18 Haziran 2022

Kalbe dolan o ilk bakış

Seven göz, sadece bir hayal görür; kafamızda yarattığımız ve ona bazı değerler atfettiğimiz, bu yüzden de delicesine taptığımız bir hayal!

Birisine "ilk görüşte" âşık olabileceğine inananlardan mısınız?

Ben inanmam.

"Âşık oldum" diyebilmenin kısa ya da uzun da olsa bir süreç işi olduğunu düşünürüm. Geçenlerde Scientific Report dergisinde yayımlanan bir araştırmaya bakılırsa ben yanılıyorum. Kudüs İbrani Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmanın sonuçlarına bakılırsa çiftlerin bu iş için ihtiyaç duydukları süre iki dakika! 

Bilim insanları, çiftlerin 2 dakika içerisinde biyolojik olarak birbirleriyle uyumlu olup olmadığının anlaşıldığını söylüyorlar.

12 farklı hormon

Bileğe takılan özel bir takip sistemiyle deneye katılan çiftlerin kalp atışları ve fiziksel tepkileri incelenmiş. Uzmanlar, birbirinden etkilenen çiftlerin senkronize bir şekilde fiziksel hareketler yaptıklarını keşfetmişler. Birbirlerinden ilk görüşte etkilenen çiftler daha çok gülümsüyor, kafa sallıyor, abartılı el hareketleri yapıyorlarmış.

Araştırmayı yürüten Dr. Shir Atzil, "Bir partnerle bağ kurmak bedenlerimizin nasıl birlikte senkronize olduğuyla ilgilidir. Araştırmamız bunun randevudaki ilk iki dakika içinde senkronize olabildiğini gösteriyor" diye anlatıyor. ABD'deki Syracuse Üniversitesi'nden Profesör Stephanie Ortigue de âşık olmak için saniyenin beşte biri kadar bir sürenin yeterli olduğunu tespit etmiş.

Araştırma, aşk ile bazı beyin salgıları arasındaki ilişkiler üzerinden yürütülmüş.

Profesör Ortigue'nin araştırması, âşık olduğumuzda kendimizi uçar gibi hissetmemizin nedeninin beyin tarafından salgılanan 12 değişik hormon olduğunu da anlatıyor.

Ve bu salgıların beynimizi ele geçirip, kalbimizi pırpır ettirmesi için bu kadarcık bir süre yetebiliyor. Bilimsel bilgiye önem veririm.

Onun için bilim böyle diyorsa böyledir deyip, bu konudaki görüşümü değiştirerek konuyu kapatmak lazım gelirdi ki o zaman bu sayfayı dolduracak başka bir konu da aramak zorunda kalırdım.

Ancak şunu söylemek zorundayım: Bu araştırmaları haber haline getiren gazete ve dergilerde çalışan ortalama gazeteci tipini ve akıllarının nasıl çalıştığını da gayet iyi biliyorum.

Yıllarım onların arasında geçti, daha da ötesi zaten onlardan biriyim!

Onun için bilimsel bilgiye saygısızlık etmiyorum, sadece o bilimsel bilgilerin yer aldığı bilimsel dergilerden yapılan haberlerin okuyucu için nasıl cazip hale getirilebileceği hakkında bir fikrim var diyeyim.

Nitekim sözünü ettiğim ilk araştırma zaten "ilk görüşte aşkı" değil, insanların birbirlerinden hoşlandıklarında bunu vücut tepkileriyle nasıl ve ne kadar sürede ortaya koydukları ile ilgili.

Aşk süreç işi

İkinci araştırma aşk ile beyin kimyasalları arasındaki ilişkiyi gözlemliyor, çiftlerin daha önce ne kadar zamandır birbirlerini tanıdıklarından bağımsız bir araştırma. Ama kabul edelim ki bu bilimsel makaleler, bazı hususlar öne çıkarılıp, popülerleştirilmeden gazete ve dergilerde zaten yayınlanamazlardı.

O çaba da doğal olarak bu sonucu yaratıyor.

Yani diyeceğim o ki panik yapmayalım, birisini gördünüz, beğendiniz ama beyninizden karşılıklı olarak kimyasallar fışkırmadı diye başka kapıya gitmek zorunda değilsiniz.

Aşk bir süreç işidir, sabır ve çaba ister.

Zaten, insan aklı, günlük yaşamın içinde karşılaştığı insanlar arasında küçük bahanelerle bir ayrım yapamıyor olsaydı, muhtemelen bugün çok farklı, dünyada daha önce de deneyimlenmemiş bir toplumsal yapının içinde yaşıyor olurduk.

Herkes her gördüğüne takılırdı yani!

Evet, aşkın gözü kördür, karşındaki insanın herkesçe görülen, bilinen kusurlarını görmene engel olur ama unutmayalım ki o göz kör olmadan önce fal taşı gibi açıktır.

Aşk, ilginin çekilmesi ile yola çıkar ve ilginin yoğunlaşması ile başlar.

O ara dönemde yemek yerken ağzını şapırdatan, ne bileyim en şahane cinin içine salatalık koymak isteyen, "Hint viskilerine bayılıyorum" diyen bir erkeğe âşık olabilir misiniz?

Parmak arası terlik giyen erkekleri saymıyorum bile, kadın olsam bu manzara ile yüz yüze gelmektense hayatımın sonuna kadar plaja gitmemeye razı olabilirdim.

Nasıl olup da bu tür erkekleri seviyorlar peki diye soracak olursanız, yukarıda da işaret ettiğim aşk ile "görme" eylemi arasındaki ilişkiye odaklanmanızı öneririm.

Toparlayacağım sözü merak etmeyin.

Seven göz hayal görür

İlgimiz, bizim için "özel" olduğunu hissettiğimiz bir kişiye doğru çekilir. O süre içinde bizi rahatsız eden, gelecek ile ilgili tam da tarif edemeyeceğimiz huzursuzluk duyguları yaratan özelliklere sahip olan insanlara doğru çekilmeyiz.

Çekim hissettiğimiz insanlarda bu tür olumsuzlukları ilk bakışta fark edemeyiz. Odaklandığımız şey, bize cazip gelen yönleridir.

Kaşı, gözü, süsü püsü vs.

Daha yoğun duygulara yol almak bu aşamadan sonra başlayabilir.

Seven göz, sadece bir hayal görür; kafamızda yarattığımız ve ona bazı değerler atfettiğimiz, bu yüzden de delicesine taptığımız bir hayal!

Bu yüzden kadınların kendilerini erkeklere beğendirmek için ameliyatlar olmalarının, ölüm perhizleriyle zayıflama çabalarının, kondisyon bisikletinde geçirdikleri saatlerin çok anlamı yoktur.

Sanırım kadınlar bunları daha çok başka kadınlar için yapıyorlar zaten.

Erkeklerin akıllarını nasıl başlarından alacakları konusunda ne yapmaları gerektiğini içgüdüsel olarak biliyorlar çünkü.

Biraz iddialı olacak ama söylemeden geçemeyeceğim, önündeki çikolatalı sufleyi, alacağı kiloları düşünmeden iştahla kaşıklayan bir kadından daha çekici ne olabilir dünyada?

Bunu söylerken kadının bakımsız olmasını elbette kastetmiyorum.

Bu amaca yönelik davranışlar kadınlara özgü şeylerdir: Güzel giyinmek, harika kokmak, saçlarına özen göstermek gibi. Ancak sorumuz da bu: Aynı mağazadan alınmış aynı elbiseyi giyen, aynı parfümü süren, saçları aynı berberin elinden çıkan, birbirine çok benzeyen iki kadından neden berikini değil de ötekini severiz?

"Hadi canım böylesi mümkün müdür" demeyin.

Papermoon'da bir öğlen doğum gününe denk gelirseniz ne demek istediğimi daha iyi anlayabilirsiniz.

Zaman ve emek

Burunları ve çeneleri aynı operatör tarafından yeniden yaratılmış, saçları aynı berberin elinden çıkmış ve aynı markanın farklı renkteki giysilerini giyip, aynı markanın aynı çantalarını takmış kadınları görüyoruz.
Sanırsınız ki bunlar aynı anneden doğmuş 12 kadın ve tuhaf bir şekilde yaşları da birbirine çok yakın ya da aynı.

Ama içlerinden sadece birine sözünü ettiğim anlamda bir çekim hissedebilirsiniz.

Yanıtını aradığımız soru da bu zaten.

Ve yanıt da sadece az önce sözünü ettiğim hayalde gizlidir.

Onu kendisine benzeyen diğer kadınlardan ayıran şey bizim ona yüklediğimiz anlamdır.

Ve bu anlam esas olarak o kadının kopyalanamayacak, taklit edilemeyecek tek varlığı olan ruhundan bize doğru akar, bariyerlerimizi yıkar, içimize işler.

Ama unutmayın, bu noktaya gelene kadar mesela plastik sutyen askılarını bluzunun kenarından gördüğünüz bir kadın, her şeyin başlamadan bitmesine de neden olabilir.

Ya da tam gözünüz ona takılmışken garsona yaptığı kötü bir jesti yakaladığınız bir kadın, ilginizi çeker mi?
Onun için diyorum ki aşk bir süreç işidir.

Zamanın yıpratıcı etkilerine karşı koyabilecek bir aşk böyle bir sürecin sonunda ortaya çıkar.
İlk görüşte aşk zannettiğimiz şey, güçlü bir çekimden ibarettir.

O çekimin aşk sonucunu yaratıp yaratmayacağını belirleyecek olaylar ve duygular dizisi bunu takip eder.
Aşk, elbette habersiz gelir, bağıra çağıra ya da önceden randevu vererek gelmez. Bir saçın uçuşundan, bir gülen gözden kaynaklanır. Ama derinleşmesi için zaman ve emek gerekir.



Mehmet Y. Yılmaz'ın bu yazısı, Oksijen gazetesinden alındı.

Mehmet Y. Yılmaz kimdir?

Mehmet Yakup Yılmaz, 1956 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu Antalya Devrim İlkokulu'nda, orta okul ve liseyi Denizli Lisesi'nde okuduktan sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat ve Maliye Bölümü'nden 1977 yılında mezun oldu.

Gazeteciliğe SBF öğrencisi iken 1975 yılında Ankara'da Mehmet Ali Kışlalı yönetimindeki Yankı Dergisi'nde başladı. Derginin Yazı İşleri Müdürlüğü görevini de bir süre yürüttü. 

12 Eylül 1980 darbesi öncesinde Türk İş'e bağlı Yol İş Federasyonu ve YSE - İş sendikalarında basın müşaviri olarak görev yaptı, sendika gazete ve dergilerini yayınladı.

Askerlik görevini Kara Harp Okulu'nda tamamladıktan sonra İstanbul Gelişim Yayınları'nda mesleğe döndü. Gelişim Yayınları'nda Erkekçe ve Bilim dergilerinin Genel Yayın Müdürü Yardımcılığı ve ardından Gelişim TV Dergisi Genel Yayın Yönetmenliği görevlerinde bulundu.

1985 yılında Hürriyet'e geçti ve Hürriyet Dergi Grubu'nu kurdu. Tempo, Blue Jean, Playmen gibi dergileri yayınladı.

Daha sonra Dönemli Yayıncılık Genel Müdürlüğü görevine getirildi. Ercan Arıklı ile birlikte Dönemli Yayıncılık'ın 1 Numara Yayıncılık'a dönüşmesi sırasında Genel Müdürlük görevini üstlendi. Aktüel, Cosmopolitan, Penthouse, Oya gibi dergilerin kurucu genel yayın müdürü oldu. Bugüne kadar 30'u aşkın derginin kuruculuğunu yaptı.

1995 yılı başında Posta gazetesini yayınladı. Aynı yılın sonunda Fanatik gazetesini, 1996 yılı sonunda da Radikal gazetesini kurdu, genel yayın müdürlüğünü yürüttü.

2000 yılında Milliyet Gazetesi Genel Yayın Müdürlüğü görevine getirildi. Bu görevi 5,5 yıl sürdürdükten sonra Doğan Burda Dergi Grububu'nun CEO'luğu görevini üstlendi.

2005 yılından 2018 Eylül ayına kadar Hürriyet gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Ekim 2018'den itibaren T24'te yazmaya başladı.

Gazete köşe yazılarından derlenen "Kırmızıyı Seçtim, Aşk Mavinin Altındaydı", "Benden Selam Söyleyin Bütün Aşklarıma", "Aşktan Sonra Hayat Var Mı", "Şaşırma Duygumu Kaybettim, Hükümsüzdür" isimli kitapları yayımlandı. "Aşk Herşeyi Affeder mi" isimli uzun hikâyesi de kitap olarak yayınlandı. 

"Türkiye medyasında en çok yayın başlatan gazeteci" olan Mehmet Y. Yılmaz, güncel politik gelişmelerin yanı sıra, deneme tarzındaki yazıları ile futbol üzerine yaptığı yorumlarıyla da biliniyor.

Yazarın Diğer Yazıları

Yalnızlık korkusunun tek ilacı aşktır

İnsanoğlu gerçekten tuhaf bir yaratık. Stres altındayken ya da bir travmanın hemen içindeyken sarılacak birilerini arıyor, bu katalizör ortadan kalktığında ise gözü hemen dışarıya açılıyor. Ama bizi yalnızlıktan koruyabilecek tek şey aşktır!

"Azgın teke" demeden önce dur ve düşün

87 yaşındaki bir erkeğin, 80 yaşındaki eşini cinsel olarak hâlâ çekici bulması ne kadar şahane bir şey, değil mi? Ne zaman biteceği belli olmayan bir hayatı yaşarken, yanındaki kadına böylesine tutkuyla bağlı olabilmek! "Dört kitabın manası, budur eğer var ise!"

Bir hadise var can ile canan arasında

Karşılıklı emek vermeden ilişki yürümez. Herkesin sevgilisinden beklemeye hakkı olan bir şeydir bu. Bu zahmetlere değmeyeceğini düşünüyorsanız, size düşen o klasik konuşmayı yapmaktır