20 Ekim 2019

Kürt olmak... İnsan hakları savunucusu olmak... Gazeteci olmak... Ve kadın olmak...

Nurcan Baysal'ın hikâyesini okuyun ve nasıl bir memlekette yaşadığımızı düşünün

Değerli meslektaşım Nurcan Baysal'ın bugün Ahval'de çıkan yazısını içim acıyarak okudum. Aşağıya aynen alıyorum.

 

                *    *    *

1990’ların başıydı sanırım.

Kurban Bayramından bir gün önce.

Eve dönerken mahallemizin tüm girişi kanla kaplanmıştı. Kurbanları bayramdan bir gün önce, yine ulu orta kesmişler diye söylenerek girdim küçük sokağımıza. Kanın üzerinden atladım, kan paçalarıma sıçradı, her yanım kan olmuştu.

Bizim eve doğru ilerlerken haykırış ve çığlıklar duyunca bir şey olduğunu anlayıp koşmaya başladım. Meğer komşumuz ve mahallemizin küçük bakkalı Adnan Amcayı öldürmüşler Özgür Gündem sattığı için.

Paçalarımdaki kan da onun kanıymış meğer. Banyoya koştum. Pantolonumu çıkarıp, paçalarını yıkamaya başladım, ama çıkmadı Adnan Amcanın kanları.

Babam manavdı.

10 çocuk bir odada büyüdük, çok çalıştık, iyi üniversitelere girdik, okuduk. Ankara Siyasal’dan sonra Bilkent’e asistan olarak girdim, ama dönmeye karar verdim.

90’ların sonunda memleketime döndüm. Uzun yıllar Birleşmiş Milletler bünyesinde yoksullukla mücadele projeleri yürüttüm.

O sırada zorunlu göç mağdurları için dernek kurduk. BM’den ayrılınca zorla boşaltılmış ve yakılmış köylerde çalıştım, korucu köylerinde çalıştım.

Sadece Kürt illeri değil Anadolu’nun birçok yoksul köyünde ufak da olsa yoksullukla mücadele çabalarının bir ucundan tutmaya çalıştım.

7 yıl önce yazmaya başladım.

Barış sürecine henüz girmemiştik. 2012 yılıydı, çalıştığım Tatvan’ın 1990’larda boşaltılmış köylerinde, köylüler köylerine dönmeye çalışıyor, güvenlik güçleri izin vermiyordu. Köylülerin yaşadıkları duyulsun, bilinsin istiyordum.

Yazmaya başladım.

Sonra barış süreci başladı.

Diyarbakır’da DİSA isminde Kürt sorununun çeşitli konularında çalışacak bir araştırma enstitüsünün kuruluşuna öncülük ettim. Anadili meselesinden koruculuğa Kürtlerin hayatını doğrudan etkileyen konularda araştırmalar yürütüp, kamuoyu ile paylaştık. 2014 Ağustos’unda IŞİD saldırıları başlayınca, ben de Irak’a gittim. Hem Irak’ta hem de Türkiye’de kurulan Ezidi kamplarında çalıştım.

IŞİD’den kurtarılan Ezidi kadınlar için bir sığınma evi kurulması için kadın aktivistlerle birlikte uzun yıllar çalıştık, bu kadınların sağlık hizmetine ulaşması için uğraştık.

2015’te Kürt illerinde kent savaşları başladı. 

Bir yandan Bölgede yaşananları duyurmaya çalışırken, öte yandan da Bölgeye yapılan destek ziyaretlerini ve savaşı durduracak girişimleri organize etmeye, bodrumlara sığınanların sağ salim kurtarılması için çabaladık.

Bu süreçte birçok tehdit almaya başladım. Bir yandan insan hakları ihlallerini yazdığım için emniyet güçlerinin tehdit ve karalamalarına maruz kalırken, bir yandan da yeterince “slogan atmadığım” ve savaşın insan yüzünü yazdığım için farklı kesimlerin her türlü aşağılaması ile karşılaştım.

Yiten her bir yaşamın biricikliğinin hatırlatılmasından rahatsız olanlar vardı. Savaşın birçok kötü yanı vardır, ama bir kötü yanı da onu yaşayanlar, ondan etkilenenler, o savaşta hayatını kaybedenler isimsiz kalırlar, “hain, terörist ya da kahramandırlar” ama rakamdırlar. 

İnsan hayatı değersizleşir, üzerine bastığın bir şeye dönüşüverir.

Bazen ağladım.

 Tökezledim.

 Ama devam ettim.

Bunun bedelini de her açıdan ödedim.

İnsan hakları ihlallerini yazdığım için “terörist” oldum, yiten insanların hikâyelerini yazdığım için “ağlak” oldum.

Bunlar da yetmeyince kadın olmamla uğraşmaya başladılar, ne yiyip, ne giyip, nerde oturduğuma bakmaya başladılar. Her kesimden her türlü hakareti gördüm.

Neler yazılmadı ki…

“Kürt halkının acıları ile popüler oldu” diye yazanlar bile oldu. Evet, popüler olmuştum “terörist” olarak.

Hatta daha ileri gidip benim resmim ve artislerin resimlerini yan yana koyup “hangisi daha güzel” diye paylaşanlar oldu aşağılamak için.

Bana yapılanlar karşısında çok az vicdanlı insan ses çıkardı. Çünkü kendi mahallene dönüp yanlış yapıyorsun demek çok daha zordu birçok insan için.

Ağladım, çok ağladım.

Bunalıma girdim.

Yine de ayakta kaldım.

Her ay Cizre’yi, Şırnak’ı, Nusaybin’i ziyaret etmekten, oralarda evlatlarını kaybedenlerle görüşmekten ve yaşanan insan hakları ihlallerini dile getirmekten vazgeçmedim.

Son 1,5 yılda 3 kez evim basıldı.

Sadece 1 haftada aldığım tehdidin bile haddi hesabı yok. Buna rağmen “Evi basılıyor ama tutuklanmıyor, devletin adamı” diye yazanlar bile oldu.

Bir yandan devlet, öbür yandan ismini cismini saklayan troller her türlü aşağılamayı yaptı, beni, 2 çocuğumu defalarca hedef gösterdiler, evimin resmini defalarca paylaştılar.

Tanımadıkları, dokunmadıkları bir insanın üzerinde tepinmekte, itibarsızlaştırmaya çalışmakta  hiçbir sakınca görmediler.

Bu süreçte ailemin fertlerinden, birçok arkadaşıma kadar çok insan korkup bana sırtını döndü.

Kimisi merhaba demeye korktu.

Gözyaşları bir müddet sonra kuruyor zaten. Zor oldu ama yine de ayakta kaldım. Surlular, Cizreliler  beni sarıp sarmaladı, dünyanın bin bir ucundan insanlar sarıp sarmaladı.

Çok şey öğrendim bu süreçte.

İnsan nedir, vicdan nedir, iyi insan olmak ne demektir?

Ben de hatalar yaptım, ama iç rahatlığıyla söyleyebilirim ki hiçbir insana bilerek ve isteyerek zarar vermedim. Şahit ettiğim her hak ihlaline karşı, kimden gelirse gelsin sesimi yükselttim. 

Bu arada kendime yeni kocaman bir aile kurdum. Kürtlerden, Türklerden, Ermenilerden, Ezidilerden… dünyanın dört bir yanındaki insanlardan oluşan kocaman, güzel, iyi ve vicdanlı insanlardan oluşan bir aile.

Onların varlığı beni ayakta tutuyor.

Kötüler önde çamur atıp, kötülüğü yaygınlaştırıp, bizler arkada sessizce mücadele ettikçe kazanmamız mümkün değil. Sadece kendi mahallemizdeki insanların haklarını koruyarak da mücadele etmemiz mümkün değil. İnsan hakları, eşitlik, özgürlük, barış… tüm bunları güçlü bir sesle gelecek nesillerin önüne koymamız gerekiyor diye düşündüm hep ve ayrım yapmadan, herkes için aynı hakları isteyerek kazanabiliriz bu mücadeleyi. 

Yoksa kötülük kazanacak.

O nedenle bu değerler için, inandıklarım için, önde, yüksek sesle mücadeleye devam edeceğim.

Şu an yurtdışındayım bir program için, yakında döneceğim. Döndüğümde başıma ne geleceğini bilmiyorum elbet.

Ama bizlere bahşedilmiş bu kısa hayatlar zaten bir gün bitecek değil mi? 

O gün geldiğinde, gözümü kapadığımda 2 şey istiyorum:

Sessizin sesi olabildim, onlar tarih yazdıysa ben de karşı tarihe, benim gibi düşünenler ve mücadele edenlerle birlikte bir katkıda bulunabildim demek istiyorum.  Ve çocuklarımın gurur duyabilecekleri bir anneleri olsun istiyorum. Umarım öyle olur.

Yıllar geçti, paçalarımdaki kan hâlâ yerinde duruyor. Borcum var Adnan Amcanın çocuklarına ve anasız babasız kalan tüm Kürt çocuklara. O kanları temizlemek zorundayız, hiç değilse çocuklarımızın başka bir hayatı olmalı.

Yalnız olmadığımı biliyorum bu mücadelede. Dünyanın dört bir yanında zalimlerin döktüğü kanları temizlemeye çalışan insanlar var, ve  birbirimizi tanımasak da bir aile olduğumuzu biliyorum.

Bu bana yetiyor artık!

 

Yazarın Diğer Yazıları

HDP'nin kazanmış olduğu mevzileri elinde tutması daha doğrudur

Kazanılmış mevzileri kendiliğinden bırakmak, demokrasi ve özgürlük mücadelesini olumsuz etkiler

Ahmet Altan'ı bir hafta arayla hapisten çıkaran, tekrar hapse atan güç nedir?

Devlet düzeninde bir kavga, ülkede kanlı bir kaosun kapısını açabilecek bir iç kavga mı yaşanmakta?..

Mümtaz Hoca...

Sevgili Hocamı, dünyamdaki güzel izleri ve saygıdeğer yeriyle hep iyi hatırlayacağım