27 Temmuz 2021

Kadınlar

Türkiye’de kadınlar özgürlüklerine kavuştular mı? Sanmıyorum. Belirli bir mesafe alındığı da belli. Ama alınacak, alınması gereken mesafe de hiç az değil. Zaten cinayetler de bunu gösteriyor.

"Cinayetler çok kötü, her gün birisi öldürülüyor. Ve kadınlar öldürülüyorlar. Erkek emancipe kadından ölümle intikam alıyor. Korkunç!"

Bugünlerde bu mealde çok sayıda yazı yayımlanıyor. Ama bu gibi yazıların bir etkisi olmadığı görülüyor çünkü durum değişmiyor. Kadınlar şiddete uğruyor ve bu şiddet sık sık ölümle sonuçlanıyor bir yandan; bir yandan da "bu rezalet bitmeli" diyen yazılar yazılıyor. İki süreç de, birbirinden bağımsız, devam ediyor. Bunu kim yazmış acaba?  Böyle "émancipé" filan gibi "Frenkçe" kelimeler de kullanarak?

"Bugünlerde" dedim yukarıdaki paragrafın başında. Oysa yazı "bugünlerde" yazılmış değil. Bu cümleler Ahmet Hamdi Tanpınar'ın 1950'lerde yazdığı günlüğünden (İnci Enginün ile Zeynep Kerman 2007'de kitaplaştırarak yayımlamışlar. Dergah Yayınları). Ama iki gün önce yazıldığını söylesem de yadırgamazdınız herhalde,  çünkü bugün de aynı şeyler oluyor. Demek ki her zaman oluyordu.

Tanpınar olanları anlatıyor. Ama bu kısa alıntıda bir açıklama da var: Bunlar oluyor, ama niçin oluyor?  İşte o "emansipe" kelimesi bunu açıklamak için orada.

"Emansipe", yani "özgürleşmiş".

Türkiye'de kadınlar özgürlüklerine kavuştular mı? Sanmıyorum. Böyle bir süreç var-ne zamandır var. Belirli bir mesafe alındığı da belli. Ama alınacak, alınması gereken mesafe de hiç az değil. Zaten cinayetler de bunu gösteriyor.

Kadın erkeğe "Artık seni istemiyorum" diyor. Bu, adam açısından, söylenebilecek en ağır hakaret. En kötü aşağılanma. Bütün cinayetler bunun için işlenmiyordur, kim bilir daha ne gerekçeler vardır; ama bunun en yaygın durum olduğunu sanıyorum. Adam açısından öldürmeyi gerektiren bir durum.

Bugünlerde gazeteyi elimize alıp bir göz attığımızda ilk gördüğümüz başlıklar öldürülmüş kadınlar üstüne. 1934 ve onu izleyen yıllarda ne görürdük?  Muhtemelen bu kadar çok cinayet görmezdik. Ama gene kadın temasından geçilmezdi ve temanın işlenişi genellikle kadınları aşağılamaya yönelik olurdu. Çünkü kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanıyan yasa çıkmıştı ve erkekler gene öfke içindeydi. Bu öfkeyi duyan erkeklerin birçoğu da genel olarak Batılılaşma yönünde atılan adımlardan hoşnut olan kişilerdi. Ama konu "kadınlar" olunca iş değişiyordu.

Yirmilerde İsviçre Medeni Kanunu'nun ufak tefek uyarlamalarla alınıp kabul edilmesi de Türk erkeklerinin asabını bozmuştu. Kadınlarla erkekler nasıl "eşit" olabilirdi?  Memleket nereye gidiyordu? 

Cumhuriyet döneminin olaylarından söz ediyorum. Bundan önce her şey yolundaydı da işler Cumhuriyet'le mi bozuldu. Hayır. Örneğin Tayyip Erdoğan'ın inandığı gibi "Batılılaşma" ile bozuldu. Nora Şeni'nin "Seni Unutursam İstanbul'una bakın.  Kadın "cinayeti" konusunu değil ama "kıyafeti" konusunu görürsünüz.  Giyim eşyaları hangi malzemeden olacak, boyu boşu ne olacak, rengi ne olacak, bütün bu soruların cevabı devletin elinde hazır bulunmaktadır ve zaman zaman kadılara gönderilen fermanlarda bunların titizlikle gözetilmesi emredilir.

Tuhaf bir durum bu. Bir yandan bakıyorsunuz, kadınlara hiç değer verilmiyor gibi bir görünüm söz konusu.  İki kadın tanık bir tanık ediyor;  mirasta erkeğin yarısı kadar alıyor v.b.

Dört tanesiyle birden evlenebiliyorsun! Ama değindiğim "aşağılayıcı" gibi görünen maddeler de dahil, "kadın" kavramının çevresinde müthiş bir gerilim var. Çok zaman bu gerilim ve dikkat "kadınlar nasıl zapt u rapt altına alınır" sorusu çevresinde oluşuyor.  Bu bir "değer verme" örneği olmayabilir ve muhtemelen değil.  Ama son derece önem verilen bir konu olduğu da besbelli.

Dediğim bu durum Türkiye'ye özgü, Türkiye ile sınırlı bir şey değil. Birçok Müslüman ülkede -ya da bireyler arasında- paralellerini görüyoruz. Hele Taliban gibi radikalliği erdem olarak gören hareketlerde kadınlara gösterilen vahşetin yanı sıra, verilen önem de doruğa tırmanıyor.

"Müslüman dünya"dan söz ediyorum da, bu, Müslüman olmayan dünyada her şeyin güllük gülistanlık olduğu anlamına da gelmiyor elbette. Şüphesiz arada fersah fersah mesafe var ama sorun da var. "Süreç" diyorum; "süreç" denen şey kolay kolay bitmez.

Tam bunları yazar ve sorunların toplumdan topluma birbirinden farklı kılıklara bürünebildiğini söylerken kadın voleybol takımının kılığı üstüne yapılan yayından haberdar oldum. Bunları söyleyebilen "din adamı" ile iktidar arasındaki ilişkiler hakkında da epey bir fikrimiz var. Evet, demek kimi toplumlar da böyle bir yerde durup böyle sorunlarla uğraşabiliyor!

Bu "erkek vahşeti" karşısında kadınlar da pes etmiş durumda değil. Koşullar ülkeden ülkeye değişiyor; onun için bir yerde kadınlar bikini giyme özgürlüğüyle uğraşırken başka bir yerde sorun araba kullanma kılığına girebiliyor.   

Burada bir imza ile İstanbul Sözleşmesi'ni iptal edebildiğimize göre, "kadın cinayetleri" de en önemli sorunlarımız arasında ter almaya devam edecektir.

Yazarın Diğer Yazıları

İmralı mı?

Kılıçdaroğlu'nun söylediği, HDP için önemli olmasının yanı sıra, CHP’nin kendisi için de önemliydi.  Sezai Temelli’den bildiğimiz o cevap geldi. Bir tarihte AKP’ye bakıp sevinerek “İşte, gerçek yüzlerini göstermeye başladılar” diyenler gibi Temelli’ye de hayır dua edenler olmuştur.

Türkler ve Türkçe

“Öz Türkçe” akımı olsun, “Güneş-Dil Teorisi” olsun, ikisinde de “ırkçılık” vardır—bu iki yaklaşım birçok bakımdan birbirinin karşıtı gibi dursa da, temelde böyle bir ortaklık vardır.

Alfabe ve ulusal tarih

Dilsel ölçütler çerçevesinde baktığımızda Arap alfabesini kullanmakta ısrar etmemizi gerektirecek dilsel, pratik bir durum yok. Değiştirip daha uygununu almak için her türlü neden var. Yani uygulamaya karşı çıkmanın gerekçesi dilsel değil,  İslam çerçevesinde Arap alfabesine duyulan saygı.