25 Mayıs 2019

Yılları durduracak, güneşi doğduracak

Duygusuz bir direğe dönüşmek mi, kayalarda parçalanma pahasına yaşadığını hissetmek mi?

Aşkın bir “serbest düşüş” olduğunu düşünen Burçin Terzioğlu, geçtiğimiz ay Hürriyet Pazar’da Hakan Gence’ye şunu söyledi:

“Yer çekimine mecburi bir teslimiyet gibi. Eylem başladı mı geri dönüş yok. İster inişte bacağını kır, ister doğru bas ayaklarını. Ama sadece o düşüş anının hakkını ver.”

Burçin Hanım’ın söyleşisini okudum ve kesip bir kenara ayırdım.

Mesleki deformasyon işte, ne yapayım, “bununla ilgili yazarım” diye yapıyorum bunu.

Eskiden gazete kupürlerini kağıda yapıştırır, bir çekmeceye tıkardım, şimdi tabletimle ekran görüntüsünü çekip, arşiv dosyasına atıyorum.

“Sakla samanı, gelir zamanı” gibi oluyor yani.

Burçin Terzioğlu’nun bu sözlerini okuyunca “tarihi düşmanımız” Odysseus’u hatırladım.

***

Odysseus, Truva savaşından memleketi Ithaka adasına dönerken, sirenlerin, şahane şarkılar söyleyerek gemicileri kendilerine çektikleri Sirenum Scopuli adasının yanından geçmek zorundaydı.

Biz bu adanın aslında Foça kıyıları olduğuna inanıyoruz.

Akdeniz, Ege ve Adriyatik’te Sirenler adası olduğu iddia edilen daha birçok yer var.

Hep söylüyorum: Güneş, zeytin, incir ve üzüm bir araya gelince tehlikeli bir dörtlü oluşturuyorlar.

İncirden rakı da yapıldığını biliyor muydunuz? İlginç bir içki ama neden ticari olarak üretilmediği hakkında bir fikrim yok.

Genellikle evlerde yapılır.

Konumuz tabii incir rakısı değil. Ama incir ve üzüm varsa fermente etmek ya da fermente ettikten sonra damıtmak ve bunu makul ölçülerde tüketmek insan düşünce ve davranışları üzerinde rahatlatıcı etkiler yaratabiliyor.

Onun için de herkesin kendisine bir Sirenler Adası icat etmesi normal.

Her neyse, Odysseus iyi bir kaptandı ve denizi tanır, tehlikenin nerede olduğunu da bilirdi.

Sirenum Skopuli’nin tehlikesi sirenlerin sahildeki kayalıklarda şarkılar söylüyor olmalarından ileri geliyordu.

Sirenlerin şarkılarıyla başları dönen denizciler, teknelerinin kayalarda parçalanmasıyla ölüyorlardı ve Odysseus bunu gayet iyi biliyordu.

Odysseus kulaklarını balmumuyla kapatıp, kendisini gemisinin direğine bağlattı ve Sirenlerin tuzağına düşmekten kurtuldu.

Ne dersiniz, Burçin Hanım mı haklı, Odysseus mu?

Odysseus kurtuldu ama gemisinin seren direğinden ne farkı vardı ki? Kımıldayamıyor, duymuyordu.

Canı çok yandığı için aşktan kaçmaya çalışanlar, Odysseus gibi mi yapmalılar?

Hangisi daha iyi?

Duygusuz bir direğe dönüşmek mi, kayalarda parçalanma pahasına yaşadığını hissetmek mi?

***

David Eagleman, “Incognito – Beynin Gizli Hayatı” isimli kitabında, bilinçli zihnimizin, buzdağının sadece görünen tarafı olduğunu, hareketlerimize, tercihlerimize, beğenilerimize yön veren asıl etkenlerin bilincimizin ulaşamayacağımız derinlikteki uçurumlarında gizlenmekte olduğunu anlatıyor.

Bunu herkes biliyor. Beyin kapasitemizin çok küçük bir bölümünü kullanabiliyoruz, tümünü bilinçli olarak kullanabiliyor olsaydık, acaba nasıl bir dünyada yaşıyor olurduk?

Eagleman, beynimizin birbiriyle çatışan parçalardan oluşan bir makine olduğunu söylüyor.

Ve insan davranışlarını anlamaya çalışırken ikili sürecin gözden kaçırılmaması gerektiğini söylüyor: “Akıl” ve “duygular”!

Şöyle yazıyor: “Beyin iki farklı sistem içerir: Hızlı ve otomatik olan birincisi bilinçli farkındalık yüzeyinin altında çalışırken, ikincisi yavaş, bilişsel ve bilinçlidir. Birincisi otomatik, örtük, bulgusal, sezgisel, bütüncül, tepkisel, ve dürtüsel olarak nitelendirilir; ikincisiyse bilişsel, açık, kurala ve derin düşünmeye dayalı olarak. Bu iki süreç birbiriyle sürekli mücadele içindedir.”

Analitik psikolojinin kurucusu, psikiyatr Carl Jung da şöyle diyor:

“Her birimizin içinde tanımadığımız biri daha vardır.”

Pink Floyd’un da ölümsüz Dark Side of The Moon’da söylediği gibi yani: “Kafamın içinde biri var ama o ben değilim.” (There’s someone in my head but it’s not me.)

Ve arkadaşlar şuraya geliyoruz: Bize “güzel / yakışıklı” olarak görünen ve önce tanımlayamadığımız ama sonradan adına aşk diyeceğimiz duyguyla itildiğimiz kişiyi beğenmemizin nedeni de örtülü belleğimizde bununla ilgili kodları biriktirmiş olmamızdır.

Aklımız istediği kadar o tipten uzak durmamız gerektiğini bize söylesin, aklımızı dinlemediğimiz takdirde canımızın yanacağını deneyimlerimizle öğrendiğimiz halde yine aynı kararı veririz.

Burçin Hanım’ın isabetle buyurduğu gibi yer çekimine kendimizi teslim ederiz.

***

Aşkın insan ruhu üzerinde yarattığı en önemli etki, verdiği “seçilmiş olma duygusu”dur.

Etrafta bize benzeyen belki on binlerce insan varken, bir kadının (ya da bir erkeğin) sizi tercih etmesinin verdiği seçilmiş olma duygusundan söz ediyorum. 

“Seçilmiş olmak” aslında teolojik bir kavramdır: Herhangi bir insanın doğaüstü bir kararla, benzersiz ve olağanüstü bir şey için seçilmesi.

Aşk ilişkisindeki taraflardan biri ötekine hiçbir zaman şunu söylemez: Seni seviyorum çünkü çok zenginsin, beni güzel yerlere, yemeğe-tatile götürüyorsun vs.

Birisi bunu size söylerse, onun sizi değil, sizin sağladığınız olanakları sevdiğini düşünürsünüz.

Gerçek aşk bunlarla ilgilenmez.

Tam tersine, “süje” zeki olmasa da, namussuz olsa da, alçak bir yalancı olsa da, fakir olsa da, genel güzellik değerleriyle kıyaslandığında çirkin sayılsa da ona âşık olunabilir.

Aşk da zaten budur: Seçtiğimiz birisine teslim olmak!

Bu gönüllü bir teslim oluştur ve en önemlisi neye teslim olduğunuzun da çoğu zaman farkında bile olmayabilirsiniz.

Onun için “mükemmel erkek” ya da “mükemmel kadın” bekleyerek, en güzel yılları yalnız geçirmek, çok da akıllı bir insan davranışı sayılmaz.

Burçin Hanım’a uyun derim, düşüş anının hakkını verin.

***

Halit Çelikoğlu’nun güftesiyle, Necdet Tokatlıoğlu’nun nihavend şarkısı Zeki Müren’den geliyor, buyurun dinleyelim ve düşünelim:

Bugün neden böyle şarkılar bestelenemiyor acaba? Besteci kalmadığı, yetişmediği için mi?

Yoksa, dinlerken sözlerin ve müziğin anlamını kalbinin derinliklerinde hissedecek kadınlar ve erkekler mazide kaldığı için mi?

“Yılları durduracak / Güneşi doğduracak / Dünyamı dolduracak / Bir sevgi istiyorum.
“Deli gibi sevecek / Ömür boyu sürecek / Gözlerimde tütecek / Bir sevgi istiyorum.
“Halimi anlayacak / Derdime katlanacak / Benimle ağlayacak / Bir sevgi istiyorum.
“Benim gibi sevecek / Ömür boyu sürecek / Gözlerimde tütecek / Bir sevgi istiyorum.”

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Halime’yi samanlıkta bastılar!

Zorunluluk nedeniyle birisini tercih etmek ya da onun varlığına boyun eğmek değil artık aşk

Dudaktan kalbe!

Bir ilişkiyi derinleştirip, kalıcı kılacak olan şey bol bol öpüşmek midir, çenen düşene kadar konuşmak mı?

Deli gibi sevişirsek aşktan ölürüz!

Aşk, insanın yaşam çakralarını açtığı gibi hayatınızın sondan beş on yılını da götürüyor olabilir; peki ya tercihiniz ne; 5-10 yıl kısa yaşamak mı, yoksa yüz yıl sürecek bir yalnızlığın esiri olmak mı?