04 Mayıs 2022

Türk adaleti 

Bu kararı ve bu karara erişinceye kadar izlenen süreci bütün dünyanın incelemesinde bence de yarar var. Dünyada bir eşi bulunmayan bir olay hakkında bilgi sahibi olacaklar ve bir mahkemenin ne olmaması gerektiğini görmüş olacaklar

"Gezi Davası" adı altında yürütülen etkinliğin hukuken ne menem bir şey olduğunu çok kişi yazdı, madde madde ortaya koydu. Böyle olunca aynı şeyleri tekrarlamaya gerek olmadığını yazmıştım. Ama davanın aşamalarıyla ilgili olmayan iki nokta görüyorum ki sanırım üzerine yazmayı gerektiriyor. Bunlardan biri, Osman Kavala'nın kendisiyle dolaylı biçimde ilişkili; onunla birlikte hüküm giydirilen insanlar üstüne bir not.

Cumhurbaşkanı'nın ilgisi Osman Kavala üzerinde yoğunlaştığı için başlangıçta bu yedi kişinin adı geçmiyordu. Osman Kavala cezalandırılacaktı. Tayyip Erdoğan'a muhalif olduğu için cezalandırılacaktı. Ama tabii Tayyip Erdoğan'ın ülkesinde bile hak, hukuk, mahkeme v.b. konularda dikkat ve riayet edilmesi gereken şeyler vardı: Birini cezalandırmak için o birinin bir suç işlemesi gerekiyordu örneğin. Oysa Osman Kavala'nın bir suç işlediğini gösteren bir şeyler yoktu. Dolayısıyla onu yargılayan kurulun onu yargılamaları için bir ya da birçok suç bulması gerekiyordu. Dolayısıyla olaylar olup bittikten epey bir zaman sonra mahkeme Osman Kavala'yı suçlayacakları suçu aramaya başladı. "Arayan bulur" demişler. Örneğin Kavala ile Henri Barkey'nin telefonlarının aynı baz istasyonundan sinyal vermesi gibi son derece inandırıcı kanıtlar buldular -birbirleriyle konuştuklarına dair bir şey bulunmasa da!

Üstelik aynı lokantada yemek yemişlerdi -aynı masada olmasa bile. Yani denebilir ki Osman Kavala suçlarını söz konusu olay olup bittikten çok sonra işlemeye başladı.

Yani Osman Kavala'nın suç işlediği biliniyordu ama hangi suçu nasıl işlediği bilinmiyordu. E, mahkeme dediğin bunu ortaya çıkarmakla yükümlü. Ha gayret! Yalnız, bir yerde milyonlarca insanın katıldığı bir olay var; öbür tarafta tek başına Osman Kavala. Bunlar nasıl bir araya geliyor, nasıl bir mekanizmayla Osman Kavala o milyonları harekete geçiriyor? Buraları meçhul. Böyle olması da normal, çünkü Osman Kavala karda yürüyüp izini belli etmeyen cinsten biri. Yani mantıken öyle olmalı.

Malum konulara girmeyeceğim: beraat, son anda durdurulan tahliye v.b. Bunlar yazıldı, biliniyor.

Ama ne de olsa "tek başına milyonları mobilize eden, memleket çapında sokağa döken Osman Kavala imgesinde rahatsız edici ögeler vardı. Bu işleri beceren adamın birtakım "suç ortakları" olması beklenirdi. Kimlerdi bunlar? Birileri seçildi. Osman Kavala ile aynı kafada olan kişilerdi seçilenler ve bu kadarı da zaten yeterliydi. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın muhalifi olanlar bu suçlarının cezasını çekmeliydi. Onlar da "Gezi davası" diye bilinen labirentin koridorlarına itildiler -ama tutuklanmadılar. Dava, tek tutuklu Osman Kavala ile devam etti.

Ve nihayet sonuna geldi. Sonuna gelince bilindiği gibi Osman müebbetini aldı. Müebbeti gereği gibi ağırlaştırıldı. Söylendiği gibi, "idam" devam ediyor olsa herhalde "idam kararı" da çıkacaktı. Bu arada beklenmedik bir şey daha oldu ve Kavala'ya yol arkadaşlığı yapmak üzere seçilen yedi kişi de on sekizer yıla çarptırıldı ve üstüne üstlük tutuklandı.

Bu yedi kişi ne yaparak Osman Kavala'nın Gezi direnişini örgütlemesine yardımcı oldular, kararda belirtilmiş. Bunlara da ayrı ayrı bakmaya niyetim yok. Bunlar da analiz edildi, daha da edilecek. Aynı zihin yapısı ve aynı görev anlayışı. Ne yaptıklarının önemi yok çünkü şunu ya da bunu yaptıkları için değil, Osman Kavala'ya bir "örgüt" temin etmek gerektiği için oradalar.

Ayrıca Erdoğan'a muhalif olduklarını da biliyoruz. Bu durumda zaten aldıkları "ceza" boşa gitmiş olmaz. "İşte asıl suçlu ve işte suç ortakları" denince hikâye daha inandırıcı oluyorsa bunu yapmakta herhangi bir sakınca yok.

Peki, hikâye daha "inandırıcı" oluyor mu? Olmuyor. Hukuksuzluk katmerleniyor. Şimdi bu ikinci konuya gelmek istiyorum.

Osman Kavala ve "Gezi davasının" üç aşağı beş yukarı böyle karara bağlanacağı ve doğal olarak Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) taşınacağı işin başından belliydi. AİHM'nin önüne serilen dosyalara bakınca bunlar hakkında nasıl bir karar vereceği de belliydi. AİHM o kararı verince Türkiye'nin ne gibi argümanlarla Türk mahkemesinin kararını savunacağı da belliydi. Yani, ezcümle, bütün bunlar belliydi. Gene de belli olmayan ya da böyle olması gerekmeyen bölümler de vardı.

"Belliydi" diyorum çünkü Tayyip Erdoğan konu hakkında duygularını dile getirmişti. Sürecin, onun iradesine uymayan bir şekilde ilerlemesine imkan yoktu. Bu "irade"yi hukuka uydurmanın yolunu bulmak ise büsbütün imkansızdı.

AİHM "Böyle karar olmaz" diyecek. Buna karşı ne söylenecek? Klasik söz "İçişlerimize karışıyorlar". Klasik söz bu ama orta yerde koskoca anlaşma, koskoca imzalar var. Bu ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasasına da girmiş. Kimin hükmü belirleyici -bu da belli. Şimdi bütün bunlar çiğnenecek. Çiğnerken ne söylenecek, ne söylenebilir? İnandırıcı bir şey söylemenin imkanı kalmamış. Ama inandırıcı olsun ya da olmasın, bir şeyler söylemek -"söylenmek" demek daha doğru olabilir -de gerekiyor.

"Türkiye bir hukuk devletidir. Türk mahkemesi bu sanıkları suçlu bulduysa bunun bir mantıki ve hukuki temeli vardır" desek geçerli bir şey söylemiş olur muyuz? Olmayız, çünkü dediğim gibi, verilmiş taahhütler ortada. Gene de bir şeyler söylemek zorundayız. Susarak olmaz böyle bir şey. Bu "ecnebiler" itiraz etse de, usulsüz bulsa da, bir gerekçe bulup söylemeliyiz. Bu söz, şu paragrafın başında yazdığım söz olmaz mı?

Oldu. Türkiye AİHM kararına karşı özetle bunu söyledi.

Burada ilginç bir durum ortaya çıkıyor. "Türk hukukunu, Türk yargısını, Türk yargıçlarını hafife almayın" demiş oluyoruz. Şimdiye kadar kimin kararı AİHM'den dönse, "Öyle olması gerekiyor," dedik. Hatta AİHM'nin kararını bozduğu merci bir Türk mahkemesi dahi olsa "Usul böyle" dedik, itiraz etmedik. Ama bu vakalarda Tayyip Erdoğan'ın duyguları söz konusu değildi. Şimdi burada tavrımızı değiştiriyoruz. "Türk yargısı doğrudur, kararına müdahale edilmez" diyoruz.

Nerede diyoruz?

Osman Kavala'nın Gezi direnişi davasında...

Yani- başka her şeyi şimdilik bir kenara bırakalım- bir adamın "casusluk" suçlamasıyla, bir iddia da yazılmadan iki yıl tutuklu kaldığı ve sonra bu suçlamadan beraat ettiği ve birkaç yıl önce beraat ettiği davadan Türk Ceza Kanunu'nun en ağır cezasına çarptırıldığı dava. Hukukun bu davada bilmem kaç kere çiğnendiği öteki örneklerin listesine girmeyelim. Bunu çok iyi bilenler var ama iyi bilmeyen, hatta hiç bilmeyenler ve hatta oylarını Tayyip Erdoğan'a verenler de bunun hukuki bir zemini olmadığını anlıyorlar. Bu dava üzerine tartışma çıkarıyor ve Türkiye'nin adil yargılama düzenine saygı duymaya dünyayı davet ediyoruz. Bu kararı ve bu karara erişinceye kadar izlenen süreci bütün dünyanın incelemesinde bence de yarar var. Dünyada bir eşi bulunmayan bir olay hakkında bilgi sahibi olacaklar ve bir mahkemenin ne olmaması gerektiğini görmüş olacaklar.

Umarız ki Türk yargısına ve Türk yargıçlarına saygı duymayı da öğrenirler. 

Yazarın Diğer Yazıları

Salman Rüşdi...

İslam dünyası festival yasaklayanların, yazar bıçaklayanların, insanları yakarak öldürenlerin sözünün geçer olduğu bir alem olmamalı

"Test konusu açılınca"

Test, son analizde, edilgen bir zihin koşullanması yaratır: "Hangisi doğru?" "Hangi şıkkı seçersem doğru bilmiş olurum?" Kafanı buna göre çalıştıracaksın. Oysa etkin bir zihin eylemi gerekiyor. "Şöyle, çünkü şunlar, şunlar şöyle". Yani "şıklar" denen şeyleri de sen kendin üreteceksin

Abdülhamid ve İslamcılık

Abdülhamid muhtemelen Tayyip Erdoğan'ın "ideal Müslüman" kavramından anladığı tipolojiye uyan biri değildi. Operasını dinler, en seçmesinden konyağını içer, Sherlock Holmes hikâyesini okuturdu. Batı tarzı eğitim veren yığınla okul açmış, subaylığın "meritokratik" olması için uğraşmıştı. Yani "Kızıl Sultan/Ulu Hakan kalıpları içinde doğru düzgün bir Abdülhamid resmi oluşturmak kolay değildir