30 Temmuz 2019

Sen bahar toprağı gibisin Dersim, seni seviyorum!

19. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Pertek Belediyesi programındaki etkinliklere katkıda bulunmak üzere Dersim’deydim

Dersim’de 2010 yılında düzenlenen “1. Uluslararası Tunceli (Dersim) Sempozyumu” açılışında konuşan dönemin Tunceli Valisi, “Devlet, Doğu’suna artık namlunun ucundan bakmamaktadır” şeklinde bir söz sarf etmişti.

Kuşkusuz bu söz, bir politik-stratejik bağlamın içinden çıkmaktaydı. Bu bağlam, AKP dinbazlığının “Kürt açılımı”, “Alevi açılımı”, “barış süreci” başlıkları altında iktidarına daha fazla yakıt tedariki için sondaj faaliyetleriyle karakterize edilebilir.

Elbette Dersim’e dinbaz iktidarca böylesine kur yapılmasının temelinde 1937-38 Katliamı dolayımıyla CHP’ye dönük bir yıpratma hedef ve arzusu bulunmaktaydı. Nitekim bahsettiğimiz sempozyumun açılış konuşmasında Baskın Oran’ın 2010’daki anayasa referandumunda Dersimlilerin “Hayır” oylarını “Stockholm sendromu” ile açıklamaya yeltenmesi de bu arzulara fazlasıyla karşılık gelmiştir. Sonrasında 2011 seçimlerinde de Kılıçdaroğlu CHP’sine verilen oylar için halka “Celladınıza oy verdiniz” diyenler de ne yazık ki oldu.

Dersim insanına bu yaklaşım çok üzücü, kırıcı ve kıyıcıdır. Kişisel kanım, yıllar önce de bir başka yazıda tartışmaya açtığım üzere Dersim’in “CHP sınavı”ndan yüzünün akıyla çıktığı şeklindedir. Burada sadece bir tek cümleyle konuya değinip geçmek gerekirse şu söylenebilir: Dersim’in kayda değer bir CHP geleneği varsa bu, Tek Parti CHP’si değil, sosyal demokrasinin taşıyıcısı, aynı zamanda da 1960’lardan itibaren yükselişe geçmiş sosyalist-sol hareketin legal düzlemdeki sığınağı sayılabilecek Ecevit CHP’sidir. 

“Açılım”ın kanla kapanımı

Dönelim asıl mevzumuza: Elbette 2010’lardaki “açılımcı”lıktan bu yana köprülerin altından çok su aktı. 2011’de yüzde 50’ye varan oyla hem gözleri hem dişleri kamaşan dinbazlık, ülkeye “inşa süreci” adı altında bir yaşam dayatma ve baskısında bulunmaya başladığı süreçte toplumun tepkisini önce meydanlarda (Gezi) sonra da sandıkta (7 Haziran 2015 Genel Seçimi) gördü. Ve tutsağı olduğu iktidarı kaybetme korkusuyla “açılım defteri”ni kapatıp, sözde “barış süreci”nden, korkunç bir “savaş süreci”ne dümen kırarak bir “acı-kan-gözyaşı defteri”ni 7 Haziran’dan 1 Kasım 2015 tekrar-seçimine giden yolda açtı.

Tunceli Valisi’nin 2010 Ekim’inde sarf ettiği söz, artık tamamen “hikâye”ydi. Devletin gözleri namlu olmuş, çakmak çakmak bakmaktaydı Doğu’ya da Dersim’e de…

2015 sonbaharından 2019 ilkbaharına kadar geçen 3 buçuk yılda olanları burada tekrarlamaya gerek yok. Fakat kutuplaşma çatışma, haksızlık, hukuksuzluk, adaletsizlik, tutukluluk ve mahkumiyetlerle ayırt edilen dinbazlığın “uzun sürmüş kış”ı sonrası gelen “bahar”, onun “bir daha geri gelmemek üzere yıkılıp gidecek” noktada olduğunun ilk işaretini de yine bir başka Haziran’da verdi.

2013 Haziran’ında Gezi ile, 2014 Haziran’ında genel seçimle elden geldiğince bu dinbazlıktan sıyrılmaya çalışan halk, nihayet 2019’un 23 Haziran’ında karanlık tünelin ucundaki ışığı görür oldu.

Ve ben, hepimizin yeniden umuda merhaba dediği bu noktadan sadece bir ay sonra Dersim’e güle oynaya, hoplaya zıplaya, koşa koşa tekrar yol tuttum!.. 

Namlunun ucundan kameranın ucuna…

25-29 Temmuz tarihleri arasında gerçekleştirilen 19. Munzur Kültür ve Doğa Festivali kapsamında Pertek Belediyesi programındaki etkinliklere katkıda bulunmak üzere Pertek’in gencecik, dinamik ve de yakışıklı mı yakışıklı CHP’li Belediye Başkanı Ruhan Alan’ın davetiyle geçtiğimiz günlerde Dersim’deydim. Çok heyecanlı, eğlenceli ve bereketli bir “vuslat” oldu benim için… Gelir gelmez hemen ayağımızın tozuyla Pertek’in Zeve (Dorutay) köyündeki Sultan Hıdır türbesini ziyaret edip niyazımızı yaptık, duamızı aldık, lokmamızı yedik.

Ardından altında 98 köyün 3 de kilisenin gömülü olduğu Keban Baraj Gölü’nde, Ruhan Başkan marifetiyle “serinleye serinleye” bir bot turu yaptık. Gölün ortasında yükselen Pertek Kalesi etrafından hayranlıkla dönerek ve bir ada parçacığını kendilerine mesken tutmuş, toprağın üzerinde adeta bir beyaz örtü oluşturmuş martıları yanlarına kadar sokulup tatlı tatlı rahatsız ederek…

Ertesi gün (26 Temmuz) Festival kapsamında üstümüze düşeni yapmak üzere, Munzur Akademi Kültür Sanat ve Turizm Derneği Başkanı ve bu güzel festivalde yer almama vesile olan, aynı zamanda öğrencim olmasından gurur duyduğum ama artık meslektaşım etnolog Dr. Dilek Kızıldağ Soileau ile birlikte söyleşi için yerimizi aldık. Önceki gün T24 PAZAR’daki “Behzat Ç.” yazımda da değindiğim üzere, “Gündelik Siyasetten Popüler Kültüre Memleketin Ahvali” başlığı altında sanırım verimli, yöneltilen sorular doğrultusunda düşünce kışkırtıcı ve aynı zamanda eğlenceli bir etkinlik oldu.

Tabii en “eğlenceli” yanlardan biri, söyleşimizin (ne mutlu bize!) baştan sona “Türk polisi” tarafından şakır şakır kamera kaydına alınmasıydı. Keşke bir kopyasını da “Pertek Hatırası” olarak tarafımıza iletseler ve memnuniyetimiz daha da artsa!..

Bu sadece bizim söyleşimizle sınırlı bir “tasarruf” değildi. Bu türden neşe, sevinç ve mutluluğu çoğaltmayı hedefleyen festival etkinliklerinde sanırım Türkiye’nin başka hiçbir yerinde rastlanmayan bir “duyarlılık”la kolluk kuvvetleri, Munzur Festivali’ne baştan sona yakinen nezaret ettiler. Söyleşilerden konserlere kadar her şeyi özenle izleme inceliğinde, kayda alma fedakârlığında bulundular, sağ olsunlar!..

İşte o yüzden diyorum ki devlet, Dersim’e namlunun ucundan bakmadığı noktada kameraların ucundan çok daha net, berrak ve zum yaparak bakmayı sürdürüyor.

Tabii Festival kapsamında yer alan ve izin alındığı halde son anda Valilikçe yasaklanan “Cumartesi Anneleri, 10 Ekim ve Suruç Aileleri” belgesel gösterimi ile “LGBTİ+ Kavram Atölyesi” de cabası.

Dünden bugüne, 1937-38’den 2010-19’lara az gidip uz gidip çıktığımız yol burası. 

Keban’ın ortasında, güneşin sofrasında!

Söyleşi sonrası Keban Gölü üzerinde bu defa bir feribot turu bekliyordu bizi çok daha geniş bir katılımla… Eyvah, Ruhan Başkan bizi yine mi “ıslatacak” diye bir tereddüt geçirdiysem de dediler ki “Korkma Hocam, şu güneşin güzelliğine bak, tas tas ışık döküneceğiz başımızdan aşağı!..”

Ve o “ışık ışınları”ndan biri, daha yolun başında sırtıma dokunmaz mı! Döndüm baktım ki yüzünde tutam tutam gülücükleriyle CHP Genel Başkan Yardımcısı Veli Ağbaba.

Tayfun Atay-Veli Ağbaba

Onunla ve beraberindeki CHP İzmir Milletvekili Sevda Erdan Kılıç, Balıkesir Milletvekili Ensar Aytekin, Sivas Milletvekili Ulaş Karasu’yla, ev sahibi Tunceli Milletvekili Polat Şaroğlu’yla, ayrıca CHP ve HDP’nin yerel temsilcileriyle birlikte…

Metin-Kemal Kahraman ve Maviş Güneşer’in sazı-sözü eşliğinde…

"Dostların arasında/Güneşin sofrasında" Dersim’e, Türkiye’ye ve Yeryüzü’ne aşkla, geleceğe de umutla, güle-oynaya bir tur daha döndük Pertek Kalesi’nin etrafında!...

 

Ah Trabzon, vah Trabzon!

Bitmedi! Akşam bir başka muhteşem etkinlik, bu defa ay ışığı altında birbirinden değerli sanatçıların art arda sahne aldığı bir türkü deryasında bizi bekliyordu.

Bu etkinliğin nirengi noktası ise hiç kuşkusuz hem memleket ve insanlık aşkı hem de cehalet ve bağnazlığa isyan yüreğinden fışkıran Trabzon’un yüz akı çocuğu Apolas Lermi idi. O, geçtiğimiz hafta Uzungöl’deki korkunç hadisenin yüreğinde bıraktığı acı izi o kadar öfke ve hiddetten uzak bir zarafetle paylaştı ki bir an çarmıha gerilirken el ve ayaklarına çivi çakarak kendisine acı yaşatan askerler için İsa’nın Tanrı’ya, “Onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar” duasını hatırladım!..

Karadeniz ve Trabzon’un “insanlık namusu” bu güzel çocuk, sonrasında Kürt-Alevi coğrafyasının evrenseli kucaklamış dev ismi Mikail Aslan’la bir Zazaca deyişi (“Hal Yamano”) birlikte seslendirdi.

Apolas’ın, Mikail’in ve bu muhteşem şölende kalbimizi aşkla yıkayanların hepsinin ve de etkinlik alanını dolduran genç-yaşlı, çoluk-çocuk Dersim’lilerin topluca ve özetle söylediği şuydu sanki:

Trabzon da biziz, Dersim de biziz!

Seyit Rıza da biziz, Kaypakkaya da biziz!

Demirtaş da biziz…

Kılıçdaroğlu da biziz!..

Apolas Lermi-Mikail Aslan

Komünizmin eti-kemiği, canı-ciğeri!

Peki, Dersim’e gidilir de Komünist Başkan görülmeden olur mu?.. Olmaz.

Can dostum Fatih Mehmet Maçoğlu, çok şükür iki eli kanda olmamakla birlikte yine de bir dolu dertle uğraşırken; Festival’i Dersim’e zehir etmeye kararlı bürokrasi; kapının önünden hiç ayrılmayan hemşehrilerinin ihtiyaçları; ve de Kayyum’un Belediye’ye “taktığı” 68 milyon borcu eritme arayışlarıyla hemhal halde bile beni ihmal etmedi, bir hasret giderme fırsatımız oldu.

Yıllar önce onun mütevazı evinde misafir olmuştum. Şimdi yıllar sonra, can yoldaşı eşini ve canının yongası iki pırlanta kızını, hem de hayatın içinde ayakları üzerinde demir gibi duran birer yetişkin genç kadın olarak tekrar görmek! Ve yaşlanmanın güzelliğini onlarla hissetmek!..

Böylece karşılıklı, "ne yaptıysak değmiş, iyi ki böyle yaşadık ve yaşlandık" diyebilmek!..

Fatih Mehmet Maçoğlu, Ezgi Maçoğlu, Tayfun Atay, Deniz Maçoğlu, Gülistan Maçoğlu

Daha önce de yazdım, Fatih başkan komünizmin ete kemiğe bürünmüş halidir. 

Dağ kekiğinden dağ keçisine kadar Dersim’in “tabiatı” ondan sorulur.

Keçi avlayıp yiyen gençlere baskın yapıp, onlardan “Fatih Abi, inan çok yaşlıydı, sürüden de atılmıştı, inanmıyorsan bak, tadından anlarsın”  cevabını alan gençlere nasıl gürlediğini yazdım hep: 

Yaşlı da olsa dağdaki kurdun hakkıydı, değilse börtü-böceğin, toprağın hakkıydı. O hakkı yediniz siz!..”

 Kültürün doğaya tâbi olduğu yer

Dersim işte böylesi anlayışa sahip öncülerle komünizmin, “doğa ile uyum içindeki üreticilerin özgür birliği” ütopyasını hayata geçirmek için inatla ve inançla yol almaya devam ediyor.

Ne ırmaklarına santral oturtmaya çalışanlara ne de dağlarının bağrını maden aramak için yırtmaya kalkacaklara geçit verecek gibi görünüyor. 

O bağrı ancak Doğa Ana’nın kendisi “Gözeler”de olduğu gibi içinden pınarlar fışkırtarak yırtar ve Munzur Baba’ya emanet eder diyerek hareket ve mücadele ediyor.

Kültürü doğaya hakimiyet için araçsallaştıran madenciye de HES’çiye de Dersim’de geçit yok!

Dersim’de kültür, doğaya hâkim değil tâbi olarak yol alıyor.

O yüzden de Dersim’e, bu büyüleyici “Sevgili”ye ancak Nazım’ın dizeleriyle seslenmek yakışır bize:

çömeldim bakıyorum toprağa
otlara bakıyorum
böceklere bakıyorum
mavi mavi çiçek açmış dallara bakıyorum
sen bahar toprağı gibisin sevgilim
sana bakıyorum


sırtüstü uzandım görüyorum gökyüzünü
ağacın dallarını görüyorum
uçan leylekleri görüyorum
sen bahar mevsiminde gökyüzü gibisin sevgilim
seni görüyorum

insanların içindeyim seviyorum insanları
hareketi seviyorum
düşünceyi seviyorum
kavgamı seviyorum
sen kavgamın içinde bir insansın sevgilim
seni seviyorum

Yazarın Diğer Yazıları

Bir insanlık yenilgisi: ‘Erkeklik’

“Erkeklik Üzerine Eleştirel Çalışmalar İnisiyatifi” (ICSM) tarafından, Özyeğin Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen ve bugün başlayan Uluslararası Sempozyum, erkeğin “erkeklik” tarafından zaptı ve mahkumiyeti bağlamında en yeni, en taze, en güncel çalışmaları bir araya getiren eşsiz bir hazine kıvamında

Bir 'intikam teçhizatı' olarak imam-hatipler

Ülke gündeminde her daim sıcak tutulan imam-hatipler/imam-hatipliler meselesi, bu dinbaz siyasi iktidarın pek çok tasarrufu gibi, geçmiş dönemlerin tasarruf, anlayış ve davranışlarıyla bir başka uçta hesaplaşmadan öte bir şey değil aslında

"Siz saltanatta bîhaberâne, halk ateş içinde pejmürîde!"

İmamoğlu'nu "pejmürde etme"yi geçin bir kalem! Sizin devri iktidarınızda pejmürde olmuş halk, onu payidar etti...