11 Temmuz 2019

23 Haziran

Gerek 31 Mart, gerekse 23 Haziran toplumun gitgide sarpa sararak devam eden AKP iktidarından hoşnutsuzluğunun iki önemli göstergesi olarak tarihe geçti

23 Haziran seçiminin sonuçları beni şaşırtmaya devam ediyor. Üzerine düşündükçe, şaşacak yeni noktalar buluyorum. Tabii başlıca nokta iki adayın arasında oluşan farkın büyüklüğü; bu farkın ilk—itiraz edilen—seçimdeki 13.000’den 800 küsur bine çıkması ayrıca şaşırtıcı. Ama bugün bunlardan başka bir etken üstünde durmak istiyorum: bu büyük farkın AKP’nin kendinden en fazla emin olması gereken bir zamanda ortaya çıkması olgusundan söz ediyorum. Bunu biraz açayım.

AKP’nin 2002 seçiminden açık ara birinci parti olarak çıkması ve kendi başına hükümet kurması, karşıt cephede hem şaşkınlığa, hem de ciddi bir öfkeye yol açmıştı. Bu iki duygunun kaynağı, büyük bir ihtimalle, 28 Şubat anısıydı. “Daha dün” denecek kadar yakın bir zamanda belirli güçler Erbakan hükümetine karşı harekete geçmiş, Erbakan’ı istifaya zorlamayı da başarmıştı. Bu, Cumhuriyet’in kuruluşundan yaklaşık yetmiş yıl sonra, Kemalistler’in “laiklik” yolunda bir zaferi olarak duruyordu (özellikle kendi gözlerinde); ama, işte, bundan da kısa bir süre sonra, Erbakan’ın iktidardan düşürülen partisinin yavrusu olduğu her halinden belli bir AKP, Refah’ın aldığı en yüksek yüzdenin de üstüne çıkarak, gene birinci parti oluyor ve hükümet kuruyordu. Gel de sinirlenme. Her şeye yeniden başlamak gerekiyordu.

Bu öfkeyle muhalefet ölçüsüz davranışlarda bulunmaya başladı. Ordunun “göreve” çağırıldığı “Bayrak” mitinglerinden Anayasa Mahkemesi’nde parti kapatma davası açmaya uzanan bir dizi girişim! Bunlar olurken, AKP, 2013 sonrasında, “Bunu da mı yaptılar!” dedirten icraatından herhangi bir örnek vermemişti.

Öyle bir örnek vermemişti ama (ya da “çünkü”) bütün gücüyle “iktidar olmaya” çabalıyordu. O günlerin atmosferinde bu çabalar büyük ölçüde “defansif” görünüyordu, çünkü parti (ve hareket) ağır saldırı altındaydı. Ancak o zamandan beri olanlarla birlikte olayı kavramaya çalıştığımızda muhtemelen yalnız “defansif” olmadığını ima eden davranışlar da görebiliyoruz. 

AKP toplumdan aldığı oyla (yani “aşağıdan yukarıya” işleyen mekanizmalarla) hükümet kurma imkanını elde etmişti. Ama “toplumsal kurumlar” düzeyinde (yani “yukarıdan aşağıya” işleyen mekanizmalarda) iktidarda değildi. Ancak, hükümet kurma avantajını iyi kullanmakla, yavaş yavaş, bu düzeyde de bir hegemonya kurma fırsatları bulabiliyordu. Yukarıdan aşağıya işleyen mekanizmaları da aşağıdan yukarıya işleyenleri güçlendirmek üzere çalıştırabiliyordu (Bunun en önemli ayağı “ihale”ler yoluyla kendi burjuvazisini yaratmaktı). Zaman ilerledikçe AKP toplumsal hareketliliğin iki yönüne de egemen oldu. Dolayısıyla toplumu denetleyebilecek konuma geldi. Bu çarpıcı seçimleri yaşadığımız 2019 tarihi de,

AKP’nin bu egemen konumunun “en egemen” göründüğü yıldı, diyebilirim.

Burada eklenmesi gereken bir önemli nokta var: bu aşamada AKP ve genel başkanı iktidarlarına karşı olabilecek yasadışı girişimleri savuşturmanın ötesinde, iktidarlarının ömrünü gerekirse seçimden gayrı mekanizmalarla uzatmanın tedbirlerini alıyor gibi bir görüntü vermeye başlamışlardı. Üç yıl önceki başı sonu belirsiz darbe girişimi de bunun için her bakımdan yardımcı oldu. İktidarın bütün hukuk dışı davranışlarına mazeret sağladı.

Az önce söylediğim gibi, aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya işleyen mekanizmaları avucunun içine alan AKP hedeflerine ulaşmış ve bir iktidar tekeli kurmuş gibi görünüyordu. Tam da bu noktada 31 Mart ve 23 Haziran olaylarını yaşadık. Şu anda Haziran seçimi ve İmamoğlu’nun göz kamaştıran başarısı her şeyin önünde duruyor ama 31 Mart da hafife alınacak bir olay değildi. Büyük kentlerdeki dönüş son derece anlamlıydı. İstanbul o zaman da kaybedilmişti.

Yüksek Seçim Kurulu’nun garip kararı, bunun gizli kabulünün sonucudur. Çıkan sonucu reddetmenin akılcı bir gerekçesini göremiyorum; ama böyle bir şey varsa da, yapılması gereken şey yeniden seçim tekrarlamak değil, oyların sayımını tekrarlamak olabilirdi. Ama AKP’nin istediği bu değildi çünkü “sayım”ı tekrarlamanın oyları değiştirmeyeceğini onlar da gayet iyi biliyorlardı. O aşamada az bir farkla olsa da, sonuçta seçim kaybedilmişti. Bu sonucu sayım değil, belki (Allah izin verirse) “yeniden seçim” değiştirebilirdi. Kararlarını YSK’ya bildirdiler. YSK, AKP’nin hükümet olduktan sonra kendi meşrebince revizyondan geçirdiği bir kurum olarak kendinden beklenen hizmeti verdi.

Ama görünen o ki bu en güçlü konuma erişmiş AKP’nin denetleyemediği şeyler var. Örneğin yurttaşların siyasi düşünce ve eğilimleri. Her yurttaşın, AKP’ye oy vermeyi boynunun borcu olarak bellemediğini gösteren seçimler oldu ve belli ki bundan sonra olmaya devam edecek. AKP’nin bundan böyle önünde açılan siyasi yolun pek günlük güneşlik olmadığını ihsas eden çeşitli alametler görülebiliyor.

Şu kısa dönemde Türkiye’de tanıklığını yaptığımız siyasi olaylar, bir yandan, bir tür “siyaset bilgileri” metni gibi ele alınabilir. Örneğin komik darbe girişimi! O girişimin içinde olanlar, bu eylemi yaparak “memleketi kurtaracaklarını” da (çeşitli içtenlik derecelerinde) düşünüyorlardı herhalde. Girişim “zelil” bir biçimde sonuçlandı. 

Derken 23 Haziran seçimi oldu. Gidişattan hoşnut olmayan bir halkın bu düşüncesini dünyaya ilan etmesinin bir biçimini hep birlikte gözlemledik. Demek ki, bozuk giden işler darbelerle düzeltilmezmiş; halka güvenmek, onun eğilimlerini yasal mekanizmalar içinde ortaya koymasını bekleme sabrını göstermek gerekirmiş.

Dediğim gibi, gerek 31 Mart, gerekse 23 Haziran toplumun gitgide sarpa sararak devam eden AKP iktidarından hoşnutsuzluğunun iki önemli göstergesi olarak tarihe geçti. Bu toplumsal tepkinin dolaysız muhatabı olan AKP ve partinin yaptığı ya da yapmadığı her şeyden birinci derecede sorumlu olan genel başkanı bu göstergelerden nasıl bir “ders” çıkardı? 

O günden bugüne, bu soruya cevap olabilecek en net örnek-olay, Erdoğan’ın “Cumhurbaşkanı” olarak Merkez Bankası Genel Müdürünü yerinden uzaklaştırmasıdır, sanıyorum. Tayyip Erdoğan bunu yaptı ve “Neden yaptın?” diye soranlara verdiği cevapla eylemini de solladı. “Dediğimi yapmadı” dedi.

Bu basit olay, Tayyip Erdoğan’ın “devlet yönetimi” denen şeyi nasıl anladığını, zihninde nasıl bir iktidar modeli geliştirdiğini ortaya koyuyor.

Yani, uzun lafın kısası, bu iki seçimde Türkiye halkı ve İstanbul kentinin hemşehrileri eğilimlerini belirttiler. İktidarın başı, bundan, kendisine yönelen bir uyarı tespit etmişe benzemiyor. Bir başka ülkede, bir başka siyasi kültür geleneğinde bu sonuçlar “istifa nedeni” dahi olabilirdi. Benim böyle bir talebim ya da beklentim yok. Ama, bu olayın doğal sonucu, şu ana kadar aklına estiği gibi kararlar vererek topluma bu siyasi deneyleri yaşatan iktidar sahibinin üslubunu değiştirme yolunda bir sinyal vermesi olurdu. Böyle bir sinyal görünmüyor ve Cumhurbaşkanı neyin değişmesi gerektiğini kendilerinin tespit edeceğini söylüyor.

İyi. Kolay gelsin.

Böylece AKP ve Erdoğan en güçlü göründükleri anda kendi tarihlerinin en büyük yenilgisini tattılar.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

“İdam” zevki

Sayısız yetkiyle donattığımız “devlet” kurumuna bu dokunulmazlığı ihlal etme ayrıcalığını—bu bir ayrıcalık sayılabilirse—veremeyiz

Nükleer özlemler

Cumhurbaşkanı açıkladı ki biz de nükleer kuyruğuna girmişiz

Yıpratma görevi

İmamoğlu’na verilen oylar, bence, İmamoğlu’na verilen oylar olmadan önce, Tayyip Erdoğan’a verilmeyen oylardır