25 Mayıs 2021

Storytel'den yurt dışına taşan bir romanın hikâyesi

Hikâye anlatıcısını, bir dert yorumcusu olarak da görüyorum. Ruh İkizim özelinde de bu, sık rastlanan ve güncel dertler olarak ortaya çıkıyor. Yani bu şekliyle Ruh İkizim'i bir tür kişisel gelişim metni olarak da okumak mümkün. Klasik metinlerle ayrıştığı yerlerden birisi de bu

Arzu Daştan değişen edebiyat mecralarına farklı bir örnek teşkil eden başarısıyla sadece metni değil metni nereden, nasıl ve kime ulaştırabileceği ile ilgili alternatif bir yol takip eden bir yazar. Ruh İkizim adlı romanı Storytel'de okuyucusu değil dinleyicisi ile buluştu ve kısa zamanda büyük bir ilgi kazandı. Dahası roman bugünlerde yurtdışında da dinleyicisi ile buluşmak üzere yani bu kez yayınevi aracılığıyla değil işitsel bir mecra olan storytel vesilesiyle dünyaya açılıyor. Dolayısıyla tiyatro oyun yazarı, hikâyeci, senarist birikimini işitsel bir mecrada bir romanla taçlandıran Arzu Daştan'a romanını ve işitsel medyayla ilgili merak ettiklerimizi sordum.

Arzu Daştan

- Yazılı, sesli ve görsel edebiyat mecralarındaki çeşitlilik farklı kitleler oluşturuyor. Konuyla ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Aslında o farklı kitleler hep vardı. Örneğin; çok değil, birkaç on yıl öncesine kadar kimi insanlar kitap okumak yerine fotoroman ve gazetelerdeki tefrikaları okur, radyo tiyatrosu dinlerlerdi. Kahvehanelerde ya da evlerde, söylence geleneğimizin bir devamı olarak hikâyeler anlatılırdı. Hemen hepimizin çocukluğumuzda dinlediğimiz masallar, hatta bana göre, pencereden pencereye yapılan dedikodular dahi bunun bir parçası. Çok daha eskilere gidecek olursak, yazının ve sözlü kültürün henüz olmadığı zamanlarda da ilk insanlar, hikâyelerini mağara duvarlarına çizerek ya da ateşin etrafında toplanıp oyunlarla, taklitlerle veya dans ederek hikâye ederlerdi. Zaten edebiyat da varlığını, bu görsel ve işitsel hikâye anlatıcılığına borçlu.

Eski zamanlarla şimdiki zaman arasında, iletişim olanakları açısından elbette büyük bir fark var. Yaşanılan zaman ve getirdiği olanaklar, hikâyeye ulaşma yolumuzu ister istemez değiştiriyor. Örneğin bugün, bir bilgisayar oyununun bile potansiyeli yüksek ve cüretkar bir hikâyesi olabiliyor. Z kuşağının bir kısmı da hikâye ihtiyacını bu mecradan karşılıyor. Ama ister binlerce yıl geçmiş olsun, ister onlarca yıl; ister mağara duvarındaki resimler ya da danslar aracılığıyla, ister bilgisayar oyunlarıyla ya da sesli kitaplarla anlatılsın hepsinin özünde, insanın hayal gücünü harekete geçiren ve varlığını anlamlı kılan bir hikâye anlatımı söz konusu. James Joyce'un kavranması zor edebiyatında olsun, Yaşar Kemal'in görece yalın anlatımında olsun bu hikâyeler, küçük dünyamızda, farklı coğrafyalara, farklı kültürlere, farklı insanlara ve en nihayetinde varoluşumuza dair bir takım fikirler barındırıyor. Kimi bu hikâyelerde aşk acısını görüyor, kimi de ekonomik ve toplumsal sorunları. Dolayısıyla, hangi mecradan akarsa aksın Edebiyat, aynı denize dökülüyor. Okuyucu da bu yolculukta derdine derman arıyor.

Tabii ki bu sorunun içinde gizli birkaç soru daha var; edebiyat nedir? Hayatımıza ne katar? Bizi nasıl değiştirir? Biz, edebiyatın bu gücünün farkında mıyız? Mesela herkesi metroda kitap okurken gördüğümüzde çok hoşumuza gidiyor. Kitap okumayı, medeniyetin bir göstergesi olarak görüyoruz. Ancak, soruyu biraz daha deşersek; metrodakilerden biri Dostoyevski okuyor, bir diğeri de Barbara Cartland. İkisinin arasında bir fark var mıdır? Biri daha mı değersizdir? Tipik bir önyargıyla, pembe dizi okuyanları kestirip atmak, değersizleştirmek mümkün ve sıkça yapılan bir şey. Bu tartışma, aynı kitabı basılı materyalden okuyan ve sesli olarak dinleyenler için de yapılabilir ve yapılıyor da. Açıkçası bana bütün bu tartışmalar yapay geliyor. Edebiyat okuyan, dinleyen, seyreden her insanın hangi koşullarda yetiştiğini, nelerden etkilendiğini ya da nasıl dertlere sahip olduğunu bilmiyoruz. Bunları bilmeden yapılan genellemeler de bir önyargıdan öteye gidemiyor. Ben, hepsinde, basit ya da karmaşık olsun, anlatılan her hikâyede insanın anlam arayışını görüyorum.

- Bu romanı direkt Storytel için mi yazdınız, yoksa yazdıktan sonra mı mecra aradınız?

Daha önce kısaca yazdığım bir hikâyeydi Ruh İkizim. Storytel ile görüşmelerimizde nasıl bir şey yazalım diye konuştuk. Onların hâlihazırda çalıştıkları yazarlar ve belirledikleri türler vardı. İlk görüşmelerde ne yazacağımı oluşturmamıştım kafamda. Uzun bir süre düşündüm. Biraz eğlence, biraz macera, biraz fantezi, biraz aşk, yani dinleyen herkesin iyi ya da kötü bir yerlerine dokunacak bir hikâye olmalıydı. Sonra da biraz daha üzerinde çalışıp Ruh İkizim'in kısa hikâyesini yolladım. Storytel'in orijinal içerik olarak denemediği bir türdü. Bir risk alıp denemeye karar verdik. Sonra yazma süreci başladı. Yani, soruya gelirsek, hem öyle hem değil diyebilirim. hikâye daha önceden yazılmıştı ama kurgulanma aşamasında, sesli kitap tekniğine uygun olarak yazıldı.

- Ruh İkizim, Storytel'den yurtdışına taşan bir başarı elde etti. Nasıl oldu?

Evrensel kodlarla alakalı olduğunu düşünüyorum. Örneğin aşk acısı, gösterdiğimiz tepkiler farklı olmakla beraber burada da İngiltere'de ya da dünyanın başka yerinde de benzer şekilde yaşanıyor. Dünyanın her yerinde insanlar benzer şekillerde özlüyor, seviyor, acı çekiyor ve benzer hayaller kuruyor. Örneğin; Harry Potter'ın başarısı, Rowling'in memleketinde de Türkiye'de de çocukların benzer hayaller kurmasına dayanıyor. Ruh İkizim de temel olarak böyle bir evrensellik üzerine kurulu.

- Ruh İkizim klasiklerle yarışıp öne çıkmayı başardı, nasıl öne çıktı sizce?

Ruh İkizim, popüler kültür ile edebiyat arasındaki bir çizgide dolanıyor. Bunda, başından itibaren, sesli kitap olarak kurgulanmasının büyük payı var elbette. İnsanlar bu hikâyeyi, herhangi bir işle uğraşırken de dinleyebilsinler, eğlensinler, yorulmasınlar ama en nihayetinde bitirdikten sonra da ellerinde kendilerine dair bir şeyler kalsın istedik. Tabii ki Ruh İkizim'in ve doğal olarak benim, klasik edebiyat ustalarıyla yarışmak gibi bir kaygımız yok. Bu doğru da olmaz. Ama sesli kitabın doğası gereği, klasik bir hikâyenin yaratılma süreciyle Ruh İkizim arasında önemli farklar var. Ruh İkizim; klasik edebiyattaki gibi ciddi bir mühendislik çalışması gerektiren derin ve dolambaçlı yollar yerine daha dolaysız, dinleyenin kendi iç sesiymiş gibi işleyen samimi bir tona sahip. Dinleyenler de bu yüzden tercih ediyor.

Ayrıca ben, hikâye anlatıcısını, bir dert yorumcusu olarak da görüyorum. Ruh İkizim özelinde de bu, sık rastlanan ve güncel dertler olarak ortaya çıkıyor. Yani bu şekliyle Ruh İkizim'i bir tür kişisel gelişim metni olarak da okumak mümkün. Klasik metinlerle ayrıştığı yerlerden birisi de bu.

- Uzun tasvirler, derin analizler ve aykırı söylemler yerine gürül gürül akan bir olay örgüsünü tercih ediyorsunuz. Bu hızı sağlayan nedir? 

Radyo tiyatrosu dinleyen insanlar, geriye dönüp, "Şurayı anlayamadım, bir daha dinleyeyim" deme şansına sahip değillerdi. Bu yüzden, metinler kolayca anlaşılır olmak zorundaydı. Sesli kitap da doğası gereği biraz böyle olmak zorunda; uzun tasvirler, dinleyeni afallatacak yorucu analizler, felsefi göndermeler, dil oyunları veya devrik cümleler yerine daha doğrudan ve anlaşılır bir dil ve kurgu tercih ediliyor. Ama bu, orijinal içerik babında sesli kitabın da değişmez kısıtlamaları olduğu, böyle gelip böyle gideceği anlamına gelmemeli. Zaman içerisinde, dil ve kurgunun da anlama katkıda bulunduğu bir değişim yaşanacaktır mutlaka.

- Neden karakterleri daha fazla tanıtmadınız? Katmanlı değil tek boyutlu tanımlamalarla sanki kahramanlar kıstırılmış gibi bir duygu oluşuyor, yanılıyor muyum?

Aslında, tabii ki bir sesli kitap projesi olarak Ruh İkizim'de, karakterleri yeteri kadar tanıttığımı düşünüyorum. hikâyedeki Süreyya karakterinin, pek çok insanda rastlanabilecek karakter kodları ve kim olduğuna dair ipuçları yeterince var. Sonrasında ise dinleyenler, karakteri hikâye gelişiminde, yaşadığı olaylar karşısında verdiği tepkilerle daha yakından tanıyorlar. Kıstırılmış da değil. Dinleyenler, aktif bir katılım süreciyle, Süreyya'yla beraber öğreniyorlar. Boşlukları kendi yaşantılarıyla, fikirleriyle ve hayalleriyle dolduruyorlar. İster istemez hikâye karakteriyle dinleyenler arasında bir köprü kuruluyor. Böylece hikâye evreni genişliyor, dışarıya taşıyor. İnsanlar da karakterle böylece bir özdeşlik kurmuş oluyorlar.

Ayrıca Süreyya, başına gelenler ne kadar olağanüstü olsa da sıra dışı bir hikâye karakteri değil. Her gün, her yerde karşımıza çıkabilecek, sıradan, tanıdık dertleri olan, hepimiz kadar kendini kandıran bir karakter. Bu yüzden dinleyenler, Süreyya'nın kişisel gelişimini izlerken, kendi hayatlarına dair izler görüyor. Süreyya'nın sık sık dinleyicilerle konuştuğu yerlerde, fazlasıyla samimi itirafları var. Süreyya kendisiyle yüzleşirken, dinleyenleri de benzer bir yüzleşmeye davet ediyor.

- Ruh İkizim sinemaya saygı duruşu niteliğinde referanslarla görsel hafızayı tetikleyen akıcı ve eğlenceli bir dizi gibi ilerliyor. Dizi formatında mı yazdınız teknik olarak?

Ruh İkizim; beş bölümden oluşuyor. Her bölümün kendi içinde bir dinamik işleyişi ve merak uyandıran bir finali var. Evet, bu şekliyle de teknik olarak dizi senaryosunun matematiğine yakın bir yerde duruyor. Tabii ki yayımlanmış kitaplarıyla muteber bazı yazarlar hariç, Storytel'in orijinal içerik üretiminde teknik olarak beklentisi de bu yönde. Aynı zamanda senaryo yazarlığı da yapıyor olmamın da teknik anlamda yazım sürecinde etkisi oldu.

- İçerik olarak da karakterler ve olay örgüsü hemen sinemaya ve/ya televizyona adapte edilmeye hazır görünüyor öte yandan sık sık dizi klişelerinden mizah üreten bir söylem var. Ruh İkizim farklı bir söylem geliştirebiliyor mu ve/ya geliştirmek istiyor mu?

Yukarıdaki sorulara verdiğim cevaplarda aslında bu sorunun yanıtı da var. Her şeyden önce, sesli kitap, Türkiye'de henüz yeni sayılabilecek bir mecra. Bu yüzden, önce elimizde olanı yeterince kavramamız, anlamaya çalışmamız gerekiyor. Sesli kitapta teknik olarak bazı kısıtlamalar var. Bu kısıtlamaların dışına ne kadar çıkabileceğimizi, dille ya da kurguyla ne kadar oynayabileceğimizi bize zaman gösterecek. Bu süreçte, sesli kitap dinleyicisini nereye kadar zorlayabileceğimizi de anlayacağız mutlaka.

- Ruh İkizim'i tür olarak nasıl tanımlarsınız? Fantastik, romantik, macera?..

Bir edebi eseri, yekten herhangi bir türle açıklamak doğru gelmiyor bana. Suç ve Ceza'yı pekala bir trajikomedi olarak da okuyabilirsiniz. Bir hikâye, dramatik olarak bütün türlerden az ya da çok besleniyor. Ruh İkizim de korkudan romantik komediye, dramdan fantastiğe kadar pek çok alt türün bir karması olarak ortaya çıkıyor. Daha önce belirttiğim gibi Ruh İkizim'i, hikâye edilmiş bir kişisel gelişim kitabı olarak da okumak mümkün. İlla ki bir tür adı konacaksa, bu herhalde fantastik romantik komedi olurdu.

Ayrıca kişisel gelişim kavramı benim hayatımda çok önemli bir yer kaplıyor. Bir insanın hayatına yapacağı en büyük yatırımın kendisini tanıması olarak değerlendiriyorum. Ruh İkizim'de sık sık bunu söylüyorum. Fakat bu söylem yaptırım gibi değil. hikâyenin içinde karakterle birlikte gittiğimiz bir yol. Bu anlamda farklı bir söylem geliştirdiğimizi düşünüyorum.

- Bir yazar olarak bir sonraki kitabınızı bir yayınevine mi yoksa şimdiki gibi bir mecraya mı vermeyi tercih edersiniz? Neden?

Kısa zaman önce, Ruh İkizim'in izinden giden yeni romanım Bir Dilek Tut yine Storytel'de yerini aldı. Storytel için yazmayı çok seviyorum. Bana Radyo Tiyatrosu hissi veriyor. Daha önce Radyo Tiyatrosu için yazma şansım da olmuştu ve birkaç oyunum TRT radyoları tarafından seslendirilmişti. Çocukluğumdan beri Radyo Tiyatrosu dinleyen biri olarak yazarken büyük keyif alıyorum. Bundan sonra ne olacağını süreç gösterecek. Ancak pek çok sanat türünde olduğu gibi edebiyatçılar ya da hikâye anlatıcıları da kendilerini gelişen zamana ve değişen teknolojiye uydurmak zorunda. Çünkü bu değişimle beraber okuyucu ya da dinleyicinin karakteri ve beklentileri de değişiyor. Bugün sesli kitap bize bir yenilik gibi geliyor ama gelecekte, muhtemelen, kitabın içine girip yaşayabileceğimiz farklı mecralar da olacaktır.

Yine de şunu söylemek isterim, çocukluğum ve ilk gençliğim, mürekkep ve kâğıt kokuları arasında, kütüphanelerde geçti. Basılı kitapların zihnimde kapladığı hacim oldukça fazla. Elbette bir gün, elime alıp koklayabileceğim, dokunabileceğim bir basılı kitabım olsun isterim.

Yazarın Diğer Yazıları

Yazlık değil sezonluk dizi önerileri

Kirazın çekirdeğini yanlışlıkla yutarken veya sadece buz gibi bir birayla sıcak bir günü savuştururken izlenecek dizileri de biraz daha iklimine göre seçmek istedim

Kişiye özel butik taciz yöntemleri

Çok normal sayılan "bazı sanatsal" çalışmalar madem o kadar normaldir de neden o yöntemler saklanır?

Oyuncusuz tiyatro seyircisiz olursa; Terk Edilmiş Kıyılar

Ortaya çıkış kavramı aslında biçim ve içerik düzleminde buluşamama halini ele almaktı. Oyunun "oynandığı" mekânda seyircinin olmaması, seyircinin ziyarete geldiği mekânda ise oyuncunun bulunmaması...