03 Temmuz 2021

İstismar edilen çocuklar ve yeni bir hayatı kuran kadınlar

7 yıl önce nasıl kaçırıldığını, nasıl evlendirildiğini yazdığım küçük kız, genç ve kendine güvenen bir kadın olarak karşımda oturuyor

Karşımda kendine güvenle oturuyor.

"Artık kendimi bu şehirde doğmuş sayıyorum" diyor. "Burada doğdum ben. Yeniden doğdum. Olmaz diyenlere bakmayın. Gerçekten yeniden doğdum…"

İlk defa karşılaşıyoruz. Yüzünü görmeden, adını bilmeden, yıllar önce, küçük bir kızken haberini yazmıştım defalarca. Avukatına geceyarısı gönderdiği mesajlarını:

"Ben okumak istiyordum. Ben öğretmenimin yerinde olsam öğrencimi kurtarırdım. Allah kimseye bu yaşadığım hayatı yaşatmasın. 'Kızlar okusun' diyorlar. Sözlerinin arkasında durmuyorlarsa, kızlar gelsin okusun demesinler."

Mardin'in uzak bir köyünde başlıyor hikâyesi. Kalabalık bir ailenin çocuğu. Ailesinin bağı, bahçesi, tarlası, aşireti yok. Köydekilerin deyimiyle, "arkaları güçsüz…"

Ama o bu yazgıyı değiştirmeye kararlı. İlkokuldan itibaren hep önde. Okumayı önce o söküyor, okunması istenilen kitapları önce o bitiriyor, en yüksek notlar onun.

İlkokulu, ortaokulu başarıyla bitiriyor. Lise uzak. Köylerden servis topluyor çocukları, kilometrelerce ötedeki okula götürüyor. Okula gönderilen kız sayısı az. Ama ailesi okusun istiyor. Öğretmen olacağını söylüyor, bütün aile biliyor, inanıyor.

* * *

Artık lisedeydi. Genç bir çocuk sürekli izliyordu kendisini. Merak ediyordu o da. Köyden biliyordu kim olduğunu. Birkaç küçük mesajlaşma… Kalbi çarpıyordu.

Sonra arkadaşlarından, komşulardan karıştığı suçları, hatta çocukları, kızları sattığını öğrenince, kalbin kırılmasının ne olduğunu öğrendi. Korkuyla mesajlara son verdi, numarasını engelledi. Kurtulduğunu sanıyordu.

Dünyanın kızlar için bu kadar kolay dönmediğini köyünden biliyordu aslında ama böylesine tersine dönebileceğini hiç tahmin etmemişti.

Numarası engellenen Y., artık herkese "O kızı kaçıracağım" diyordu. Herkes gelip anlatıyordu. Gidip ailesine bile söyledi. Korkuyordu ve hiç yalnız kalmamaya çalışıyordu. Korkusu bütün yaşamını sardı. Gidip öğretmenlerine de söyledi tehditleri. Ama hiçbiri bir şey yapmadı. Y. ve ailesi güçlüydü.

Köylere giden servis şoförleri belliydi ve bir değişim olması halinde bunu okula bildirmeleri zorunluydu.

2014'te, bir akşam, okul çıkışında, servise binecekken, şoförün değiştiğini gördü. Ancak diğer kızlarla birlikteydi. Servise bindi. Şoför sürekli telefonla konuşuyor, o an nereden geçtiklerini söylüyordu. Dinlemedi, çantasının üzerine başını koydu, uyumaya çalıştı. Ancak servis aniden durdu. Servisin önünde eli silahlı kişiler bekliyordu, en önlerinde ise Y.

Y., darp ederek servisten indirmeye çalıştı. Direndi, vurdu, itti ama gücü yetmedi. Kimse bir şey yapmıyordu. Silahlı diğer kişilerin de yardımıyla Y.'nin aracına bindirildi. İki yanında silahlı kişiler oturuyordu.

Araba hızla uzaklaştı. Başka bir ilçeye doğru gidiyordu.

Tesadüf, biraz ileride yol kontrolü vardı. Y., "Konuşursan öldürürüm" diye tehdit etti. Ancak rahat durmuyor, bağırıyordu. Y., durmaya cesaret edemedi.

Polis aracı da Y.'nin kullandığı aracı takibe aldı. Bir süre sonra aracın önü kesildi.

Şans eseri kurtulmuştu.

Aracılara, götürüldüğü karakoldaki bazı polislerin, "Başına iş açma" telkinlerine rağmen şikayetçi oldu. Hürriyeti tahdit suçundan Y. hakkında dava açıldı.

* * *

Ancak hayatı bu olayla değişti. Önce aileye, kızının zaten Y.'nin sevgilisi olduğu, "namusunun kirlendiği" söylendi. Y. ile evlenmesi için ikna edilmeye çalışıldı. Ardından ailesine ve kendisine yönelik tehditler başladı.

Ailesi okuldan almıştı. Kaçırılmasına, zarar görmesine göz yumamayacaklarını söylüyorlardı. Ve bir gün, akrabası ile evlenmek zorunda olduğu söylendi. Direndi, ağladı ama başa çıkamadı. Gidip öğretmenlerine söyledi. Ancak onlar da Y. ve ailesinin yaydığı, "Kendi isteğiyle kaçtı" yalanına inanmıştı.

Evlendirildi.

* * *

Kaçırılma davası daha sonuca bile bağlanmadan H.'nin öğretmen olma hayalleri de bitti.

Evlendiği akrabası, mevsimlik işçi olarak çalıştıkları kente getirdi. Tarlalarda çalışmaya başladı. Bir akşam, kendine o dönem sahip çıkan avukatına şu mesajı gönderdi:

"Okumadığımız zaman, bütün meslek sahibi olan ablalarımız, abilerimiz bize diyorlar ki 'Okuyun, hayatınızı kurtarın'. Okumaya başlıyoruz, öğretmenler diyorlar ki 'Sizin okumanız için elimizden geleni yapacağız'. Ama sözlerinin arkasında durmuyorlar. Bir de 'Haydi kızlar okula' diyorlar. Benim başımdan bir olay geçti ama rehber öğretmenim gidip de benim için şahitlik yapmadı. Böyle mi öğrencinin arkasında duruluyor. Benim okuma hayalim yok muydu? Ben de bir insan değil miydim? Kimsenin yardımı olmadı. Rehber öğretmenim korkuyor olabilir. Ama ben olsam, elimden ne gelseydi yapardım. Öğrencimin hayatını kurtarırdım. O olay başımdan geçti, kimse ziyaretime gelmedi. Sormadılar bile. Okuma hayatım bitti, töreye kurban gittim. Evlenmek zorunda kaldım. Okuyamadım. Okumak istiyorum. Eğer sözlerinin arkasında durmuyorlarsa, gelip okuyun demesinler. Allah kimseye bu yaşadığım hayatı yaşatmasın."

* * *

Eşi baskıcı değildi. Tek istediği çalışmasıydı. O da zorla evlendirilmiş bir gençti sonuçta…

Fabrikada çalışacağını söylediğinde karşı çıkmadı. Gündüz tarlada, öğleden sonra fabrikada çalışıp para biriktirmeye başladı.

Biraz parası olduğunda, eşine boşanmak istediğini söyledi. Bir yanıt alamadı. Zaten hiçbir sözü, yanıtı yoktu.

Bir gün gideceğini söyledi. Yine yanıt alamadı. Sonra gitti.

İlk karakola gidip, bir sığınmaevine yerleşmek istediğini ifade etti. Uzaklara gitmiş olsa da memleketten gelen tehdit mesajları sürüyordu. Bunları gösterdi.

Sığınmaevine yerleşti.

* * *

Orada şiddet gördüğü eve dönmek zorunda kalan kadınları, çaresizlikle kendini satan adamlara dönenleri, satılan küçük kızları, hiçbir güvencesi olmayan yaşlı kadınları gördü. Birlikte kaldığı kadının sokakta kocası tarafından bıçaklanmasına, aynı odada kaldığı kızın, kocası tarafından sokakta dövülmesine tanık oldu.

Yemedi, içmedi. Telefonunu sattı. Biriktirdiği paranın üzerine, sığınmaevindekilere verilen kuş kadar desteği ekledi ve oradan ayrıldı.

* * *

Birikmiş parasıyla ilk iş, yeni geldiği kentte bir kadın ev arkadaşı aramak oldu. Bir ev tuttu, ev arkadaşı buldu. Boşanma davası açtı, boşandı.

Hemen ardından işe girdi. Kendi parasını kazanmaya başladı.

Eşyalar aldı, kıyafetler.

Sonra bir gün annesini aradı. Nerede olduğunu söylemeden, bundan sonra kendisine para göndereceğini, destek olacağını anlattı.

Sonra zorla evlendirilen, yıllardır aileyi aramayan ablasının izini buldu.

Başka bir kentteydi ve şiddet görüyordu. Korkudan ailesini bile arayamıyordu. İzin verilmiyordu.

Yanına polisleri aldı, gidip ablasının evini buldu.

Ablasına maddi destekte bulunmaya başladı. Kuş kadar maaşını annesiyle, ablasıyla paylaşıyordu. Korkan aile, ablasının üzerindeki baskıyı azaltmıştı. Artık görüşmesine ses çıkarmıyorlardı.

"Onu da kurtaracağım" diye planlıyor şimdi.

* * *

Okumak istiyordu. Liseyi dışarıdan bitirmek için akşam kurslarına gitmeye başladı. O biter bitmez üniversiteye gidecek. Öğretmen olmak istiyor çünkü.

7 yıl önce nasıl kaçırıldığını, nasıl evlendirildiğini yazdığım küçük kız, genç ve kendine güvenen bir kadın olarak karşımda oturuyor.

Gerçekten de soran herkese, şimdi yaşadığı kentte doğduğunu söylüyor.

"Ben burada doğdum. Bakmayın siz her şeyin arkanızdan geleceğini söyleyenlere. Yeni bir hayat mümkün. Ben ateşlerde yandım. Oradan doğdum."

Ne zamandır mümkün olup olmadığını düşündüğüm ne varsa, karşımda duruyordu işte. Yaşıyordu, yeniden doğmuş ve yaşamıştı.

Bir hayat kurmuş, başka hayatlara dokunmak için neşesini zerre kaybetmeden çırpınıyordu.

"Beraber olacağız annemle, ablamla. Daha o var sırada. Küçük kardeşim de okuyacak. Daha önemli bir şey yok. Beraber yaşayıp güleceğiz, en önemlisi o. Birlikte büyüyeceğiz yeniden."

* * *

Ama dünya insanı rahat bırakmaz…

Bir umut hikâyesinden çıktığında, Elmalı davasını görüyorsun misal.

Orada, "Bu resimleri babaannesi çizdirdi çocuklara" diye kendini savunan anne-babayı okuyorsun.

Bir başka dosya geliyor aklına.

Yakın zamanda sonuçlanan bir dosya…

Çizimlerle babasının kendini nasıl istismar ettiğini anlatan 8 yaşındaki kız çocuğunun ve annesinin yıllar süren adalet mücadelesi geliyor.

Babanın, "Bu resimleri çizmesini annesi öğretti" savunması.

Her şey birbirine benziyor.

O dava, ilk olarak duyulduğunda, Brezilya'daki bir kız çocuğunun çizimlerle nasıl istismara uğradığını anlattığı dava emsal gösterilmişti.

O davada da sanık erkeklerin tamamı, "Çocuğa öğretmişler" diye savunuyordu kendini, dünyanın bir başka ucunda.

50 yıl hapse mahkûm edilen babanın cezasını istinaf mahkemesi, iki ay gibi kısa sürede görüşüp bozmuştu. Yeniden yargılama sonunda baba yine 50 aya mahkûm oldu. İstinaf mahkemesi, raporlara, çizimlere rağmen kanıtları yetersiz bulup, birkaç ay önce beraatine karar verdi o babanın.

Kız yıllardır psikolojik destek alıyor, kardeşi ve annesi de öyle.

Ama vazgeçmiyorlar. Yargıtay'a gidecek şimdi dosya.

Bir yandan adalet mücadelesi verirken, diğer yandan bir başka hayatı kurmaya çalışıyorlar.

Yeniden doğdukları ve bu kez sadece sevdikleriyle doldurdukları, kimsenin üzerinde yürümesine, karanlıkla gölgelemesine izin vermeyecekleri bir hayatı.

Ateşlerde yanarak bunca kül olduktan sonra, küllerin arasından sıyrılıp gökyüzüne kanat çırptıkları bir yaşamı…

Yazarın Diğer Yazıları

"Beyaz Torosların" hedefi bu kez kadınlar

90’larda kaybedilen insanların hesabı hâlâ verilmedi. O dönem beyaz Toroslar kullanılıyordu bu işlerde, şimdi beyaz yeni araçlar ve siyah transporterlar.

Terörist çocuklar ve “vardır devletin bildiği” suskunluğu

Haklılar, sonuçta İdil’de öldü bu çocuk, doğan bütün çocukların potansiyel tehlike olarak görüldüğü bir yerde, zırhlı araçlar ne yapsın? Yatağında ölen çocukların davasında ne oldu ki şimdi olsun? Bazı çocukların hava değişiminden nasıl etkilendikleri üzerine saatlerce konuşulur ama hayatını kaybeden bazı çocukların adı geçmez yaygın medyada. Geçmez çünkü biliyoruz ki onlar herkesin zihninde başka bir iklimin çocuğudur.

Ağaç köküne muhtaç bırakmak ve korkusuzluk

Dün cemaat sayesinde olmadık servetler ve payeler elde edenlerin bir bölümü yurt dışına gitti, bir bölümü, kamudaki üst düzey görevlerine devam etti. Onlar her dönem ayrıcalıklıydı. Geriye kalanlar “ağaç kökü” yiyebilir ya da ölebilirdi.