Suriyeliler ya ‘işimizi çalıyorlar’ ya da ‘hırsızlık ve taciz’ olaylarına karışıyorlar iddiaları yer alıyor. Oysa gerçek öyle değil. İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre 2014-2017 yılları arasında Suriyelilerin karıştığı olaylar, Türkiye’deki toplam suçların sadece yüzde 1,32’sine denk geliyor. Suriyeli mültecileri hedef alan nefret söylemi gerekçelerden yoksun ve mesnetsiz.

Mülteci değil, geçici sığınmacı

Bilindiği gibi Türkiye, Cenevre Sözleşmesi kapsamında coğrafi çekince uyguladığı için Avrupa dışından gelenlere mülteci statüsü tanımıyor. Böylelikle Suriyelilerin hukuki sınıflandırılması mülteci değil geçici koruma statüsü adı altında sığınmacı olarak adlandırılıyor.

Medyada yer alan bir haber ya da sosyal medyada dolaşıma sokulan bir enformasyon, Suriyeli sığınmacıları şiddetin farklı çeşitlerine maruz bırakılabiliyor. Yılbaşında Taksim’de eğlenirken görüntülenen Suriyeli sığınmacılara yönelik tepkiler, havuzda yüzen, Aquapark’ta fıskiye altında dans edenlerin görüntüsü, altında nefret söylemleriyle sosyal medyada paylaşım rekorları kırıyor.

Suriyelilere yönelik saldırılara neden olan birçok yalan haber üretiliyor. Bu haberlerin doğru olup olmadığı hiç araştırılmıyor. İzmir’de üniversite öğrencisi bir kadının Suriyeli bir kişi tarafından tacize uğradığı iddia edilmiş, bu asılsız suçlama mahalle sakinlerinin Suriyeli sığınmacıya yönelik linç girişimine neden olmuştu. Ankara’da Suriyelilerin dükkânlarına saldırı yapılmıştı. Samsun’da denize giren kadınların fotoğraflarını çektikleri iddia edilen iki Suriyeli genç etraftakiler tarafından darp edilmişti.

Bu ve buna benzer olayları çoğaltmak mümkün. 

Nedir amacımız? Halkı kışkırtıp bu insanların üzerine salmak mı? Neyi paylaşamıyoruz? Bu haberlerin sunuş biçiminin ve dilinin ırkçılığı körüklediği hiç mi düşünülmez?

Avrupa’da yaşayan Türklerin bu ve buna benzer saldırı diline hatta eylemine muhatap olmasından -haklı olarak- nasıl rahatsızlık duyduysak, bundan da duymalıyız.

Ötekilere Suriyeliler eklendi

Ülkemizde Yahudi, Ermeni, Rum, Gayr-ı Müslim hatta Alevilere yönelik ‘Öteki’ bakışının şimdi artık yoğun bir şekilde Suriyelilere yöneldiğini görüyoruz.  Medya, toplum duygularını olumlu ya da olumsuz en kolay şekilde etkileyebilen bir iletişim aracı. Suriyelilerin, potansiyel bir öcü, bir tehdit unsuru gibi gösterilmesi oldukça yaygınlaştı. Son derece tehlikeli bir durum… Alarm zilleri çalıyor ve teyakkuz gerektiriyor.

Twitter’da #ÜlkemdeSuriyeliİstemiyorum ya da #SuriyelilerSınırdışıEdilsin etiketleriyle yapılan paylaşımlar en üst seviyelere ulaşıyor. Atılan her twit, altına yazılan hilafsız her yorumda nefret dili var. Ve bu yazılanların çoğunda suç unsuru var. Avrupa’da bu söylemlerin binde biri Türkler için yapılsa, inanın açılan davaların arkası kesilmez ve insanlar sokaklara çıkar.

Sosyal medyada kişinin ‘bilinçsiz’ ve ‘bilgisiz’ olduğunu düşünsek bile, ana akım medyada hırsızlık, tecavüz gibi olaylar haberleştirilirken, şüphelinin Suriyeli kimliğine vurgu yapmasına ne demeli? Medyada kullanılan ‘ayrıştırıcı’ dilin topluma doğrudan etkisini görmezlikten gelemeyiz. Suriyelilere yönelik doğru bilinen yanlışlara dikkat çeken açıklamalar ya da bu konuda yapılan uyarılar pek benimsenmiyor. Toplum inanmak istediğine inanıyor ve doğruyu reddediyor.

Türkiye’de “birlikte yaşam kültürünün” önündeki engeller ve o engelleri ortaya çıkaran dinamiklerin başında nefret söylemi geliyor. Maalesef tarihimizde bize ders olacak yaşanmış birçok olay var. (6-7 eylül, Madımak gibi) Bütün bu olaylardan hiç mi ders almadık?

Linç kültürü ise birlikte yaşam kültürünü büyük ölçüde zedeleyen nefretin, şiddete dönüşen halidir.

“Öteki”, “Nefret Söylemi” ve “Linç Kültürü” kavramlarının medeni toplumlarda yeri olmadığını, insani bir davranış ve düşünce biçimi olmadığını görsek, görebilsek…

Var olan ve giderek büyümekte olan tehlikenin farkına varsak, bir varabilsek…

Yazarın Diğer Yazıları

Vizeler, sığınmacılar ve demokrasi

Kilit konu, 'Terörle Mücadele' konusu ve bu konuda Türkiye'nin fikir beyanını, düşüncelerin dile getirilmesini terör suçu kapsamında saymayacağına yönelik yasa değişikliği…

Demirtaş ve özgürlük meselesi

Bütün sonuçlara göre önümüzdeki kısa dönem içerisinde Demirtaş'ın serbest kalması sürpriz olmayacak

Ölü bir kent konuşuluyor: Maraş…

Üstü kapalı olarak söylenen ve tam olarak ne olduğu anlaşılamayan ‘Maraş, kademeli olarak, yani adım adım yerleşime açılacak’ sözünden ne anlıyoruz?