01 Ağustos 2019

SETA Raporu neyse, 1071 eksi 5 imza odur!

Türkiye üniversite tarihi, böyle kraldan çok kralcı, reisten çok reisçi, polisten çok polisçi, askerden çok askerci, savcıdan-hâkimden çok savcıcı-hâkimci "akademisyen"leri çok görmüştür

Bundan tam yarım asır önce 1969'da bir akademisyen-bilim insanı bir kitap yazdı.

Adı, İsmail Beşikçi idi.

Kitabının adı da Doğu Anadolu'nun Düzeni – Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller.

Beşikçi Hoca'yı bu memlekette yaşayıp da tanımamak, adını duymamış olmak ayıp diye düşünüyorum. Ayrıca benim daimî okurlarımın böyle bir ayıbın içinde olmadıklarını da gayet iyi biliyorum.

Dr. İsmail Beşikçi, Doğu Anadolu'nun Düzeni yayınlanır yayınlanmaz kitabın da kendisinin de başına neler geldiğini gayet sakin, sade ve tane tane, ama insanın içini kıyan, tüylerini ürperten mahiyette Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 7'nci ciltte anlatmıştır (İletişim Yayınları, 1988, s. 2124-2125).

Bu bir köşe yazısı, yerimiz az, o yüzden çok uzatmadan sözü (elbette yazdıklarının özeti mahiyetinde) Beşikçi'ye bırakalım:

"O zaman Erzurum'da Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde sosyoloji asistanıydım. Kitap yayınlanır yayınlanmaz Fen-Edebiyat Fakültesi'nde idari soruşturma açıldı. Sorgucu profesörler, kitabı neden yazdığımı, amacımın ne olduğunu, böyle bir kitabı yazmakla neler beklediğimi, neden başka konular üzerinde değil de bu konu üzerinde çalıştığımı, vs. soruyorlardı. İdari soruşturma 1969 sonlarında, 1970 içinde sürdürüldü. Sonunda Atatürk Üniversitesi yönetim kurulu, Doğu Anadolu'nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller kitabını yazarak ve yayınlayarak Anayasa'yı ihlal ettiğim sonucuna vardı. Ve 20 Temmuz 1970'de üniversitedeki görevime son verdi. Bu tam anlamıyla keyfi bir karardı, keyfi bir idari tasarruftu. Üniversite keyfi tutum ve davranışını daha sonra da sürdürdü. Danıştay'dan alınan yürütmenin durdurulması kararını uygulamadı.

Atatürk Üniversitesi'nin yürütmenin durdurulması kararını uygulamayacağı anlaşıldıktan sonra, görev için, Ankara'da Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne başvurmuştum. Fakültenin de beni kabul etme eğilimi vardı. Bunun üzerine Atatürk Üniversitesi Rektörlüğü beni, birdenbire göreve iade etti. Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde göreve başlamama izin vermedi ama Erzurum'da Fen-Edebiyat Fakültesi'nde veya öteki fakültelerde görev de vermiyordu. Sonunda 12 Mart sırasında Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde göreve başladım.

Haziran ortalarında, Ankara'da, fakülteden alınarak Diyarbakır'a götürüldüm. Tutuklanmıştım. Atatürk Üniversitesi Rektörü, fakültelerin dekanları, profesörler, Diyarbakır ve Ankara Sıkıyönetim komutanlıklarına benim hakkımda ihbarlar yapmışlar. İhbarların, suçlamaların temel dayanak noktası da Doğu Anadolu'nun Düzeni, Sosyo-Ekonomik ve Etnik Temeller kitabının yazılmış olması.

(G)erek poliste, gerek mahkemede, bana hep, Doğu Anadolu'nun Düzeni kitabıyla ilgili sorular soruluyordu. Polislerin, savcıların, mahkeme heyetinin sorduğu sorular da, idari tahkikat sırasında sorgucu profesörlerin sorduğu sorular da birbirine benziyordu. "Bu kitabı neden yazdın?", "Bu kitabı yazmakla neyi amaçlıyorsun?", "Neden başka konular üzerinde çalışmıyorsun da hep Doğu diyorsun?", "Bundan sonra da bu konu üzerinde çalışmayı düşünüyor musun?" vs.

Askeri savcı, 140 sayfa tutan esas hakkında mütalaa hazırlamıştı. Esas suç delili olarak Doğu Anadolu'nun Düzeni'ni gösteriyordu. Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Numaralı Askeri Mahkemesi, askeri savcılığın iddialarını aynen kabul ediyor ve hüküm veriyordu. Komünizm propagandası yapmaktan ve Kürtçülük propagandası yapmaktan dolayı toplam olarak 13 yıl 7 gün ağır hapis, ayrıca 5 yıl sürgün. Askeri Yargıtay bu cezayı bir, bir buçuk ay gibi çok kısa bir zaman süresi içinde onayladı. Ve hüküm kesinleşmiş oldu."

Dr. İsmail Beşikçi

***

Yukarıda aktarılanları iyi okuyun! Ve Barış İçin Akademisyenler bildirisine imza attığı için tutuklananlara yönelik Anayasa Mahkemesi'nin hak ihlali kararını sözüm ona "protesto" etmek üzere siyaseten düğmeye basılarak harekete geçen, "1071" simgeselini bile yüzüne gözüne bulaştıran utanç hocalarının yaptığını sakın ola bir ilk sanıp şaşırmayın!..

Özellikle dünkü yazısında, Şaşırma Hakkımı Kaybettim-Hükümsüzdür adlı kitabı üzerinden konuya girip sonra "Biraz erken konuşmuşum gibi görünüyor" diyerek bu "1071 eksi 5 eşittir 1066" imza karşısında şaşırdığı ifade eden sevgili Mehmet Yılmaz'a sesleniyorum: Şaşırma hakkın, hükümsüzdür!..

TIKLAYIN - Mehmet Y. Yılmaz yazdı: Vah bu hocaların okutacağı çocuklara!

Aksi takdirde Beşikçi Hoca'ya da; 12 Eylül (1980) sonrasında amfi ve dersliklerden söküle söküle çıkarılmış 1402'liklere de; aralarında hocam Prof. Bozkurt Güvenç'in de bulunduğu Aydınlar Dilekçesi imzacısı hocalara da haksızlık etmiş, onların yaşadıklarını unutmuş oluruz.

Türkiye üniversite tarihi, böyle kraldan çok kralcı, reisten çok reisçi, devletten çok devletçi, polisten çok polisçi, askerden çok askerci, savcıdan-hâkimden çok savcıcı-hâkimci "akademisyen"leri çok görmüştür.

***

1978 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne (DTCF) adım attığımdan beri 40 yılı aşkın süredir üniversitenin içindeyim. Yukarıdaki bahis çerçevesinde neler gördüm neler!..

Bahçelerde-koridorlarda polislerin eşliğinde dolaşıp öğrencilerini tek tek parmakla gösterip yakalatan hocalar mı istersiniz?..

Yoksa kendi meslektaşlarını ihbar eden; "ihbar" demek yetmez, iftiralarla gammazlayan hem müfteri hem muhbir hocalar mı istersiniz?..

Bizzat başıma gelmiştir öğrenciliğimden yıllar sonra hoca olarak döndüğüm ve öğrenci olaylarının hiç eksik olmadığı DTCF'de…

Bir gün bölüm başkanımız, bir diğer rahmetli hocam Prof. Gürbüz Erginer aradı ve odasına çağırdı. Hiç gözümün önünden gitmeyen kireç gibi bir yüzle, "Tayfun'cum, bilmen gerekir, dekan beni yanına çağırdı, senin hakkında öğrencileri kışkırttığın gerekçesiyle ihbarda bulunmuşlar" dedi.

Anlattığına göre ben, öğrenciler arasında çıkan bir kavgada odamın penceresinden bahçedeki öğrencilere, "Arkadaşlarınızı öldürecekler, daha ne duruyorsunuz, hadi" diye bağırarak onları galeyana getirmişim!..

Prof. Dr. Gürbüz Erginer (1945-2009)

Dekan, bunu bir başka öğretim üyesinin okuldaki sivil polislerin de bulunduğu bir toplantıda söylediğini belirtmiş Gürbüz Hoca'ya… 

Tabii Hoca bunları duyunca dayanamamış, masaya yumruğunu indirerek, "Ben arkadaşımı tanıyorum, o böyle bir şey yapmaz, derhal disiplin soruşturması açtırın, kamera kayıtlarını da dökün ortaya, bu aşağılık iftirayı atan da dâhil herkesin ifadesini alın" demiş.

Bunun üzerine fakülte dekanı ne dese beğenirsiniz: "Yok Hocam, biz zaten hukuk müşavirimizle görüştük, herhangi bir sorun yok; ben sadece sizi bilgilendirmek istedim, haberiniz olsun, siz bir konuşun ["dikkatini çekin" anlamında!] Tayfun Hoca ile diye…"  

İşte üniversite budur. Ve benim yaşadığım cim karnında bir nokta bile değildir.

Aynı zihniyet, İsmail Beşikçi'nin 17 yıl 3 ayını katletti çünkü.

Durum dün neyse, bugün de budur; arada fark varsa da bu olsa olsa derece farkıdır.

Bizler, Beşikçi'nin, 1402'liklerin, Aydınlar Dilekçesi'ne imza atmışların izinde Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'ne imza atıyoruz. İsimlerinin önünde "doktor", "profesör", "dekan", "rektör" unvanları bulunan birileri de bizleri devlet düşmanı, terörist, vatan haini ilan ediyor.

***

Ben BAK bildirisinin ikinci grup imzacılarındanım ve bu girişimin bir bileşeni olmaktan gurur duyuyorum.

Tek hayıflandığım nokta, ilk grupta adımın olmamasıdır.

Bildiri kamuoyuna açıklandığı gün, İMC TV'de bir başka konu programa davet edilmiştim ve metnin imzacılarından Dr. Esra Mungan da bildiriyle ilgili açıklamalar yapmak üzere oradaydı. Karşılaştığımızda bildiriden önceden haberim olmadığını söyleyip neden daha geniş çaplı bir duyuru yapılmadığını sitemle sordum kendisine. O da sosyal medyadan belli bir çevreye ulaşıldığını belirttikten sonra derhal ilgili linki bana ulaştırdı ve oracıkta metne imzayı çaktım.


Dr. Esra Mungan

Birkaç gün sonra AKP reisi, kanımızda banyo yapmak isteyenlerin iştahını kabartacak mahiyette gürledi meydanlarda.

Sonrası dehşet verici bir tablo: İşinden olan arkadaşlarımız, soruşturma geçiren arkadaşlarımız, gözaltına alınan ve tutuklanan arkadaşlarımız…

Şimdi ise Anayasa Mahkemesi, ülkenin hanidir ayaklar altına alınmış hukukunun namusunu bir nebze kurtarma yolunda Anayasa hükümleri ve AB müktesebatı doğrultusunda bir karar aldı ya…

Dün nasıl İsmail Beşikçi'nin mahpusluk hükmüne fermanın membaı yanı başındaki "meslektaş" ve "hoca"ları ise, bugün de iktidarın koynundan üniversiteye iliştirilmiş olanlar aynı tavrı sergiliyor AYM kararına ve akademisyenlerin mağdurluğu/mahpusluğu sürsün, onlara "Oh olsun!" istiyor.

Buna şaşırmıyoruz; alışığız ve bağışıklıyız.

***

Barış İçin Akademisyenler Bildirisi'nin özü, bir illegal örgütle devlet arasında süre gelen kanlı çatışma ortamında ölümlere boğulan bir coğrafyada, akan kanın durması yolunda devleti muhatap alarak ona seslenmesidir.

Bu akademisyenler, elbette vatandaşı oldukları ülkenin, vergi verip can ve mal güvenliklerini emanet ettikleri devletini sorumlu sayarak ona sesleneceklerdir şiddet, çatışma ve savaşın son bulması için…

Ve devlet, toplum için varsa ve de vatandaşın hizmetindeyse böyle olması gerekir. Bu, suç değildir.

Aksine bu akademisyenlere, "Neden terör örgütüne de seslenmiyor, onu yok sayıyorsunuz" diye sormak; işte asıl bu suçtur.

Bildiri kamuoyunda öne çıkar çıkmaz AKP reisi, imza atan akademisyenlere yönelik sarf ettiği hakaretlerin yanına "5'inci Kol"u da eklemişti. "Kendi memleketlerinin düşmanlarına gizlice yardım eden hainler" demeye getirerek…

Hayır, üniversite "5'inci Kol" değil, "5'inci Kuvvet"tir.

Yasama, yürütme, yargı karşısında toplum adına devletin hata, kusur, yanlışlarını ortaya serme yolunda medya ideal anlamda nasıl "4'üncü Kuvvet"se…

"Eleştirel-sorgulayıcı akıl" eşliğinde toplumu bilgiye, düşünceye, soru sormaya, olup bitenleri tartışma ve sorgulamaya çağırarak, siyasi iktidar sahiplerine uyarı göreviyle yükümlü üniversite de "5'inci Kuvvet"tir.

Üniversitenin ve üniversite hocasının gözünde, savcı ve hâkim karşısındaki zanlı da polis ve asker karşısındaki suçlu, düşman, terörist de "insan"dır.

Üniversite itham, suçlama, yargılama yeri değil, anlama ve açıklama diyarıdır.

Topluma da ülkeye de devlete de bu doğrultuda katkı sunar.

Biz böyle öğrendik, bildik ve yaşadık üniversiteyi…

Bu çerçevede Barış İçin Akademisyenler Bildirisi, Türkiye'de üniversitenin hâlâ üniversite olduğuna dair içinden geçtiğimiz şu dinbaz-karanlık zamanlardan tarihe düşülmüş bir nottur.

Dileğimiz, bunun bir "son not" olmaması. Onun için, nefes alıp vermeye devam ettiğimiz müddetçe mücadele etmeye de devam edeceğiz!..

Barış İçin Akademisyenler, Türkiye adına ve "Türkiye'de üniversite" adına bir onur nişanesi olarak tarihin sayfalarında güneş gibi parlayacak.

Ve güneş, balçıkla sıvanmaz.

O yüzden balçık üretenlere geç de olsa tavsiyemiz şu: Bunu yaparken hiç olmazsa kendinizce kutsallaştırdığınız unsurları, "1071"leri, "1453"leri işin içine katıp onları da balçıklamayın!..  

Yazarın Diğer Yazıları

'Meşhuriyet Çağı'nda yazar olmak!

Kitap fuarında önce bir kız öğrenci, en çalışılmamış yerden, beni kem-küm ettiren soruyu patlattı: "Siz, ünlü müsünüüüz?" Sonra beni kilitleyen diğer yıkıcı soru yine bir kız öğrenciden geldi: "Saçlarınızın rengi ne kadar güzeel! Boya mııı?!"

Bir insanlık yenilgisi: ‘Erkeklik’

“Erkeklik Üzerine Eleştirel Çalışmalar İnisiyatifi” (ICSM) tarafından, Özyeğin Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen ve bugün başlayan Uluslararası Sempozyum, erkeğin “erkeklik” tarafından zaptı ve mahkumiyeti bağlamında en yeni, en taze, en güncel çalışmaları bir araya getiren eşsiz bir hazine kıvamında

Bir 'intikam teçhizatı' olarak imam-hatipler

Ülke gündeminde her daim sıcak tutulan imam-hatipler/imam-hatipliler meselesi, bu dinbaz siyasi iktidarın pek çok tasarrufu gibi, geçmiş dönemlerin tasarruf, anlayış ve davranışlarıyla bir başka uçta hesaplaşmadan öte bir şey değil aslında