06 Nisan 2019

İnsanlar ölür, sözcükler yaşar

Bir sözcüğe sığar bazen hayat, bazen de sözlükteki hiçbir sözcük yetmez tek bir duyguyu anlatmaya

Sözcükler kadar varız. Dünyayı sözcükler kadar tanıyoruz.

Guarani Kızılderililerinin dilinde sözcüğün bir başka anlamı ruh.

Bu yüzden, diyor Eduardo Galeano, her sözcüğün bir ruhu vardır.

İnsanoğlu dünyayı sözcük sözcük keşfetti; her sözcükte anlam evrenini genişletti. Tarihi sözcüklerle yeniden kurguladı, kimliğinin çetrefilli ve gizemli tabiatını sözcüklerin yabanıl gölgesine sığınarak tasvir etti, ilerleme ve gerilemelerle düşe kalka katettiği yolunu sözcüklerin ferah fahur ışığıyla buldu.

Sözcüklerin insanı ve dünyayı biçimlendirme gücüne rağmen, medeniyet ve kültür çatışmasının tam ortasında ölüm kalım savaşı veren dillerin çoğu göç, sömürgeleştirme, ulus devlet tahakkümü, asimilasyon gibi nedenlerle önce yazılı hayattan sonra sözlü hayattan zorla silindi. Öyle ki, belleğin derinliklerinde ölü ya da can çekişen dillere ait tek bir sözcüğün bile yankısı duyulmaz oldu.

Geriye raflarda unutulmuş, işlevini yitirmiş, zamanın tozuyla kaplı sözlükler kaldı.

Hakimiyet kazanan dillerin eğitimden ticarete kullanımı kaçınılmaz hatta zorunlu hale geldiği içindir ki sözlükleri dünya genelinde evlere, okullara, işyerlerine girerken, baskıya direnen dillerin sözlükleri görmezden gelinir, toplatılır, yakılır ya da itibarsızlaştırılır. Yok edilmeye çalışan dillerin var oluş mücadelesi halklarının da yaşam savaşıdır. Tüm zaferler, sözcüklerin gücüyle kazanılmıştır. Dünya sözcüklerin yüzü suyu hürmetine döner.

En eski sözlük Sümerce, adı Urra Hubullu, 24 tabletten oluşuyor.

Oxford İngilizce Sözlüğü’nün ilk cildi ise 1884’de yayımlandı. 1857’de başlayan projenin neticesinde sözlüğün 4 cilt olması ve 10 yıl sürmesi planlanmıştı. Kırk yılı aşan çalışmanın son cildi 1928’in Nisan ayında neşredildiğinde tamamı 10 cildi bulan Oxford İngilizce Sözlüğü’nde 400.000’den fazla sözcük vardı.

Londra Filoloji Topluluğu projenin başına aslında bir otodidakt olan İskoçyalı James Murray’i seçmişti. Hint Avrupa dillerinin çoğunu iyi derecede bilen James Murray sözlüğün hazırlanmasına halkın da katkıda bulunması için çağrıda bulundu. Sözlüğe girmesi için, anlamı ve kaynağıyla birlikte bir sözcük göndermelerini istedi. Her gün yüzlerce mektup geldi, sabırla ve titizlikle yürütülen çalışma sanıldığından daha uzun sürdüğü için Londra Filoloji Topluluğu’nun bazı üyelerinin ikaz ve eleştirilerine maruz kalan James Murray, ansızın gelen postayla şaşkına dönmüştü. Paketin içinden 10.000 sözcük çıkmıştı. Gönderen kişi Dr. W. C. Minor, sonradan şizofren teşhisi konulan akıl hastası bir mahkumdu.

Simon Winchester’ın Crowthorne Cerrahı adlı biyografik yapıtından uyarlanan, Farhad Safinia’nın yönettiği Deli ve Dahi, J. Murray ve Dr. W.C. Minor’un sözcüklere sığmayan dostluğunu ve Oxford İngilizce Sözlüğünün ilk edisyonunun hazırlanmasını klasik sinema dilinden uzaklaşmadan ancak aşırı dramatize de etmeden anlatıyor. Sömürgecilik, ötekileştirme, unvan hırsı, vicdani ret gibi konulara da değiniyor inceden inceye.

Dünyanın sözcüklerle inşa edildiğine inanan, hayatını sözcüklere adayan iki logofilin, deli ve dehanın gelgitli ruh ikliminde tek sözcükle ifade edilemeyecek kadar geniş bir duygu ve anlam evreni var filmde.

Sanat, çocukluğun büyülenme anlarına götürerek tuhaf bir esrimeyle dünyayı ilk defa görmenin dilsiz sersemliğini ve sonsuzluğa adım atmanın derya deniz coşkusunu yaşatır. Deli ve Deha, hiç şüphesiz bir başyapıt. Sözlüğe bakıyorum, bir diğer deyişle şaheser. Osmanlıcası şehkâr. Latincesi magnum opus. İngilizcesi masterpiece ya da chef-d’oeuvre. (bknz. Oxford Sözlüğü)

Seyirciyi hikayenin içine kolayca çeken yakın plan çekimlerinin sıklığı göz yormadığı gibi, kameranın karakterlere eşit mesafede durmasını da engellememiş. Mel Gibson tevazu sahibi, babacan, çalışkan ve onurlu James Murray’ın ilkeli tutumunu naiflikle canlandırmış. Vicdan azabının kıyıcılığını iliklerinde hisseden Dr. Minor’e hayat veren Sean Penn ise hem yalın hem görkemli oyunculuğuyla kariyerinin zirvesine çıkıyor.

Yaşama sözcüklerle tutunabilen Dr. Minor’ün kendini bir türlü bağışlayamamasına neden olan suçluluk duygusunu, sağduyu ve acımasızlık arasındaki mayınlı alanda perişan hale gelen yaralı ruhunu, zarif bilgeliğine gölge düşürmeden canlandırıyor.

Ömürlük çaba ve iyi niyetli zekanın dilin sınırlarını da aşan, sonsuza dek hatırlanmaya değer hayat hikâyesi. Beyazperdeye yansıdığı kadarıyla elbet, fakat aynı zamanda sözcüklerin efsunuyla ölümsüzleşerek.

Anlamak kalıyor geriye, keskin uçlu önyargılardan ve dar kalıplardan uzak durarak.

İnsanı, hayatı, en çok da sözcükleri anlamak.

Akıl hastanesinde deneysel yöntemlerle iyileştirilmeye çalışılan Dr. Minor’un işlediği suç, pişmanlık ve korkunun girdabında sürüklenmesinin neticesi değil mi? 

Hayat vicdan azabı, bağışlanma isteği ve iade-i itibar arasında verilen kimlik savaşı değil mi?

İnsanoğlunun amansız kabuslardan, içten içe çürüten azaplardan ve deliliğin kıyısına vuran kaygı ve kuşkulardan kurtulabilmesinin tek yolu sevgi değil mi?

Saf ve deruni sevgi.

Bir sözcüğe sığar bazen hayat, bazen de sözlükteki hiçbir sözcük yetmez tek bir duyguyu anlatmaya.

İnsanlar ölür ama sözcükler yaşar. Belki ölümsüzlük hakkı sadece sözcüklere bahşedilmiştir. Çünkü sadece onlar sonsuza dek nefes alacak, sözlükler sayesinde.

 

 

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Bir Cümle’de Ahmet Altan

“Bir Cümle” adlı denemesi tam da Ahmet Altan’ın kalemine yakışır şekilde, gösterişsiz bir meydan okuma

'Biz mevsimi' başladı; Susamam!

"Silahımız, dil" ise susmayacağız. "Saygı, tohum" ise ifade özgürlüğü ile nefret söylemi arasındaki sınırı bileceğiz, yönünü şaşırana sabırla, tane tane anlatacağız

Hrant Dink toplumsal hafızamızın neresinde?

Hatırlamak, belleğin acı suyunu içmeyi göze almaktır