03 Ağustos 2019

Deli gibi sevişirsek aşktan ölürüz!

Aşk, insanın yaşam çakralarını açtığı gibi hayatınızın sondan beş on yılını da götürüyor olabilir; peki ya tercihiniz ne; 5-10 yıl kısa yaşamak mı, yoksa yüz yıl sürecek bir yalnızlığın esiri olmak mı?

New York’lu Louise Signore 107. yaşını 100 kişinin katıldığı bir parti ile kutladı.

Signore Teyze, uzun yaşamının sırrını CBS televizyonuna “bekarlık” olarak açıkladı.

Bunun yanı sıra düzenli egzersiz yapıyor, sağlıklı besleniyor, dans etmeyi de ihmal etmiyor.

Dansı tek başına mı ediyor, yoksa bir dans partneri var mı, daha sonra bu dans partneriyle romantik bir yakınlaşma yaşıyor mu, bunu bilemiyorum.

Önceki gün T24’te yayımlanan bu haberde bununla ilgili bir açıklayıcı bilgi yok.

Signore Teyze ile ilgili son bir not: Kız kardeşi de bu yıl 102 yaşına girmiş ve konu açıldığında ablasına “keşke ben de evlenmeseydim” diyormuş.

Ebediyete çoktan intikal etmiş bulunan eşinin bu konudaki düşüncelerini doğal olarak gazetecilik mesleğinin sınırları içinde kalarak alabilmek mümkün değil.

Belki bir ruh çağırma seansında alınabilecek bir yanıt bu ama şunu da kolayca tahmin edebiliriz ki adamcağızın ruhu, karısının olduğu bir yere kesinlikle gelmeyecektir, iddiaya bile girerim!

Yalnız şunu söylemeliyim ki Signore Teyze bu konudaki tek örnek değil.

Bir çiftlik kulübesinde 2 Ocak 1906’da doğan İskoçyalı Jessie Galan, 109. yaşını kutladığı yıl uzun yaşamının sırrını Daily Mail gazetesine şöyle açıklamıştı:

“Uzun yaşamamın sırrı erkeklerden uzak durmamdır. Erkekler, sahip oldukları değerden daha fazla bela açarlar.”

Jessie Teyze her gün spor yaptığını ve her sabah bir kase dolusu sıcak süt ile pişirilmiş yulaf lapası yediğini de söylüyordu.

Maalesef bu söyleşisinin yayınlanmasından üç ay sonra hayata gözlerini yumdu.

Kim bilir, belki de birilerinin nazarı değmişti!

Jessie Galan

İngiltere’nin en yaşlı kadını olan 112 yaşındaki Gladys Hopper da uzun yaşamasının sırrını “aptalca şeylerle uğraşmamak” diye açıklamıştı.

Gladys Hanım’ın “aptalca işler” tanımının içine erkekler de giriyor olmalı.

Doğrusunu isterseniz, kadınlar ile kıyaslandığımızda gerçekten aptal gibi görünüyoruz.

Gladys Teyze de artık aramızda değil, onun için bu soruyu kendisine sorup, yanıtını alamıyoruz.

Türkiye’de 100 yaş sınırını geçen kadınların, erkekler ile ilgili neler düşündüklerini bilemiyoruz.

Bizde böyle şeyleri konuşmak ayıp karşılanıyor, hele de yaşını başını almış bir kadın ile!

Bilmiyorum sadece benim takip ettiğim hesaplarda mı böyle, yoksa bir genelleme yapabilir miyiz?

Instagram, kız kıza çılgınca eğlenildiğini gösteren fotoğraflardan geçilmiyor.

Bir dönem çalışanlarının çoğunluğunu genç kadınların oluşturduğu bir yayınevini yönetmiştim.

Oradaki meslektaşlarımın önemli bölümü kadın kadına gezip eğlenmeyi, erkekler ile gezmekten daha eğlenceli buluyorlardı.

Bir erkek olduğum için kadınların tam olarak neden şikâyet ettiklerini her zaman anlayabildiğimi de söylemem elbette zor. Bunu bilebilsem “ermiş” katına çıkardım herhalde. Şurası bir gerçek ki erkek egemen bir toplumda yaşıyoruz.

Gerçi bazılarımızın evlerinde daha çok kadınların sözü geçer belki ama toplumsal alana çıktığımız zaman işler değişiyor.

Bir toplumsal cinsiyet olarak “erkek” denilen canlının, kendisini birinci sınıf bir varlık olarak gördüğünü, diğer cinse yaşam alanı açmak konusunda isteksiz olduğunu da biliyoruz.

İkili ilişkilere geldiğimizde de toplumsal cinsiyet rolünün etkileri ortaya çıkıyor.

İkisi de çalışan çiftlerden kadın olanının eve gelince yemek yapmak, mutfağı ve ortalığı toplamak gibi “ekstra” mesaiye kaldığını, erkeğinse o sırada elinde kumandayla uyuklayarak televizyona baktığını tekil örnekler zannediyorsanız yanılıyorsunuz.

Çocukların dersleri, okul aile birliği toplantıları, hatta öğretmenler gününde çiçek alıp okuya götürme işi hep kadınlara ait işler gibi görülür.

Oldukça yaygın bir “iş bölümü” bu.

30 yıl kadar oluyor, antropologlar Çin’de sadece kadınların konuştuğu, erkeklerin ise hiç bilmedikleri bir dilin varlığını keşfetmişlerdi.

Hunan eyaletinin Jiangyong bölgesindeki bir dağ köyünde tesadüfen keşfedilen bu dil sadece çok yaşlı bazı kadınlar tarafından anlaşılıyormuş.

Nu Şu adı verilen bu antik dilin geçmişinin bin yıldan eski olduğu tahmin ediliyor.

İmparatorluk döneminde Çin’de kız çocuklardan beklenen tek görev bir erkeğe eş olmaları ve çocuk doğurmalarıymış.

Günümüz maço toplumlarından farklı bir durum değil yani!

Ağır bir toplumsal baskı altında ezilen kadınlar, kendi aralarında konuştukları şeylerin erkekler tarafından anlaşılmaması için yeni bir dil geliştirmişler.

Bu dil kısa sürede Hunan bölgesinde çok yaygınlık kazanmış ve kentli kadınlar Nu Şu dilinde yazmak için bir alfabe bile geliştirmişler.

Nüshu

Çin alfabesinden bir hayli farklı olan bu alfabe kesik çizgili harflerle yazılıyormuş. Dilin unutulmaya başlamasının nedeni, Çin’de özellikle Mao’nun Kültür Devrimi’nden sonra kadınların da erkekler ile eşit olduğu anlayışının yaygınlaşmasından başka bir şey değil.

Ama Çin gibi kadınların toplumsal yaşamın her alanında önemli roller oynayabildiği bir ülkede bile özellikle kırsal yörelerde kız bebek kürtajı hala yaygın.

Erkekler, batıda da doğuda da, medeniyetin zirvesine ulaşmış ülkelerde bile “bir numaralı cinsiyet” muamelesi görmeye devam ediyorlar.

İslam toplumlarındaki durum ise hepten göz yaşartıcı. Suudi Arabistan’da kadınların tek başına otomobil kullanabilip, tek başlarına yurt dışına çıkabilmeleri için pasaport almalarına daha dün izin verildi.

Yani erkek cinsinin varlığı, kadın cinsi için bir mutluluk kaynağı olmaktan ziyade dert ve keder kaynağı olabiliyor.

Unutmayalım ki erkeklerin kötü bakış ve niyetlerinden korunmak bile kadınlara düşen bir görev olarak ortaya çıkıyor.

Canı istediği gibi giyinip, gece vakti dolaşmaya çıkan kadın, tecavüzcüsü kadar suçlu gibi algılanabiliyor birçok çevrede.

40 derece sıcaklıkta bile kadınların sıkı sıkıya örtünmesi gerekiyor ki erkekler günaha girmesinler.

“Bakma, günaha da girme” demek akıllarına da gelmiyor.

Tabii şimdi bütün bunları anlatıyorum diye, kadınlara, Signore Teyze gibi yapın, uzun ve sağlıklı bir yaşam istiyorsanız, erkeklerden uzak durum demek istediğim anlamı çıkmasın lütfen.

Düşünün hangisi iyi: Tek başınıza yüz yıl yaşamak mı? Yoksa, sizi görünce heyecandan eli ayağına dolaşan, isminizi söylerken içi titreyen, saçlarınızın rüzgarda savruluşundan şiirsel anlamlar çıkaran bir erkekle, daha kısa süre mesela 85 sene yaşamak mı?

Aşk, insanın yaşam çakralarını açtığı gibi hayatınızın sondan beş on yılını da götürüyor olabilir.

Beş on yıl kısa yaşamak mı, yoksa yüz yıl sürecek bir yalnızlığın esiri olmak mı?

Karar sizin hanımlar!

Ben yanıtımı birbirlerini seven kadınlar ve erkekleri anlatan çeyrek yüzyıl öncesinden neşeli bir şarkıyla vereceğim, yazının başlığı şarkının sözlerinden zaten:

Aykut Gürel’in bestesi, Şehrazat’ın sözleri ile Ayşegül Aldinç karşınızda: Alimallah!

Yeri geldi, 25 yıldır aklımda kalan soruyu da sorayım bari: Bu güzel kızı, klip çekiyorum diye onca ıvır zıvırın, tüllerin filan arkasına saklamak, kimin fikriydi?

Yazarın Diğer Yazıları

Dikkat! Mutluluk öldürücü olabiliyor

Rahmetli hep şunu derdi: Aman oğlum, her şeyin azı karar, çoğu zarar!

Halime’yi samanlıkta bastılar!

Zorunluluk nedeniyle birisini tercih etmek ya da onun varlığına boyun eğmek değil artık aşk

Dudaktan kalbe!

Bir ilişkiyi derinleştirip, kalıcı kılacak olan şey bol bol öpüşmek midir, çenen düşene kadar konuşmak mı?