23 Temmuz 2021

Teşhiste hata olmaz (2)

Belirli koşullar, Türkiye için çok yeni olan sosyalizmi gerçekte olduğundan daha güçlü gösterdi (1965 seçiminde geçerli olan "milli bakiye" sistemini de bu etkenler arasında saymak gerekebilir). Bu, özellikle sosyalistlerin her şeyi bir yana bırakıp "solu iktidara getirecek en uygun strateji" üstüne tartışmalara girmelerine yol açtığı için hareket için kötü oldu

Bu başlık altında yazdığım ilk yazı, gelebildiği yere kadar, teşhiste hata olabileceğini, hem de bayağı vahim hatalar olabildiğini göstermeyi amaçlamıştı. "Milli Demokratik Devrim" altmışlı yıllarda Türkiye'de olması istenen bir devrim teorisi yapıyordu, ama analiz ettiği toplum altmışların Türkiye'si değil, belki altmışların Tayland'ı ya da 1860'ların Çin'i gibi bir yerdi.

Özel mülkiyet üzerine oturan egemen sınıflar solun her türlüsünü kendilerine tehdit olarak algılarlar. Burada da tepkiler farklı olmadı. 1965 seçimini net bir şekilde kazanan Adalet Partisi yeni serpilmeye başlayan sosyalizme, onun siyasi organı TİP'e karşı İslami ideolojiyi seferber etmeye karar verdi. Bunu bir politika haline getirdi. Böylece "Kanlı Pazar" dediğimiz olaya ve adam öldürmeye varan bir süreç başlatmış oldu.

Bu gibi güçlüklere karşılık Türkiye'de sosyalist örgütlenme ve mücadelenin bazı önemli avantajları da oldu. Bunları kendisi yaratmamıştı. Genel yapılanmanın ürettiği koşullardı.

Bunların birincisini ilk yazıda ele almıştım: Türkiye'de sermayenin geldiği aşamanın özellikleri üstüne bir saptama bu. "İthal ikamesi sanayileşme" yöntemi uygulanacaksa, bu, "alım gücü" olan bir iç Pazar gerektirir. Dayanıklı tüketim malı üretecek-ve satacaksınız. Şu halde bunları satın alacak kadar gelir sahibi bir toplum olmalı. Demek ki yüksek ücret politikası uygulamalı.

Bir grup sendikacı 1961'de TİP'i kurmuştu. Aralarında -bekleneceği üzere- polis ajanları da bulunan bu sendikacılar 1967'de de DİSK'i kurdular. Yani, önce "politik örgüt", sonra "ekonomik örgüt" kurulmuş oldu.

Tek-parti döneminde sendika kurma hakkı tanınmamıştı. Nasıl olsa, bütün devletin, her şeyin babası ve koruyucusu olan devlet varken sendika gibi bir kuruluş gereksiz görülmüştü. 1946'da bu bir yasak olmaktan çıktı, ama sendikalaşma oldukça güdük bir seyir izledi. Grev hakkı tanınmamış bir sendikadan ne bekleyebilirsiniz? Böyle şeylerin tanınması da 27 Mayıs'ı bekledi. Bütün bu sendikalar Türk-İş çatısı altında birleşmişti. Sanayileşme devlet eliyle başlatıldığı için belli başlı sendikaların "patronu" devletti. Sendikaların yönetimi de devletin güvendiği, "sorun çıkarmayacak" kişilerin elindeydi. Böyle bir ortamda DİSK kendi farkını kolayca gösterdi. Ama onların toplu pazarlık gibi işlerde gösterdiği celadet, belirli bir ölçüde, yukarıda anlattığım "yüksek ücret" gereğine de bağlıydı. Özellikle Maden-İş, Bu sürecin baş aktörü sayacağımız "dayanıklı tüketim malı" üreten özel girişim alanında kurulmuştu ve gerçekten başarılı sendikacılık örnekleri veriyordu.

Genel olarak DİSK başarılı sendikacılık yapıyordu ama kendi tarihi içinde önemli bir atılımı sıkıyönetim koşullarında (12 Mart dönemi) Renault'da verdiği mücadele ile gerçekleştirdi. Bundan sonra tanındı ve bulunduğu alanda önemli bir kuruluş haline geldi.

DİSK faslı böyle ama genel olarak işçi sınıfının eylem yeteneği ile herkesi şaşırttığı bir de 15-16 Haziran olayı vardır. Bu büyük ve çarpıcı olay, "MDD" tezinin argümanları arasında önemli bir yere sahip olan, işçi sınıfının sosyalist mücadele için gerekli siyasi olgunluktan uzak olduğu iddiasını yerle bir etti. Ancak bu olay, bu yazının asıl konusu olan "avantajlar" arasında yer almıyor; onun için bu yazıda böyle kısaca değindikten sonra bu konuya dönmeyeceğim. Şimdi gelelim ikinci "avantaj"a.

Sözünü ettiğim bu olaylar, bütün bu dönem, 27 Mayıs'ı izliyor. 27 Mayıs darbesini askerler yaptı. Darbenin başarısından sonra Milli Birlik Komitesi adını alan ağırlıkla Halk Partisi ve İsmet İnönü sempatizanı subaylar bir an önce işi ehline teslim etmekten yanaydı ve böyle yaptılar. Aralarında bunu erken bulanlar 14'ler adını alarak bazı yurt dışı görevlere tayin edildiler. Ama belli ki erken bulanlar yalnız bu on dört kişi değildi. Türkiye'nin askeri darbeler döneminin kapısı açılmıştı. İlk işaretlerden biri "Silahlı Kuvvetler Birliği" idi. Talat Aydemir'in iki darbe girişimi somut örneklerdir. Bu girişimlerin de idamla sonuçlanması, yeni bir darbeyi gerekli görenleri özlemlerinden vazgeçirmedi. Türkiye'ye özgü, başarı darbeler, "emir-kumanda zinciri içinde" diye tanımlanan darbelerdir. Bu süreçte 12 Mart bir özelliğiyle dikkat çeker. Bu olay böyle (yani "emir-kumanda") olmak üzere planlanmamıştı. Dönemin Genel Kurmay Başkanı girişimi durdurdu ve olayı bu kalıba uydurdu. Yani ordunun bir bütün olarak davranmasını sağladı. 

Özellikle 1960-1971 arasında erken terkedilen iktidarı yeni bir müdahaleyle elde etmek isteyen kesim, bir darbeyi haklı, kaçınılmaz, meşru vb. gösterecek bir ortam oluşmasına ihtiyaç duyuyorlardı. Bu ihtiyaç, devletin, güçlenmeye başlayan sol aktivizme normal zamanlara göre daha hoşgörülü davranmasına yol açtı. Örneğin 68'de üniversitelerin işgal edilmesi Meclis'te tartışılırken, CHP'den Nihat Erim, işgal gibi bir olayın yasaya karşı olduğunu ama genel koşullar ve yüksek öğretim koşullarında aslında "meşru" olduğunu söyleyebiliyordu.

Bu yıllarda, devletle hükümet arasında bir gerilimin oluştuğunu ileri sürebiliriz. Devlet yapısı içinde yer alanlar, doğal olarak ve tarihi koşullanmalar sonucunda, gene muhalefette kalan CHP'ye yakın görüşleri olan kişilerdi. 1969'da Yargıtay Başkanlığı yapmış İmran Öktem'in cenaze töreninde olanlar bunun belirgin örneklerinden biridir: Tören, devletin hükümete karşı yürüyüş yapma eylemine dönüştüğünü söylemek yanlış olmaz.

Bu gerilimin oluşumuna katkıda bulunduğu boşluk, çok sayıda genç insanın çeşitli eylemlere katılmasına, bu eylemler içinde deneyim kazanmasına imkan yarattı. Dev-Genç böyle biçimlendi.

Benim öznel değerlendirmeme göre Dev-Genç yanlış bir teorinin başarılı olmasını sağlamak üzere çalışıyordu. Çünkü nihai amacı "yurtsever genç subayların" yapacağı milli ve demokratik devrime uygun zemini yaratmaktı. Ama bu toplumun koşullarına ve siyasi kültürüne uygun bir eylemcilik modeli üretmeyi de başardılar. Bu bakımdan Dev-Genç deneyiminin olumlu yanları bence olumsuz yanlarını aşar. Ama bu konuyu bir sonraki yazıda işlemeyi düşünüyorum.

Evet, "ikinci avantaj" dediğim durum da bu. Yani, belirli koşullar, Türkiye için çok yeni olan sosyalizmi gerçekte olduğundan daha güçlü gösterdi (1965 seçiminde geçerli olan "milli bakiye" sistemini de bu etkenler arasında saymak gerekebilir). Bu, özellikle sosyalistlerin her şeyi bir yana bırakıp "solu iktidara getirecek en uygun strateji" üstüne tartışmalara girmelerine yol açtığı için hareket için kötü oldu.

"Devamı var" diyerek burada bir ara vereyim.

Yazarın Diğer Yazıları

Meşru sözcü kim?

Kürt sorununun çözümüne doğru adım mı attık da, kimin kiminle konuşacağını, konuşabileceğini tartışmaya başladık? 

İmralı mı?

Kılıçdaroğlu'nun söylediği, HDP için önemli olmasının yanı sıra, CHP’nin kendisi için de önemliydi.  Sezai Temelli’den bildiğimiz o cevap geldi. Bir tarihte AKP’ye bakıp sevinerek “İşte, gerçek yüzlerini göstermeye başladılar” diyenler gibi Temelli’ye de hayır dua edenler olmuştur.

Türkler ve Türkçe

“Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır—bu iki yaklaşım birçok bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.