04 Temmuz 2022

“Zafer ya da hiç” 

Erdoğan’ın davranışının, eyleminin iki değerlendirmesi var:  “Bu bir zaferdir”!  “Bu bir hezimet”tir”! Konuştuğumuz olay aynı olay.  “Zafer” denen olaya “hezimet”, “hezimet” denen olaya “zafer” denebilir mi?  Nasıl denebilir? Ama Türkiye’de bu oluyor, her durumda oluyor, durmadan oluyor

Şu son NATO’ya kabul patırtısı, bir Tayyip Erdoğan klasiğinin tekrarlanmasına yol açtı. Bu artık alıştığımız bir süreç: Tayyip Erdoğan bir konuda son derece kesin sözler söylüyor. Kesin mi kesin!  Sonra, neyse konu ya da sorun, söylediğinin tam tersini yapıyor, söylüyor vb. Bunu gene yaptı ve yaptıktan sonra bu sefer bir Süleyman Demirel klasiği ile durumu açıkladı: “Dün, dündür;  bugün, bugündür.”

Tayyip Erdoğan çok konuşuyor. Ülkenin her sorunu konusunda söyleyeceği bir söz var. Bu birçok sözü birbirine bağlayan bir omurga görülüyor; her durumda ne kadar doğru davrandığı. Gelgelelim, burada da bazan bir tuhaflık görülebiliyor. Erdoğan, olumsuz çağrışımları olan bir deyimi olumlu anlamda kullanıveriyor. Örneğin seçim yapılmış, muhalefetin o sırada geçmiş bazı uygulamalara itirazı var. “Bu yapılan ‘seçim hilesi’dir” diye seslerini yükseltiyorlar. Suçlama ağır. Tayyip Erdoğan, “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diye cevap veriyor. Adamın biri kuraldışı bir iş yapmış, bir suç işlemiştir; ama bundan sonra tüymüş, erişilemeyecek bir yere varmıştır. Yani olan olmuştur.  Paçayı sıyırmıştır.  Bu deyimi bu durumu anlatmak için kullanırız. Bu da,  Erdoğan konumunda bir insan açısından pek “onurlu” bir durum değildir.  “Evet, yaptık bir hile, ama artık sonucu değiştiremezsiniz” anlamına gelir.  “Yanına kar kaldı” deyimini de ekleyebiliriz.

Tayyip Erdoğan çok “içi dışı bir” bir adam, onun için de böyle konuşabiliyor, demek mi gerek bu durumda? Bu mu açıklaması? Yoksa bazı deyimlerin anlamını bilmiyor, bilmeden kullanınca da böyle tuhaf durumlar ortaya çıkıyor.

Şimdi, Süleyman Demirel’in sözüne geliyoruz. Bu ünlü söz, Demirel’in sıkıştığı ve durumu kurtaracak laf bulamadığı zaman—ayaküstü—söyleyiverdiği bir sözdür. Bir tutarsızlık itirafıdır (başka imkân bırakmayan koşullar olsa da). Öyle göğsü kabararak söylenecek bir şey değil. Ama Tayyip Erdoğan herhalde ağzından çıkan her şeyin göğsünü de kabartması gerektiğine inanıyordur. O inanıyorsa başka herkesin de inanması gerektiği zaten kesin.

Şimdi, sonuç olarak, siyasi bir durum üstüne konuşuyoruz. Siyasi bir durum ve bunun üstüne bir siyaset adamının açıkladığı değerlendirme ve karar... Siyaset dediğimiz etkinliğin gereği, taraflar var ve tarafların yorumları ya da değerlendirmeleri uyuşmuyor, çelişiyor. Türkiye’nin şu şimdiki durumunda uyuşmazlık iyice vurgulu ve kavgalı bir hale geldi. Bu olayda Erdoğan’ın davranışının, eyleminin iki değerlendirmesi var:  “Bu bir zaferdir”!  “Bu bir hezimet”tir”! Konuştuğumuz olay aynı olay.  “Zafer” denen olaya “hezimet”, “hezimet” denen olaya “zafer” denebilir mi?  Nasıl denebilir? Ama Türkiye’de bu oluyor, her durumda oluyor, durmadan oluyor. Olmasına alıştık.

NATO’ya girdi, girmedi kavgasından çok “bu “zafer/hezimet” ikilemi ilginç geliyor bana. Ama olayın kendisine değinmeden kavgasını konuşmak da kolay değil. Bu olay abartılı bir retoriğe girişmeden olsa ve muhalefet “hezimettir bu” diye kıyamet koparsa “Abartıyorsunuz,” derdim. Ama öyle değil.  Olay başlar başlamaz dozunu yükselten, geri alınmaz sözler söyleyen Erdoğan ve onun yankıları.  Böyle olunca da muhalefetin “Ne zaferi yahu?  Buna ‘hezimet’ derler” diye cevap vermesi çok normal.  Benzer olaylarda da hep aynı şey oluyor.  “Rölans” yapan taraf her iktidar ve tartışılan konuda kof çıkan taraf da genellikle iktidar. Anlaşılır bir şey: İktidar bir süredir güç ve destek kaybediyor; onun için “muazzam başarı” peşinde!  Muazzam olmayan başarı da kesmiyor.

İsveç’in, Finlandiya’nın NATO’ya katılmak istemesi anlaşılır bir olay. Bunu böyle patlangaç bir olay haline getirmek gereksiz bir şeydi. Bir NATO üyesi olarak Türkiye’nin böyle bir “olay yaratması” doğru bir siyasi davranış değildi. Onların katılımını onaylarken şikâyetlerini bildirmek de anlaşılır bir olay olurdu (şikâyetin haklılığı başka konu).  Ama olay izlediğimiz, seyrettiğimiz sürece girdi. Girdikten sonra varılan sonucu “zafer” diye karşılamak da, ancak “bir densizlik” olabilir. Ama AKP’nin zaten çok akılcı bir gidişi olmayan Türkiye siyasi kültürüne katkısı bu oldu.

“Bu oldu”. Nedir olan? Hayata, olaylara bakışımız bildiğimiz olgusallıklardan, gerçekliklerden ve maalesef değerlerden koptu. “Mantık”, genel olduğu zaman, herkesi bağladığı zaman “mantık”tır. Bu ilişki tamamen koptu. Bunlar “kopunca” ne oldu?  Mantık dediğimiz şey “partizan” oldu. “Bir şey benim çıkarıma uyuyorsa mantıken doğrudur.”  Bunu diyen kişi—bir biçimde—toplum desteğini de arkasına alabilir. Bu durumda “Hitler Almanyası” gibi bir fenomenle karşılaşırız. O dönemde çok cılız bir muhalefet dışında Almanya’nın neredeyse tamamı Hitler’in arkasından gitti. Ama arkasından gidenlerin kalabalık olması Hitler’in davasının haklı bir dava olması sonucunu getirmedi.

Ya da bir iktidar olur, kitlesel denebilir bir destek bulur, ama toplumda herkesi de ikna edemez. Onun bulduğu destek kadar muhalefet de vardır. Bu durumda bu iddiacılık, “dediğim dedik”çilik ne getirir?  En hafifinden bölünük bir toplum, en ağırından bir iç savaş getirir.

Yakınlarda bir seçim olacak. Elbette çok önemli. Hayati. Seçim olacak, o kazanacak, bu kazanacak. Zaman geçecek, yeni seçimler olacak. Bazı şeyler değişecek, bazı şeyler değişmeyecek, Türkiye devam edecek...

“Edecek” mi?  “Zafer/hezimet” mantığı içinde mi devam edecek?  Nasıl eder? Şu gördüğümüz araçları kullanarak siyaset yapanlar, “zafer!” diye haykıranlar, bu dünyada bilinen zafer çeşitleri arasında bir de “Pirüs zaferi” dedikleri türden bir zafer olduğunu bir yerlerde görmüş, okumuş olabilir mi?

Murat Belge kimdir?

Prof. Dr. Murat Belge, 16 Mart 1943’te Ankara'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi.

12 Mart 1971 muhtırasıyla başlayan darbe döneminde iki yıl cezaevinde kaldıktan sonra 1974’te üniversiteye döndü. 1981’de doçentken istifa etti.

Halkın Dostları, Birikim, Yeni Dergi, Yeni Gündem, Milliyet Sanat, Papirüs dergilerinde ve Cumhuriyet, Demokrat, Milliyet, Radikal, Taraf gazetelerinde yazdı.
1983’te İletişim Yayınları’nı kurdu. 1997’de profesör olan Murat Belge, başkanlığını da üstlendiği Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü'nde devam ettiği akademik çalışmalarını sürdürüyor.

Türkiye'nin en üretken yazarları arasında ön sıralarda yer alan Murat Belge, çok sayıda kitapta yer alan makalelerinin yanı sıra 23 kitap yazdı; William Faulkner, James Joyce ve John Berger’den eserler de dâhil olmak üzere 15 çeviri kitabı yayımladı.
1957 seçimlerinde Demokrat Parti Muğla Milletvekili olarak parlamentoya giren gazeteci-yazar Burhan Asaf Belge'nin oğlu olan Murat Belge, aktris Hale Soygazi ile evli.

Kitapları

- Tarihten Güncelliğe (Alan, 1983; İletişim, 1997)
- Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek (Birikim, 1989)
- Marksist Estetik (BFS, 1989; Birikim, 1997)
- The Blue Cruise (Boyut, 1991)
- Türkiye Dünyanın Neresinde (Birikim, 1992)
- 12 Yıl Sonra 12 Eylül (Birikim, 1992)
- İstanbul Gezi Rehberi (Tarih Vakfı, 1993; İletişim, 2007)
- Türkler ve Kürtler: Nereden Nereye? (Birikim, 1995)
- Boğaziçi’nde Yalılar ve İnsanlar (İletişim, 1997)
- Edebiyat Üstüne Yazılar (YKY, 1994; İletişim, 1998)
- Tarih Boyunca Yemek Kültürü (İletişim, 2001),
- Başka Kentler, Başka Denizler 1 (İletişim, 2002)
- Yaklaştıkça Uzaklaşıyor mu: Türkiye ve Avrupa Birliği (Birikim, 2003)
- Osmanlı: Kurumlar ve Kültür (Bilgi Üniversitesi, 2006)
- Başka Kentler Başka Denizler 2 (İletişim, 2007)
- Genesis: “Büyük Ulusal Anlatı” ve Türklerin Kökeni (İletişim, 2008)
- Sanat ve Edebiyat Yazıları (İletişim, 2009)
- Başka Kentler, Başka Denizler 3 (İletişim, 2011)
- Edebiyatta Ermeniler (İletişim, 2013)
- Başka Kentler, Başka Denizler 4 (İletişim, 2014)
- Militarist Modernleşme-Almanya, Japonya ve Türkiye (İletişim, 2014)
- Linç Kültürünün Tarihsel Kökeni: Milliyetçilik (Agora, 2006; Berat Günçıkan ile söyleşi)
- Şairaneden Şiirsele / Türkiye’de Modern Şiir (İletişim, 2018)

Çevirileri

- Hegel Üstüne: W.T. Stace
- Martin Chuzlewitt: Charles Dickens
- Döşeğimde Ölürken, Ağustos Işığı, Ayı: William Faulkner
- Dublinliler, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi: James Joyce
- 1844 Elyazmaları: Karl Marx
- Bir Zamanlar Europa’da, Leylak ve Bayrak: John Berger
- Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla: Leo Huberman
- Yazıcı Bartleby: Herman Melville
- Kayıp Kız: David Herbert Lawrence
- Yurtsuzların Ülkesi: Dugmore Boetıe
- Lenin ve Felsefe: Louis Althusser (Bülent Aksoy ve Erol Tulpar ile birlikte)

Yazarın Diğer Yazıları

Salman Rüşdi...

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı

"Test konusu açılınca"

Test, son analizde, edilgen bir zihin koşullanması yaratır: "Hangisi doğru?" "Hangi şıkkı seçersem doğru bilmiş olurum?" Kafanı buna göre çalıştıracaksın. Oysa etkin bir zihin eylemi gerekiyor. "Şöyle, çünkü şunlar, şunlar şöyle". Yani "şıklar" denen şeyleri de sen kendin üreteceksin

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir