10 Aralık 2021

İptal kültürü 101

İbrahim Tatlıses'ten ödülü geri alınmadı maalesef. Ama bu tepki unutulmaz umarım

Geçen sene George Floyd'un polis şiddetiyle can vermesinin hemen ardından Amerika'nın dört bir yanında protesto eylemleri yapılmıştı. Jeff Bennet, editörü olduğu New York Times'ta dehşet verici bir yazı yayımladı. Amerikan ordusunu sivil eylemleri bastırmak üzere göreve çağırıyordu. Bunun üzerine tepkiler çığ gibi büyüyünce Jeff Bennet istifa etti. Aslında istifa ettirildi. İşte buradaki ettirgenlik iptal mekanizmasının gücünden ileri geliyor. Çünkü eğer hiç (ya da yeterince) tepki verilmeseydi Jeff Bennet görevine devam edecekti. Elbette iptal kültürünün nihai hedefi cinsiyetçi/nefret odaklı söylem ve davranışlarda bulunanları kamusal alanın dışına itip durmak değil. Uzun vadede alınmak istenen verim başka. Cinsiyetçiliğe dair farkındalık oluşturmak, kişi ve kurumları prensip sahibi kılmak ve kırılganlığı en aza indirmek için bu hassasiyetin yerleşmesini sağlamak. 

Gönül ister ki failleri iptal etmek zorunda kalmak yerine, cinsel istismar ve şiddet suçlarının önüne geçelim. Eril tahakküm sürdükçe dünya hiçbir zaman umduğumuz kadar güvenli olmayacak maalesef. Ve nihayetinde iptal kültürünün ortaya çıkmasındaki temel neden cezasızlık. Topluma mâl olmuş kişiler söz konusu olduğundaysa itibarlarına gölge düşmemesine göz yummak çok daha zor hale geliyor. Tanınmamış çok fail var, cezalarını çekseler de çekmeseler de hayatlarına bir şekilde devam ediyorlar, onların çetelesini tutmak mümkün değil, yeni bir suç işleyinceye kadar anonim kalabiliyorlar. Ama tanınmış failler mesela oyuncular, yönetmenler, bürokratlar vs. bir süre sonra hiç suç işlememiş, birinin hayatını karartmamış gibi sürekli taltif ediliyorlar. Mağdurlar büyük buhranlar geçirip hayatta kalmaya çalışırken failler kaldıkları yerden işine gücüne devam ediyor. İşte bunun bu kadar kolay olmaması adına toplumsal bir yaptırım iptal kültürü. Me too hareketi içindeki amacı "Sakın cinsiyetçi söylemlerde bulunma ve cinsel suç işleme, çünkü cezanı çeksen de çekmesen de seni yok sayarım" demek. Yok saymanın hapishane cezasından çok daha yıkıcı olduğu bir gerçek. Başka suçlular cezalarını çektikten sonra ikinci bir şansı hak edebilir belki, amma velakin bilhassa kadınlara, çocuklara, LGBTIQ+'lara yönelik cinsel istismar, şiddet, cinayet gibi suçlarda özellikle cezasızlık (ya da az ceza) söz konusuysa iptal mekanizmasından başka çare kalmıyor. Bu durumda iptal kültürü bir tür ceza olarak öne çıkıyor işte. Failin yapıp ettiği yanına kâr kalmasın, hem suçlu hem güçlü davranmasın, üstüne bir de mağduru oynamasın ve tabii ki potansiyel suçlular suç işlemekten uzak dursun diye.

Altın Kelebek Yaşam Boyu Onur Ödülü verilen İbrahim Tatlıses eş ve sevgililerine sistematik şiddet uygulamış bir fail. Kanıt ararsanız arşivlerde fazlasıyla bulursunuz. Gazete küpürleri yeterince paylaşıldı. Kaldı ki, paylaşılması şiddeti görünürleştirmekten, böylece bazılarını, özellikle benzer travmalar yaşamış başka mağdurları tetiklemekten başka bir işe yaramıyor. Şiddetin varlığına ikna etmek için görüntü paylaşılmasına gerek yok aslında. Cezasızlık son bulacaksa bu, yasaların etkin uygulanmasıyla mümkün olacak.

İptal kültürünün kapsama alanı sadece cinsel suçlarla sınırlı değil. Nefret söylemlerine de (ırkçılık, homofobi, transfobi vs.) bu yaptırım uygulanıyor. Fikirler ile nefret söylemleri arasındaki farkın iyi anlaşılması gerekiyor bu durumda. Ucu ayrımcılığa varan sözlerin sahipleri haklı tepkileri savuşturmak adına aynı kalkanın ardında saklanıyor her defasında: "Düşünce ve ifade özgürlüğü var" cümlesi böylelerinin silahı. Oysa durum hiç de öyle değil. Aleni ya da örtük nefret söylemlerinin çerçevesi gayet belli aslında. Literatürde önyargı suçu olarak anılmasını sakıncalı buluyorum. Önyargı nefret söylemi sahibini bir parça aklıyor. Önyargı birbirini tanımamak, yabancıya düşmanlık gibi öğrenilmiş korkuların yanı sıra kişisel hayattaki olumsuz tecrübelerden yola çıkarak genellemelerde bulunmaktan kaynaklanıyor. Ama bu yüzyılda ilkel bakış açılarından vazgeçmek bir tür insanlık vazifesi. Mesela Colbert Report programını yapan Stephen Colbert 2014'te Twitter'da Asyalıları aşağılayan ifadeler kullanmıştı. Asyalılara yönelik önyargılarının mazur görülebilecek bir tarafı yok. O dönem #cancelcolbert etiketiyle yüzlerce tweet atılarak eleştiri yağmuruna tutulmuştu. Belki bu tepkiler hatasını tekrarlama ihtimalini sıfırlamıştır. Her tür ayrımcılık sistemli ve kurumsallaşmış olduğundan kişinin hatasını anlama ve tekrar etmeme ihtimalini saklı tutuyorum. Fakat nefrette ısrar edenlere yönelik tahammülüm çok değil. Dave Chappelle'in Netflix'te yayımlanan The Closer gösterisindeki transfobik ifadeleri eleştirilince umursamaması ya da J. K. Rowling'in transfobik söylemlerini sürdürmesi karşısında yapacak pek bir şey kalmıyor açıkçası. Belli ki bu tartışmalar aynı hararette devam edecek ve kısır döngüye çoktan girildi bile. Hâliyle eleştirmekten yok saymaya kadar bir dizi tepki kaçınılmaz oldu. Nihayetinde başka çare kalmayınca kendi zihnimde iptal ettim gitti açıkçası. Başka pek çok faili ya da nefret söylemi sahibini (ki nefret suçlusu demeyi tercih ederim aslında) olduğu gibi.

İbrahim Tatlıses de bunlardan biriydi mesela. Şöhreti boyunca hep gündemdeydi, zirvedeki yerini hep korudu. Bazılarımız onun hiçbir işini takip etmeyerek iptal etmişti zaten. Ama bazıları için zurnanın zırt dediği yer işte bu ödül oldu. Yaşam boyu onur ödülü! Şiddet ve onur kelimeleri yan yana gelmemeliydi, onur böyle ucuzlatılmamalıydı. Ödül töreninin sponsoru Pantene'nin bizim alâkamız yok minvalindeki açıklamasının elle tutulur bir tarafı yok. Ödül jürisindeki altı sanatçı kadının tek sorumlular onlarmış gibi hemen çarmıha gerilmesi de doğru değil. Açıkçası onur ödüllerinde oy birliğiyle mi, oy çokluğuyla mı karar veriliyor, bilmiyorum. Kimler İbrahim Tatlıses'e verilmesini istedi, kimler istemedi? Bunca haklı tepkiye karşın bakış açıları nedir, özeleştiri verecekler mi? Hepsini zaman gösterecek.

Nihayetinde böyle bir tepki milattır. Bazılarımızın bu farkındalık ve bilinçlenme sürecinden daha fazla öğrenecekleri olduğu kesin. Ödül töreninde salonu terk etmek doğru bir tepki olurdu kabul. Ama akıl edemeyenler kadar cesaret edemeyenleri de anlıyorum. Hemcinsimden umudumu kesmem mümkün değil. Birbirimizi dönüştüreceğimize dair inancımı ve sabrımı koruyorum. Mesela Nazlı Çelik'in ödül konuşmasındaki bazı kelimeleri üzerine düşünmesinde fayda var. Kadın ana, yâr, yuva yapan vs. değildir, insandır. Kendisine dayatılan kamusal kimliklerle yüzyıllardır sömürülmesine, hep birinin annesi, bacısı, karısı görülmesine değil miydi ilk itirazımız? O halde kadını dilde ve sosyal hayatta konumlandırırken verili tüm kimliklerinden azade kılmak, sözün başında, ortasında ve sonunda hep ama hep insan olduğunu ve öyle görülmesi gerektiğini vurgulamak gerekir.

Ayrıca erkek oyuncu kategorisinde Ahmet Kural'ın aday olması da kabul edilebilir değil. Sıla'nın kendisine açtığı davada tehdit, basit yaralama ve hakaret suçlarından ceza almıştı kısa süre önce. Ne çabuk unutuldu? Yoksa unutulmadı da özel hayat kariyerden ayrı tutularak failin ekmeğine yağ mı sürülüyor yine? Hiçbir suç özel hayat değildir. Hadi Ahmet Kural halk oylamasıyla seçilmedi. Ama bu sonuç aslında onun suçuna yönelik bir tepki miydi, emin olamıyorum. Ya da mesela Sıla neden kadın şarkıcı kategorisinde aday değildi, bunu da düşünmeden edemiyorum. Bu arada Çağlar Ertuğrul, Tamer Karadağlı'ya yönelik gayet hoş ve şık taşlamasını amacının sadece eğlenmek olduğunu söyleyerek değersizleştirmeseydi keşke. Hadi bunları geçelim.

İnsan merak ediyor haliyle, seneye onur ödülü yine bir faile mi verilecek?

İbrahim Tatlıses'ten ödülü geri alınmadı maalesef. Ama bu tepki unutulmaz umarım. Son bir yıldır Türkiye'de ifşalarla birlikte iptal mekanizmasına dair farkındalık ve bilinçlenme arttı, iyi yöndeki bu gelişmelerle birlikte mesela yayınevleri başta Hasan Ali Toptaş olmak üzere birçok yazarla ilişiğini keserek doğru bir tavır gösterdi. Bazı okurlar bu yazarları okumayı reddederek bireysel tepkilerini gösterdiler. Tüm bunlar umut verici gelişmeler. Gerçi bazıları iptal kültüründen hiç hazzetmiyor, biliyoruz. Ve bunu kendilerine yönelik bir haksızlık ya da kişilik ihlali gibi göstermeye çalışıyorlar. Çünkü korkuyorlar, ifşa ve iptal edilmekten korkuyorlar.

Eğer henüz ortaya çıkmamış bir suçları varsa korksunlar da zaten. Çünkü mağdurlar susmayacak artık. Faillerin itibar dokunulmazlığı er geç kalkacak.

Hak etmeyen onurlandırılmayacak.

Yazarın Diğer Yazıları

1 Mayıs 1977: Bir tanığın gözünden...

Kırk beş yıl geçse de dehşet ve acı taptaze. O gün meydandaki herkes hedefti, o kurşunlar herkese atılmıştı

Savaşın sonunu sadece ölüler görür

Sözcüklerden başka aracımız yok silahlara karşı. Barış diline kulak tıkayanlara inat koro halinde haykırmamızın elle tutulur gözle görülür sonuçlar doğurmama ihtimaline rağmen başka çaremiz de yok

Enes Kara, ah keşke...

Cehennem korkusuyla baskı kurularak hayatı cehenneme çevrilen daha kaç genç var? Kendi canlarına kıydıklarında mı haberdar olacağız varlıklarından?