13 Ocak 2021

Sessiz ya da sakin bir tartışma

İdealize etmeye duyduğumuz ihtiyaç azaldığı ölçüde onun tamamlayıcısı olan düşmanlığa ve kötülemeye yönelik ihtiyaç da azalır. Bu önermeyi tersinden de ifade etmek mümkündür. Yani, ikincisine duyulan ihtiyacın azalması ilkine duyulan ihtiyacı azaltır

Son yıllarda birkaç dost-arkadaş toplanıp dünyanın ve insanlığın ahvalinden söz ettiğimizde bazen birinin bazen ötekinin çoğu zaman da herkesin birilerine fena halde öfkelendiğini, o birilerinin söz ve tavırlarını kabul edilemez bulduğunu fark ediyorum. Kendini iyi hissetmek için birilerinin yanlış hatta kötü bir şeyler yapmış olmasına ihtiyaç duymak eskiden bu denli yaygın ve dikkat çekici değildi. Başkalarında eksik, yanlış ve kötü olanı görmeye bu denli teşne olanların aslında kendilerindeki eksik, yanlış ve kötüyü inkâr etmek için tuhaf bir mücadele içinde oldukları söylenebilir.

Bu durum aklıma Ahmet Hamdi Tanpınar'ın Beş Şehir'indeki insan hikâyelerinden birini aklıma getiriyor. Tanpınar, şehirleri o kendine özgü hassasiyetiyle söz ettiği insanlar üzerinden anlatır. Böylelikle o şehirleri kuru bilgilerle değil hikâyelerin içimizde uyandırdığı duygular aracılığıyla tanırız. Burada söz edeceğim hikâye Edip Hoca nam bir zatın başından geçmiştir. Edip hoca gençliğinde politikaya girmiş, İttihat ve Terakki'nin faal bir üyesi olarak Meşrutiyetin ilk yıllarında Arnavutluk'a gönderilen Heyet-i Nasıha arasında yer almıştır. Arnavutluk'ta misafir kaldığı beyin evindeyken ev sahibinin bir akrabası maiyetiyle beraber konağa gelir. Adetlere göre misafirlerin beraber ağırlanması gerekmektedir. Ev sahibi Hocaya durumu açıklar ve "Çare yok katlanacağız. Daha doğrusu siz katlanacaksınız" der. Ayrıca Hocaya dikkatli davranmasını salık verir. Gece yataklar serildiğinde yeni misafir Hocayla kendisinin yatakları arasına "Evvela silahlarını, dolu tabancalarını, fişenklerini, sonra da en iyi cinsinden bir Serfice tütünü paketini" koyar ve "Hoca, sar bir cigara, seninle konuşacağım" der. Bu münasebetsiz ve izbandut gibi misafirin zaruri arkadaşlığından uyku âlemine dalarak kurtulmayı hayal eden Hoca mecburen cigarayı sarıp bekler. Adamın meselesi kardeşinin kızına âşık olmasıdır. Onunla evlenmek ister ama bu işin haram olduğunu söyleyenler bulunduğu için Hocanın fikrini almaya karar vermiştir. Hoca tabii "Aman nasıl olur? Kardeşinin kızı senin kızın demektir. Haramdır" cevabını verir. Bu cevap Arnavut beyinin umduğu ve hoşuna gidecek olan cevap değildir. Zaten fikir sormaktan ziyade hocanın bu işe razı olmasını istemektedir. Münakaşa büyür. Sonunda karşısındakini kandıramadığını gören âşık misafir, arzusuna set çeken Hoca'yı inadından dolayı küfürle itham ederek tabancasına sarılır. Edip Hoca bir tabancaya bir de kapıya bakar, aklı kaçabileceğine yatmaz, zaten odanın arkasındaki sofada adamın maiyeti yatmaktadır. İster istemez "Hele Bey, dur acele etme, anlat bana" der, " o kızın babası senden büyük mü küçük mü?" "Büyüğümdür" cevabını alınca "Mesele değişti, niye baştan söylemedin bunu. Küçüğün olsaydı tabii haramdı, evlenemezdin, çünkü senin oğlunun kızıyla evlenmen gibi olurdu, ama büyük olunca… O zaman helaldir" diye konuşur. İstediği cevabı alan adam yatışır ve hocanın büyük bir âlim olduğundan zaten şüphe etmediğini söyler, sabaha dek Serfice tütünü eşliğinde aşkını anlatarak hocayı esir eder.

Tanpınar, bu hikâye üzerine sonraları çok düşündüğünü söyler. Hocanın bu teslim oluşu sinizm olarak mı değerlendirilmelidir? Tanpınar'ın aklına Keçecizade İzzet Molla'nın meşhurdur ki diye başlayan o meşhur beyti gelir:

Meşhurdur ki zulm ile olmaz cihan harab
Eyler anı müdahene-i aliman harab

(Bilinir ki dünya zulümle harap olmaz/
Onu âlimlerin ikiyüzlülüğü/dalkavukluğu harap eder)[1].

Tanpınar şöyle devam eder: "Fakat birtakım değerlerin ancak müsait ortamlarda muhafaza edilebileceğini düşünenler hocayı affederler. Edip Hoca kahramanlık iddiası olmayan bir adamdı. O, düzgün bir nizam içinde fikirlerinin mes'uliyetini kabul edebilirdi. Osmanlı tarihindeki dram, Edip Hoca gibilerin tavizinden ziyade bu tavizi istemenin muayyen bir devirden sonra adeta tabii hal oluşundandır."

Tanpınar'ın söyledikleri iki bölümde ele alınabilir. Birincisi birtakım değerlerin ancak müsait ortamlarda muhafaza edilebileceği fikridir. İdeal olarak değerler hangi ortamda olursak olalım, şartlar ne olursa olsun korunmalıdır. Ahlaki tutumlardan, doğruyu söylemek ve savunmaktan şartlar yüzünden vazgeçilmemelidir. Ama ortam müsait olmadığı, "düzgün bir nizam" bulunmadığı için, örneğin basit ve dolaysız bir gerçeği, makul ve savunulabilir bir tercihi ifade etmenin bedeli çok ağır olursa kişi ne yapmalıdır? Diyelim Türkiye'nin bugünkü ortamında kendi muhakememize, yaşam tecrübemize, okuduğumuza ve öğrendiğimize, gözlemlerimize ve hissiyatımıza uygun bir fikri öne sürmek ve bu fikrin sorumluluğunu almak ne denli mümkündür? Tanpınar'ın ikinci önermesi bu tavizlerin ve doğru bildiğinden caymanın değil bu caymayı talep etmenin sıradanlaşmasının asıl sorunu oluşturduğudur. Sanırım buna şunu da ilave etmeliyiz ki bu talep eğer ardında tehditkâr bir güç varsa ortamın müsaitliğini bozan bir vasıf kazanır. Peki ama ortam nasıl müsait hale gelecek, düzgün bir nizam nasıl kurulacaktır? Bunun olabilmesi için şartlardan bağımsız olarak değerleri savunan kişilerin varlığı gerekmez mi?

Tanpınar'dan yaptığım alıntının son cümlesinin yalnızca Osmanlı tarihindeki dramı değil, günümüzdeki yozlaşmayı da tasvir ettiğini söylemekte bir beis yoktur. Üstteki paragrafta tarif ettiğim ikileme ilişkin bir görüş belirtmeyeceğim. Ancak buna benzer durumlarda "ya o ya da bu" diye düşünmediğimi, birbirine uzak görünen fikir ve tutumların arasındaki benzerlik ve yakınlığı ve benzer görünen fikir ve tutumlar arasındaki ayrımları bulmaya gayret ettiğimi yazdıklarımı okuyanlar iyi kötü tahmin edeceklerdir. Ayrıca böylesi durumlarda herkes için genel olarak geçerli bir tercihten ziyade herkesin kendi özel durumu için uygun olan tercihlerin söz konusu olabileceğini de ilave edebilirim.

Edip Hocanın hikâyesine dönelim. Bu hikâye benzer konuları düşünmek için basit ve güzel bir örnektir. O yüzden de az önce söz ettiğim türden sohbetlerde bazen konuyu hazır bulunanlarla beraberce düşünmek için bu fıkradan söz ederim. Kaldığımız yerde Keçecizade İzzet Molla böylesi durumlar için şedit bir ahkâm kesmişti. Özellikle aydınların, âlimlerin sırtına bir sorumluluk yüklüyor ve onları fikirlerini, değerlerini savunma konusunda daha katı bir tutuma davet ediyordu.

Tanpınar beyti aktardıktan sonra artık Keçecizade'den söz etmez. Ancak bu konuyu düşünürken  Keçecizade'nin kendi hayat hikâyesi de hatırlanabilir.

Çünkü o hayat hikâyesinde birtakım fikirlerin ve değerlerin bazı bedelleri göze alarak savunabileceği, ama bedel ağırlaştığında bu tutumun değişebileceği yolunda bir örnek vardır.  

Düştük lisan belası ile âh u zâra biz (Keçecizade İzzet Molla) 

İslam Ansiklopedisi'nde anlatıldığına göre İzzet Molla'nın babası Salih Efendi ulema üyesi olup hiç sözünü esirgemeyen bir kişi olarak tanınmıştı. Bu nedenle de sevmeyenleri çoktu ve onların gazabından kaçınamadı. Konya'ya sonra da Gelibolu'ya sürgüne gönderildi. Yokluk ve çile içinde geçen yıllardan sonra 1799'daki ölümünden kısa bir süre önce önü açılıp Anadolu Kazaskeri, ardından Rumeli Kazaskeri olarak atandı.

Babası Salih Efendi öldüğünde İzzet Molla henüz on üç yaşındaydı. Medrese eğitimini güç şartlar altında tamamlayıp ilmiyeye girdi, ama rivayete göre yaşadığı sorumsuz hayat, içkiye eğlenceye düşkünlüğü nedeniyle işinden uzaklaştırıldı. Bunun üzerine ümitsizliğe kapılarak intihara teşebbüs ettiyse de bir tesadüf eseri kurtuldu[2]

Özhan Kapıcı, İzzet Molla hakkındaki makalesinde bu tesadüfü torunlarından Keçecizade Reşad Fuad'ı kaynak göstererek anlatıyor:

İstanbul'un Haseki, nâm-ı diğer Avrat Pazarı mahallesinde kâin (bulunan) köhne bir konaktan seher vaktine müteâkip henüz 14-15 yaşlarında genç bir medrese talebesi çıkmış, Bahçekapısı'na doğru yürümeye başlamıştı. Devir, Selim-i Sâlis (Üçüncü Selim) devriydi ve miladî takvim, 1799 yılını gösteriyordu. Genç molla adayı, Bahçekapısı'ndan bir sandal kiralayıp Anadoluhisarı'na yakın bir yerden Boğaz'a dökülen Göksu Deresi'ne gitmek niyetindeydi. Molla istiğrâk halinde (düşüncelere dalmış halde) yürürken kafasındaki intihar niyetini kuvveden fiile çıkaracağı (gerçekleştireceği) yer olarak seçmişti Göksu'yu. Pederi kısa süre evvel vefât etmiş ve evlatlarına "irâs-ı hüzn ve mâtem edecek ah ve efgandan başka mûris nesne" (hüzne ve mateme yol açan feryat ve ahlardan başka bir miras) bırakmamıştı. Melankoli böylece hayatının erken dönemlerinde ruhuna sirâyet etmişti (yayılmıştı). Babasının vefatından sonra Müderris Meşalcizâde Esad Efendi ile Kadıasker Moralızâde Hâmid Efendi'nin himâyesinde hayatını bir süre idâme ettirmiş (sürdürmüş), lâkin yoksulluk ve perişanlık içinde geçen ergenlik yıllarında içkiye mübtelâ olmuştu (kendini kaptırmıştı). Yetmezmiş gibi sefâhati de (zevk ve eğlenceye düşkünlüğü de) ihbâr edilmiş, hâliyle ilmiyeden ismi hakk edilmişti (silinmişti). Bütün bu yaşadıklarından sonra Bahçekapısı'ndan Göksu'ya gitmek için yola düştüğünde intihar yolunu çoktan seçmiş, "telef-i nefse vesîle-i cü'ret olacak bir binlik rakıyı müsteshiben" (canına kıyma cesaretine yol versin diye yanına bir binlik rakı alarak) bindiği sandalda, hayat ve ölüm arasındaki ince çizgide nice düşüncelere gark olmuş vaziyette ilerlemişti. Kiraladığı sandal, Kuruçeşme sahiline yaklaştığında, İstanbul'un kibâr takımının yalılarının önünden geçerken kafasından geçenleri seneler sonra yazdıklarından çıkarmak zor değil. Devrin meşhur filoloğu Hançerlizâde'nin yalısının önünden geçerken gencin vaziyeti, o anda penceresi önünde Dîvân-ı Sâib'i (Tebrizli Saib'in Divanını) mütâlaa (inceleme) ile meşgul olan âlimin dikkatini çekmiş. Rivâyet odur ki Hançerli Beğ, bu genç Mollanın hâl ve şeklinde müşâhede eylediği (gözlemlediği) etvâr-ı zarifâneden istidlâlen (zarifçe tavırlardan yola çıkarak): ‘Efendi! Bu divândaki şu beyitden böyle anlıyorum. Acaba istihrâcım muvâfık mıdır (çıkardığım anlam doğru mudur)?" diye suâl etmiş. Bu suâl üzerine dalmış olduğu istiğrâktan çıkan genç o beyiti tekrar etmesini sâilden taleple (soruyu sorandan beyitin tekrarını talep ederek), tekrardan sonra istihrâcın muvâfık olduğunu beyân etmesiyle meşhur âlim, Mollanın ilim ve irfanını takdir edip, onu sahilhânesine (yalısına) davet etmiştir. Farklı kaynaklarda küçük değişikliklerle anlatılan bu tesâdüf, gencin intiharına mâni olmuş.[3]

Daha sonra Hançerli Bey genç adamı Halet Efendi'nin himayesine verir. Ancak Halet Efendi 1821'de Yunan isyanının patlamasının ardından isyanla ilişkilendirilir. Sultan Mahmut, Halet'in sürgüne gönderilmesini ve ardından da idam edilmesini buyurur. Halet Efendi'nin taraftarları ve yakınındakiler de devlet mevkilerinden uzaklaştırılır.

"İzzet Molla'ya başlangıçta ilişilmezse de ağzını tutamayıp Halet taraftarlığı yaptığı duyulunca 27 Şubat 1823'te azledilip Keşan'a sürgüne gönderildi. Keşan'da sürgündeyken Hâlet Efendi'nin can düşmanı olarak gösterilen Gâlib Paşa sadrıâzâmlığa getirildi. Bu yüzden başlangıçta affını isteyemeyen Molla, bir süre geçtikten sonra edebiyattaki kâbiliyetini siyasetin hizmetine takdim edip, Sadrıâzâma kasîdeler ithâf etti ve affedildi."

İzzet Molla'nın hem doğru bildiği fikir ve görüşleri söylemeye bir eğilimi vardı hem de eğer bunun sonuçları katlanılmaz hale gelirse bundan geri adım atmaya. Osmanlı'da padişahın hoşuna gitmeyen fikirler öne sürmenin bedeli bazen siyaset edilmek olabildiği için Keçecizade'nin cesaretini övmenin mi yoksa bu cesaretten geri adım attığı için onu yermenin mi gerektiği insanın kafasını karıştırır.

İzzet Molla affedildikten sonra önce Mekke kadısı payesini sonra İstanbul kadısı payesini alır. Ancak iki yıl sonra Mora isyanı sırasında Ruslara savaş ilan edilip edilmemesi tartışılırken padişaha bir layiha sunar ve görüşleri isabetli bulunmadığı için yeniden idamına karar verilir. Yasincizade Abdülvehhab Efendi'nin araya girmesiyle affedilip Sivas'a sürgüne gönderilir. Dokuz ay sonra da henüz 43 yaşında iken orada vefat eder. Muhalefet ettiği Rus savaşı vefatından kısa bir süre önce yenilgiyle sonuçlandığı için haklı görülerek sürgünden affedilse de fermanın ancak ölümünden sonra Sivas'a ulaşması nedeniyle naaşı Sivas'ta Garipler Mezarlığına defnedilmiş 1919'da kemikleri İstanbul'a getirilerek babasının yanına konmuştur. Kendisinden bahsederken değinmeden geçmeyelim ki Keçecizade İzzet Molla, Tanzimat'ın en kudretli paşalarından Fuad Paşa'nın babasıydı.

Belki ömrü vefa etseydi buna benzer gelgitleri tecrübe etmeye devam edecekti. Ama onun hikâyesi aslında bir bakıma biraz herkesin hikâyesidir. Hayatını yüksek idealleri ve saygın fikirleri savunmaya adamış nice insanın başka bazı alanlarda nasıl kınanmaya açık davranışlar ve görüşler sergilediğine çokluk şahit oluruz. İnsanlığın kültür hazinesine paha biçilmez katkıları olan şu yazar ya da bu yönetmen çocukları istismar eden bir zorbadır. Nice insanın canını kurtaran, nicelerini ölümden döndüren şu siyaset adamı ya da bu sivil örgüt lideri bir dolandırıcı veya hırsızdır. Kahramanlara, idealize edebileceğimiz insanlara çocukluk çağı yaşantılarımızın ve çocukluk ruhsallığının etkisiyle daimi bir ihtiyaç duyma halindeyizdir. Onlara sahip olmak istediğimiz türden özellikler veririz ve bu da tıpkı muarızlarımıza yanlış ve kötü özellikler atfetmemiz kadar yaygındır. Gelgelelim ruhsal ve zihinsel olgunluk, durumun bizim istediğimiz ve ihtiyaç duyduğumuz kadar basit olmadığını kabullenmeyi gerektirir.

İşin ilginç yanı bu ikisinin birbiriyle ilişkili olmasıdır. İdealize etmeye duyduğumuz ihtiyaç azaldığı ölçüde onun tamamlayıcısı olan düşmanlığa ve kötülemeye yönelik ihtiyaç da azalır. Bu önermeyi tersinden de ifade etmek mümkündür. Yani, ikincisine duyulan ihtiyacın azalması ilkine duyulan ihtiyacı azaltır. Türkiye'nin siyasi atmosferinden söz edilirken sıkça kullanılan "kutuplaşma", "ayrıştırma", " "ötekileştirme" gibi sözcüklerin yanına, işitildiğinde kulakları tırmalayan o "Allah çocuklarımın ömründen alıp size versin"[4] yakarısını ve her türden reis, usta, lider yüceltmesini koyup düşündüğümüzde bu ikisi arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabiliriz.

Bitirirken küçük bir düşlemimden söz edeceğim. Birkaç yıl öncesine dek ara sıra da olsa "ana akım" medyadaki tartışma programlarına bir göz attığımız, hatta değişik görüş ve fikirleri yan yana görüp işiterek bu programlardan istifade ettiğimiz olurdu. Hayli zamandır bu tür programlar ve bizim herhangi bir tartışma programı seyretme isteğimiz ortadan kalktı. Bazen karşılarında olup en basit insani haklardan, demokratik taleplerden, yaşam tercihlerinden, adalet savunusundan, ekonomik ve siyasi ihtiyaçlardan bile söz etmeye kalksam tehditkâr bir saldırı altında kalırdım diye düşündüğüm için beni ürküten o tartışma programı insanlarıyla nasıl konuşulabilir diye kafa yorduğum oluyor. O zaman düşlemimde tartışmayı yöneten kişi olarak şu şartla açıyorum tartışma programını: Her konuşmacı yalnızca kendisi ve kendi tarafıyla ilgili eleştirel ya da diğerleri ve diğer tarafla ilgili olumlu değerlendirmelerde bulunarak konuşacak. Böylelikle kendisi için eleştirilecek ve karşısındaki için takdir edilebilecek özellikler bulma gayretine bir bakıma mecbur kalacak. En kötü ihtimalle tam bir sessizlik olurdu ve olgunlukla söylenmiş sözler duyamasak bile akıl ve izan sınırlarını zorlayan düşmanlık dolu sözlerden de kaçınmış olurduk.



Kaynaklar

Doğan L (2000) Keçecizade İzzet Molla'nın İslah-ı Nizam-ı Devlete Dair Risale adlı eserinin transkripsiyonu ve edisyon kritiği. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yakın Çağ Tarihi Anabilim Dalı Yüksek Lisans Tezi.

Kapıcı Ö (2013) Bir Osmanlı Mollasının Fikir Dünyasından Fragmanlar: Keçecizâde İzzet Molla ve II. Mahmud Dönemi Osmanlı Siyaset Düşüncesi. Osmanlı Araştırmaları / The Journal of Ottoman Studies, XLII: 275-315

Okçu N (2001) İzzet Molla, Keçecizade. TDV İslam Ansiklopedisi Cilt 23, Sayfa: 561-563. İstanbul.

Tanç N (2018) Bir fıkra tipi olarak Keçecizade İzzet Molla. Motif Akademi Halkbilimi Dergisi. Cilt 11, Sayı 24, S. 336-359

Tanpınar AH (1969) Beş Şehir. Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.


[1] Bazı kaynaklarda (örneğin İslam Ansiklopedisinde) zulm sözcüğü yerine fısk (hak yoldan çıkıp her türlü günahı işlemeyi huy haline getirme) sözcüğü yer alır.

[2] Meraklı okur, tarihler konusunda bazı tuhaflıklar olduğunu fark edecektir. Örneğin Salih Efendi 1799 yılında öldüğüne göre, İslam Ansiklopedisi İzzet Mollanın medreseyi bitirip ilmiyeye girdiği tarih olan 1797'de onun 11 yaşında olduğunu söylemiş oluyor. Burada, Keçecizade Reşad Fuat'ın verdiği bilgilere itibar etmek daha uygun gibi.

[3] Hikayeyi günümüz Türkçesiyle okumak isteyenler Lütfi Doğan'ın tez çalışmasına bakabilirler.

[4] https://www.birgun.net/haber/akp-li-isimden-erdogan-a-allah-cocuklarimin-omrunden-alsin-size-versin-302027

Yazarın Diğer Yazıları

Ben bıktım muvakkit, ya sen?

"Ben bıktım be Muvakkit, ya sen, sen bıkmadın mı?" "Bilmem", dedi, "dağ durmaktan, dere akmaktan bıkar mı?" "Kalp çarpmaktan bıkabilir ama." Ses etmedi. Hem söylenecek bir şey yoktu hem de sessizlik zaten bütün cevap ihtimallerini kapsıyordu.

Teselli

Bazen benzer üzüntü ve kayıpları olanların tesellilerinde kendi geçmiş dertlerinin bir tesellisinin gizli olduğu fark edilebilir. Hayattaki kayıplara, travmalara ve bahtsızlıklara katlanabilmenin bir yolu başkalarının da bunlardan mustarip olmasıdır sanki. Eğer teselli edilen, teselli verenin kendi acısına ve bahtsızlığına başkalarının da ortak olmasından kaynaklanan bir tür rahatlama içinde olduğunu sezerse bu da acıyı hafifleten değil ağırlaştıran bir etki yaratır

Kendimiz olmak konusu (2)

Kişi kendisini ruhsal aygıtın şu ya da bu parçasında değil, bu parçaların birbirleriyle "dinamik" ve değişken ilişkisinde bulabilir. Yani bir yerlerde bulabileceğimiz sabit bir "kendimiz" yoktur. "Kendimiz" her an oluş halinde olan ve ruhsal yapının öğelerinin izin verdiği sınırlar içinde sürekli dönüşen, hareketli ve değişken bir görüngüdür