04 Temmuz 2022

Kadınlar! İdam çığırtkanlığını susturalım

Kadın hareketi, kadın cinayetlerine övülecek, övünülecek bir kararlılık ve eylemlilikle karşı çıkarken devletin/iktidarın bile isteye işlediği cinayet olan idama da aynı kararlılıkla karşı çıkmalıdır

Yine, faşizan eril iktidarın amaçlarına alet edilmek isteniyoruz. Yaşama, cana, insana düşman; kanı, ölümü kutsayan ilkel zihniyet toplumsal vicdanı karartmaya bizim acılarımızı kullanarak, bizim yaşamımızdan ve ölümümüzden rant devşirmeyi umarak devam ediyor.

Daha önce de defalarca yaptıkları gibi ne hukuka ne ahlaka ne vicdana sığan kadın cinayetlerinin toplumda tetiklediği öfkeye, tepkiye, isyana karşı muktedirlerin önerisi: idam. O idam cezası ki hiçbir uygar toplumda artık yasalarda yer almaması bir yana, caydırıcılığı olmadığı da bilimsel olarak kanıtlanmıştır.

İdam, devlet eliyle taammüden işlenen cinayettir

İdam konusunda çok yazdım. Vahşet döneminden başlayarak tarih boyunca idam, devleti ele geçiren muktedirlerin iktidarlarını korku üzerine kurmak ve pekiştirmekte başlıca silahları oldu. Umutsuz, çaresiz kitlelerin kabaran isyanlarını bastırmak; bilinç altında muktedirlere yönelen öfkeyi hemcinslerine yöneltmek; ezilmiş, zavallı insanların içlerindeki vahşet ve nefret tortularını, gerektiğinde yararlanmak üzere diri tutmak için idam elverişli bir araçtı. Dinî ve dünyevî iktidarlar; ilkellikleri, vahşetleri, zorbalıkları ölçüsünde idam sopasını kullanmaktan çekinmediler. Günümüzde çağdaş ve uygar toplumlarda yasalarda ve uygulamada yer almayan idam, ABD’nin bazı eyaletleri dahil gelişmiş ama uygarlaşamamış bazı toplumlarda, bir de dinî ve siyasî diktatörlüklerde kanlı ve vahşi geçmişlerin kalıntısı olarak hâlâ sürüyor.  Çoğu yerde yasalarda yer alsa da günümüzde “uygar dünyaya rezil olmamak, vahşi görünmemek için” uygulanmayan idam cezası, en kestirme tanımla devletin bile isteye, taammüden işlediği cinayettir.

Seçim meydanlarında yağlı urgan sallayanların zihniyeti

Türkiye’de idam cezasının kaldırılması yakın tarihimizdeki nâdir uygar kararlardan biridir. O kararda imzası / onayı olan zat bugün kadın cinayetlerini bahane kılarak yine idam çığırtkanlığının başını çekiyor. Bir seçim kampanyasında, konuştuğu kürsüden ilmek haline getirilmiş yağlı urgan sallarkenki fotoğrafını hiç unutmadım. Kanım donmuş, gözlerime inanamamıştım. Vahşet, ölüm, kin, nefret vaat ederek oy toplamaya çalışmak, suç olmanın ötesinde insanlarımıza da hakaret gibi gelmişti bana. İdam ipi sallayan adam adına, onunla aynı ülkenin vatandaşı olduğum için kendi adıma da utanmıştım.

Sonraki yıllarda ilkel cinaî zihniyet ne zaman alevlense zamanın başbakanı şimdilerin cumhurbaşkanı olan kişi de “Ben de idamdan yanayım, Meclis’te önüme getirsinler imzalarım” demekten geri kalmadı. Üstelik böyle bir kararın uygar sayılan dünya ile kapısı zorlanan AB ile, demokratik ülkelerle bağları koparmak anlamına geldiğini bile bile.

Bu zihniyetin temelinde kanı kanla yuğma, kısasa kısas geleneği; yüzlerce yıl öncesinden kalma ilkel, geri intikam kültürünün suç-ceza anlayışının yansıması vardır. Bizdeki, zaman zaman depreşen idam çığırtkanlığı, bu tarihsel-ideolojik izler yanında, kitlelerin öfke ve duygularıyla oynayarak siyasî çıkar elde etme hesaplarına da dayanıyor. Ardı arkası kesilmeyen kadın cinayetleri, son olarak da aklın vicdanın kabul edemeyeceği, kurbanı diri diri yakmaya kadar giden son cinayete uygulanan haksız tahrik, iyi hal, vb. hafifletici nedenler herkesi çileden çıkarırken muktedirlere idam vaadi üzerinden oy devşirme fırsatı sağlıyor.

Katillerin suç ortakları kimler?

Sadece geçtiğimiz Haziran ayında 31 kadın erkekler tarafından öldürüldü. Kadın hareketi, bu 31 cinayet yanında 21 şüpheli kadın ölümü olduğunu açıkladı. Bunlar resmî belgelere ve medyaya yansıyan vakalar. Duymadıklarımız, bilmediklerimiz belki çok daha fazla.

Kadın katilleri bu cinayetlerin tek sorumlusu mu? Onları asınca mesele hallolacak mı? Peki… bu katilleri cesaretlendiren; kadını erkeğin malı, cinsel nesnesi, kölesi sayan zihniyetin taşıyıcıları ne olacak? Kadın asla erkeğe eşit olamaz diye düşünenler, cenazesine kadın gelmemesini vasiyet eden şeyhlerin müridleri, kadın düşmanı tarikatlar, cemaatler; katilleri ama iyi hal ama haksız tahrik diyerek kayıran, hak ettikleri cezadan koruyan yargıçlar, İstanbul Sözleşmesi’nin iptalini isteyenler ve iptal edenler… Kadın katillerini cesaretlendiren, azmettiren, cinayetlerin suç ortağı olanların tümü… Onlar ne olacak?

Katil, bıçağı ya da tetiği çeker. Katilin eline bıçağı, kamayı, silahı veren, cinayete teşvik edenler, kadının ezilmesini, baskı görmesini, pervasızca öldürülmesini sıradanlaştıranlar; töreye, sözde ahlaka, dinî vecibelere dayandırarak meşrulaştıranlar eril iktidar zihniyetinin taşıyıcılarıdır. Katilleri, saldırganları, tacizcileri, tecavüzcüleri cesaretlendirenler onlardır.

Eril saldırganlığın idam propagandasını susturalım

Cinayetlerin teşvikçileri ve suç ortakları sinsi bir oyun kuruyorlar.  Hepimizde tepki ve isyan uyandıran kadın cinayetleri üzerinden idamı yasalara, olmadı kafalara yerleştirmeye çalışıyorlar. Aslında başka bir amacın peşindeler. O amacı yıllardır marazî bir saplantıyla idam peşinde koşan Devlet Bahçeli açıkladı. Eril iktidar zihniyetinin mümtaz temsilcisi Bahçeli, kadın cinayetleri yanında terör suçları, devlete karşı işlenen suçlar için de idam istiyor. Asıl amaç da bu zaten.

İdam yasalardan kalktığında, ceza yasasına bu madde yerine ağırlaştırılmış müebbet hapis getirilmişti. Bugün bu maddeden hüküm giymiş ya da halen yargılanmakta olanlar arasında Osman Kavala, Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, Rojava davasının bütün sanıkları, HDP’li belediye başkanları, FETÖ davaları olarak adlandırılan, çok sayıda generalin, yüksek rütbeli subayın da aralarında bulunduğu davaların sanıkları, hükümlüleri var. İdam cezası kaldırılarak ağırlaştırılmış müebbete mahkûm edilen Abdullah Öcalan var.  Özetle, idam kaldırılmasaydı idam sehpasına çıkarılacak yüzlerce insan…

Asla kadınları korumanın peşinde olmayan idam çığırtkanlarının amacı böyle bir Türkiye yaratmak. İdamı geri getiremeseler bile korkuyu yaymak, yoğunlaştırmak, kitleleri sindirmek.

Kadın yaşamdan yanadır

Binlerce yıllık erkek iktidarının içimizdeki izlerinden büsbütün arınmış olamasak da kadın, doğası gereği yaşamdan yanadır, yaşamı doğurur ve korur. Bu doğa erkek iktidarının etkisiyle (ki iktidar her zaman erildir) ne kadar berelenmiş olursa olsun can alma, yaşamı yok etme, -hastalıklı haller, psikolojik vakalar bir yana- kadın doğasına aykırıdır.

Kadın hareketi, kadın cinayetlerine övülecek, övünülecek bir kararlılık ve eylemlilikle karşı çıkarken devletin/iktidarın bile isteye işlediği cinayet olan idama da aynı kararlılıkla karşı çıkmalıdır. Lafta kalır, nasıl olsa getiremezler rahatlığına kapılırsak muktedirin planlarını kolaylaştırmış oluruz.

Ölmek, öldürülmek istemiyoruz ama ülkede darağaçları kurulmasının, korku ve dehşet yayılmasının, can alınmasının gerekçesi olarak kullanılmak da istemiyoruz. Eril iktidarın dehşet saçmaya, korku yaratmaya, can almaya dönük adımlarına bizim acılarımızı bahane kılmayın. Suçu suçla cezalandırmak yerine ceza hafifletilmesine olanak tanımayan, suçluyu kayırmayan, kadını, çocuğu gerçekten koruyan yasaların çıkarılmasını, daha da önemlisi “ama”sız uygulanmasını sağlayın. İstanbul Sözleşmesi ve benzeri, metnini aşan sembolik değere sahip belgeleri kabul ve uygulamakla kalmayıp toplumda yaygınlaştırın, kamu vicdanına aşılayın. Kadın hakları söz konusu olduğunda kırmızı görmüş boğaya dönen sözde dinî cemaatlerin, tarikatların iktidarınız üzerindeki etkisini törpüleyin, devlete sızmalarına imkân tanımayın. Kadın cinayetlerini protesto eden, yaşama haklarını savunan kadınların üzerine polislerinizi salmayın, onları tartaklamayın, tutuklamayın. İdam idam diye böğüreceğinize bunları yapın yeter. 


Desen: Selçuk Demirel

Oya Baydar kimdir?

Oya Baydar, subay bir baba (Ahmet Cevat Baydar) ve Cumhuriyet'in ilk öğretmenlerinden Behice Hanım'ın kızı olarak 3 Temmuz 1940'ta İstanbul / Kadıköy'de doğdu. Politik mücadele yıllarında içinde bulunduğu yapılara karşı da eleştirel bakışını esirgemeyen açık sözlü tavrıyla özgül bir etki yaratan; görüş, eleştiri ve önerileri her kesimde takip edilen yazar, Notre Dame de Sion Fransız Kız Lisesi'ni bitirdi.

Edebiyat hayatına esas itibarıyla 17 yaşında lise öğrencisiyken yazdığı ve Hürriyet gazetesinde tefrika edilen Umut Yolu adlı romanla atıldı. Françoise Sagan'ın Bonjour Tristesse romanından etkilenerek kaleme alınan bu roman, gazete tarafından ismi değiştirilerek Kalbimin Aradığı Erkek adıyla basıldı ve Baydar çok genç bir yazar olarak gazetedeki ilanlarda "Türkiye'nin Sagan'ı" olarak tanıtıldı. Baydar, gazete sayfalarında kalan bu romanını daha sonra kitap halinde yayınlamadı.

1960'ta lise son sınıftayken -kendisine okuldan atılma sıkıntısı da yaşatan- Allah Çocukları Unuttu romanını yayımladı. Baydar'ın ikinci romanı Savaş Çağı Umut Çağı (1963), ilk basımından yaklaşık 40 yıl sonra, 2010'da Savaş Çağı Umut Çağı: Bir Yirmi Yaş Güncesi adıyla yeniden yayımlandı.

Biri tefrika olarak Hürriyet gazetesi sayfalarında kalan, diğer ikisi ise kitap halinde basılan bu üç romanın ardından Oya Baydar, gazetecilik ve politik mücadele içinde geçen yaklaşık 30 yıl edebî eser kaleme almadı.

Hürriyet gazetesinde tefrika edilen romanından aldığı telif ücretiyle Paris'e gitti, orada sosyalist çevrelerle iletişime geçti. Paris'te kurduğu iletişimin etkisiyle sosyoloji okumaya kadar verdi.

1960'ta girdiği İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nü 1964 yılında bitirdi. Aynı yıl sosyoloji bölümüne asistan olarak girdi ve "Türkiye'de İşçi Sınıfının Doğuşu" konulu doktora tezine başladı. Doktora tezinin Üniversite Profesörler Kurulu tarafından iki kez reddedilmesi üzerine, öğrenciler bu olayı protesto etmek için üniversiteyi işgal ettiler. Bu olay Türkiye’de ilk üniversite işgali eylemi oldu.

1966'da Türkiye İşçi Partisi'ne (TİP) üye oldu. Bir süre, ABD'de Columbia Üniversitesi'nde, sosyal bilimlerde istatistik yöntemleri konusunda çalıştı. 1969-70 arası Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde asistanlık yaptı.

Toplumsal hareketliliğin yükseldiği, Türkiye'nin sosyalist düşünce ve örgütlenmeyle tanıştığı 1960'larda, edebiyatı tümüyle bırakıp toplumsal-siyasal yapı araştırmalarına yöneldi ve sosyalist hareket içinde aktif oldu. Sosyalist Parti İçin Teori ve Pratik (1970-71) dergisinin kurucuları arasında yer aldı.

12 Mart 1971 askeri darbesi sırasında Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS) ile Türkiye İsçi Partisi (TİP) üyesi olduğu için tutuklandı ve üniversiteden çıkarıldı.

Bu dönemde Yeni Ortam ve Politika gazetelerinde köşe yazarlığı yaptı (1972-79). Eşi Aydın Engin ve Yusuf Ziya Bahadınlı ile birlikte İlke dergisini kurdu ve Türkiye Sosyalist İşçi Partisi'nin (TSİP) kuruluşuna katıldı.


Yazılarıyla ilgili olarak hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 312, 142 ve 159. maddelerinden 30 dolayında dava açıldı. 12 Eylül 1980 askeri darbesi sırasında bulunduğu Almanya'dan Türkiye'ye dönemedi ve 12 yıl boyunca Almanya / Frankfurt'ta siyasi göçmen olarak yaşadı. Bu yıllarda Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde, Sovyetler Birliği'nde, Moskova'da bulundu.

Baydar, sürgün yıllarının ardından 1992'de Türkiye'ye döndü. Tarih Vakfı ile Kültür Bakanlığı'nın ortak yayınları olan "İstanbul Ansiklopedisi"nde redaktör, "Türkiye Sendikacılık Ansiklopedisi"nde yayın yönetmeni olarak çalıştı.

Yeniden döndüğü edebiyatta ardı ardına yayımladığı öykü ve romanları ile çok sayıda ödül kazandı. Elveda Alyoşa ile 1991 Sait Faik Hikâye Armağanı'nı, Kedi Mektupları adlı kitabıyla 1993 Yunus Nadi Roman Ödülü'nü, Sıcak Külleri Kaldı romanıyla 2001 Orhan Kemal Roman Armağanı'nı, Erguvan Kapısı'yla 2004 Cevdet Kudret Edebiyat Ödülü'nü, Çöplüğün Generali romanıyla TÜYAP Kitap Fuarı'nda 2009 yılı Dünya gazetesi yılın telif kitabı ödülünü aldı.

İtalyan Carical Vakfı tarafından verilen ''Akdeniz Kültürü Ödülü''ne 2011'de Hiçbir Yere Dönüş adlı romanıyla Oya Baydar layık görüldü.

Sıcak Külleri Kaldı romanı ile de 2016 yılının Fransa / Türkiye Edebiyat Ödülü'nün de sahibi oldu.


2001'de Türkiye Barış Girişimi'nin kurucusu ve sözcüsü olan yazar, aynı zamanda PEN Yazarlar Birliği üyesi.

Kitapları 23 dilde yayımlanan Oya Baydar, kuruluş günlerinden itibaren T24’te köşe yazıyor, İstanbul'da ve Marmara Adası'nda yazmayı sürdürüyor.

ESERLERİ

Roman

- Allah Çocukları Unuttu (1960)
- Savaş Çağı Umut Çağı (1963)
- Kedi Mektupları (1997)
- Hiçbiryer'e Dönüş (1999)
- Sıcak Külleri Kaldı (2000)
- Erguvan Kapısı (2004)
- Kayıp Söz (2007)
- Çöplüğün Generali (2009)
- O Muhteşem Hayatınız (2012)
- Yolun Sonundaki Ev (2018)
- Köpekli Çocuklar Gecesi (2019)
- Yazarlarevi Cinayeti (2022)

Deneme

- Surönü Diyalogları (2016)

Öykü

- Elveda Alyoşa (1991)
- Madrid'te Ölmek - Mırınalı Madride (2007)

Anlatı

- Bir Dönem İki Kadın: Birbirimizin Aynasında (Melek Ulagay ile, İstanbul 2011)
Yetim Kalacak Küçük Şeyler (2014)
- Aşktan ve Devrimden Konuşuyorduk - Oya Baydar ile Nehir Söyleşi (Ebru Çapa ile, 2018)
- 80 Yaş Zor Zamanlar Günlükleri (2021)

Yazarın Diğer Yazıları

6’lı Masa’ya uyarı: Bu suça ortak olmayın!

Suriye’de, Irak’ta sürdürülmekte olan Kürt kırımı ve toprak ilhakı amaçlı savaşa yüksek sesle, açık ve net biçimde hayır deme cesaretini göstermek zorundasınız. Aksi halde, ülkemize, halkımıza olduğu kadar, insana insanlığı karşı işlenen suçlara, dökülen kanlara da ortak olacaksınız

Devletin derinliklerinde reisler, çeteler, tetikçiler savaşı

Bugün AKP-MHP iktidarının hükmettiği devlet aygıtının kurum ve kuruluşları, derinlerde yuvalanmış çetelerin, organize suç örgütlerinin, uluslararası uyuşturucu kartellerinin, kara para aklama şebekelerinin tasallutu altındadır. Biz sıradan vatandaşların hayret ve dehşetle izlediğimiz suç ve ilişkiler ağı, devlet kurumlarına çöreklenmiş işbirlikçiler olmadan kurulamaz, yaygınlaşamaz

Demirtaş'ın sunduğu tarihî fırsatı değerlendirebilecek miyiz?

Bir zamanlar "tek yol devrim" denirdi; bugün tek yol, hem seçimleri kazanmak hem de geleceğin demokratik cumhuriyetini inşa etmek için Kürt hareketi dahil bütün muhalefetin Demirtaş'ın çağrısında ifadesini bulan görüşleri içine sindirmesi ve o doğrultuda adım atmasıdır, diye üşünüyorum