29 Ekim 2021

Salgın sonrası FIAC

Her şey çok iyi durmasına rağmen, bu sene yine de eski senelere nazaran daha sakin bir fuar geçirilmiş vaziyette (her ne kadar Brad Pitt'in fuarda olması Parislileri heyecanlandırmış olsa da)

2021 FIAC Sanat Fuarı, bir kere daha Paris'in, iki yüzyıldır, hala sanat merkezi olduğunu hatırlatmakta bizlere. W. Benjamin 20. yüzyılın ilk yarısında yazdığı yazılarından toplanan kitabında "Paris'in 19. yüzyıl başkenti" olduğunun altını çizmişti. Londra nasıl bir sermaye merkezi olarak kapitalizmin tetiklendiği bir şehri ortaya koymaktaysa Paris de bir sanat merkeziydi elbette. Lüks tüketiminin başladığı Paris Pasajlarını andığı bu çalışmasında da, lirik bir şair olarak sıfatlandırdığı Charles Baudelaire üzerine yazdıklarında da Paris'in ışık ışık bir şehir olduğunu ve bu yeniliğin kapitalizmin en yüksek çağında oluştuğunu söylemekteydi.

Baudelaire 1845 salonlarına baktığında modernliğin bu şehirde ortaya çıktığını görmekteydi. Arkadaşı Constantin Guys'ın karikatürlerini modern sanat eseri olarak kabul etmekteydi. "Modern ressam" bu şehirde ortaya çıkmaktaydı. Baudelaire, ressamın sanki eskrim yaparmışçasına kâğıdın üzerinde kalemini, tüyden mürekkepli kalemini ve fırçasını oynattığını belirtmekteydi.

Bu dönemde, 19. yüzyılın başında başlayan yeni bir sorun Avrupa ve Osmanlı arasındaki ilişkiler üzerine odaklanmaktaydı: "Avrupa'nın hasta adamının" ne olacağı sorusu sorulmaktaydı. Bu durum bir "Doğu sorunu" olarak ortaya atılmıştı. Avrupa ile Osmanlı devletinin ilişkileri başka bir yola dönüşmekteydi. Neden olduğu tam olarak belirli olmasa bile, "Batılılaşma" süreci başlamıştı. Osmanlı'nın daha ilk devirlerinde Avrupalı hanedanlıklarla hediye alışverişinde olan padişahlar arasında en çok dikkat çeken Nadire Kabineleriydi (Ayşe Köksal'ın yeni kitabı bize bu süreci hatırlatmakta, Resim Heykel Müzesi üzerine yaptığı araştırmasına böyle başlamakta). Ve aynı merak ve prestijli bakış her ülkenin hükümdarları için geçerliydi. Her ne kadar Saray her zaman şairleri koruyup onlara akçe bazında rahat bir yaşam sağlayacak gücü vermiş olsa bile (Burada Halil İnalcık'ı takip edebiliriz), 19. yüzyıl Osmanlı'nın yeniden sanat merakının başladığı bir yüzyıl olarak hatırlanacak.


Pierre Huyghe, Mind’s Eye

1867 yılında Sultan Abdülaziz'in Avrupa seyahatinden bildiğimiz gibi, Padişah Paris Evrensel sergisini oğullarıyla birlikte gezmişti (François Georgeon'un Sultan Abdülhamit kitabının başına bakılabilir). Henüz yirmi beş yaşında bir şehzadeyken Abdülhamit bu seyahate eşlik etmişti. Daha sonra, birçok Osmanlı münevverinin (Mesela Halit Ziya Uşaklıgil) de yapmış olduğu gibi, Şarkiyat Kongresine katılmış olan İbrahim Edhem Mesut 1889'da (Fransız devriminin 100.yılı sergisi) Osmanlı İmparatorluğunun siyasi olarak boykot ettiği Paris Evrensel sergisini gezmiş ve hatta bu anılarını bir kitapta toplamıştı (Milli Saraylar Baskısı Beşiktaş'taki Resim Müzesinden elde edilebilir). Eyfel Kulesinin yapımı sırasına denk gelen bu tarihte Champs de Mars'da gerçekleşen bu sergiden bugüne kalan hala Eiffel Kulesidir ve uzun yıllardan beri FIAC'ın yapıldığı sanat mekânı olan Grand Palais tadilata sokulduğundan dolayı Champs de Mars'a alınan FIAC böylece bence bugüne aktarılmıştır. Tuhaf bir ilişki diye düşünebiliriz bu rastlantıyı, İstanbul'dan baktığımız zaman. Ve Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin şehirlerinde yaşayan bizler FIAC'ın bu yeni yerini tarihi olarak yukarıda yazmış olduğum anıyla karşılayabiliriz. Sanat dünyasını direkt olarak ilgilendirmeyen bu mekânsal rastlantı bize garip bir sıcaklık duygusunu vermektedir, belki de. Bu bahçe Fransız kralı 14. Louis zamanında, "şiir ve resmi" karşılaştıran bir rüyasının yazan Filibien'ninki değildi belki, o Versaille'daydı; ama bir başka rüya sanat dünyasında kendisini belli etmekteydi. Modern bir sanat tarihi Paris'te sürmekte her zaman, bu sefer 21. yüzyılda da olduğu gibi.


Fiac Ephémère Champs de Mars genel görünüş (Fotoğraf: Seza Paker)

Geçen sene, salgın yüzünden iptal edilen ve bu sene 47.cisi düzenlenen Paris FIAC fuarı yirmi beş ülkeden 171 galerinin katılımıyla gerçekleşti. Yukarıda Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri hatırlattığım Champs de Mars'da Eiffel'e sırtını dönmüş, geçici bir şekilde FIAC Grand Palais Ephemere adıyla bu bahçeye yerleşmişti. İçinden geçtiğimiz "salgın-sonrası" olarak adlandırılan bu dönemde (Fransa'da aşılı insan sayısı yüksek ve vaka sayısı da oldukça düşük gözükmekte bugünlerde) çok önemli bir olay olarak anıldı.


FIAC, Eiffel Kulesi'ne bakıyor

Gazetelerin vermiş olduğu haberlere bakıldığında satışların oldukça iyi geçmiş olduğunu okumaktayız; ama yine de salgın hala etkisini sürdürmekte dünyada. Her şey çok iyi durmasına rağmen, bu sene yine de eski senelere nazaran daha sakin bir fuar geçirilmiş vaziyette (her ne kadar Brad Pitt'in fuarda olması Parislileri heyecanlandırmış olsa da). Ama satışların iyi gitmesi fuarlar için önemli. Zaten fuar demek sanatın piyasasının oluşturulduğu zamanlardan itibaren satışların yapıldığı bir yer olarak anılmakta sanatçılar ve sanat dünyası tarafından. Mesela David Zwirner galerisi Joseph Albers'lerin satışından çok memnun olduğunu söylüyor; Thaddaus Ropac Galerisine göre ise, Robert Rauschenberg'in eserini (Star Grass) 2.8 milyon dolara satıldığını gazetelerden öğreniyoruz. Bazı sanatçılar fuarlarda mevcudiyet gösterip, ilgi duyarken bazıları ise orada sergilenip satıldıkları halde, gidip boy göstermeyi pek sevmiyorlar. Fakat genel görüş; Paris'in zor koşullarda bile olsa, enerjiyi bu sefer de toparlamış olduğu yönünde. Galerilerin aktardığına göre ise, fuar sadece satış yeri değil, ama aynı zamanda yeni koleksiyoncularla karşılaşma yeri olarak gelecekteki ilişkilerin sağlanması bakımından ilginç durmaktadır. Aynı zamanda başka bir fuarların da mevcudiyeti dolayısıyla (üç ayrı fuar daha eklendiğinde de Paris'te, bu dönemde, dört ayrı fuarın beklentileri olduğunu vurgulayabiliriz) ve bilhassa Asia Now adlı Asya fuarı için gelen Asyalıların koleksiyoncu olarak FIAC'a merak duydukları da bir gerçek olarak durmaktadır. Böylece hem Paris hem de yeni kapitalizmin büyüyen coğrafyası Asya sanat dünyası yan yana gelmekteydiler. Bazı Parisli galeriler iki fuara da katılmış olarak Asyalı veya hatta Orta doğulu sanatçılarını göstermek için bu ikinci fuarı seçmiş olmaları da ilginç yeni bir durumu ortaya çıkarmaktaydı. Nathalie Obadia galerisi İranlı sanatçılarını ve yanında bizim coğrafyamızdan gelen Sarkis'in eserlerini (3 eseri sergilenmekteydi) bu fuarda göstermekteydi. Tabii Sarkis'in fuarlara ilgi duymadığını ve gitmediğini de biliyoruz.


David Zwirner galerisi (Fotoğraf: Seza Paker)
Sarkis Nathalie Obadia galeri (Fotoğraf: Seza Paker)

FIAC'da ise Genç Galeriler Bölümü'ne Öktem Aykut galerisinin genç sanatçı Dorian Sarı ile girdiklerini biliyoruz. Bilhassa cama fırlatmış olunan taşı kırık camla birlikte eşleştiren genç sanatçı taşı o mu attı, ona mı atıldı, biz mi taşı fırlattık? sorularını bu eserlerinde sorgulamaktadır. Yine aynı bölümde Martine Aboucaya'nın standı çok dikkat çekici bir şekilde yazıların duvara yerleştirilmesinden oluşmuş bir eser sergilenmekteydi.


Martine Aboucaya galerisi


Öktem Aykut galerisi Dorian Sarı eseri

Tuileries Bahçesi'nde ise her sene olduğu gibi, "Duvarların Ötesi FIAC" adlı bölümde yine bir "heykel bahçesi" gerçekleştirildi. İstanbul galerilerinden The Pill Galeri'nin sanatçısı Marion Verboom'un heykeli de burada yerini aldı. Vendome Meydanı'nda ise 1976 yılında vefat eden Alexander Calder'in 1975 yılında yaptığı bakılan perspektifteki yere göre şekil değiştiren dev heykeli (Flaying Dragon) sergilendi.

Daha evvel de yazmış olduğum gibi Ernest Hemingway'in ölümünden sonra Amerika'da 1964'te yayınlanan otobiyografik kitabının adını, bu bağlamda, tekrar anmak isterim: "Paris bir şenliktir".

Yazarın Diğer Yazıları

Montaigne’den dersler almak

Montaigne’in cümlelerine bakarsak “adalet ile ilişikli olarak yasalara olan güvenin” vurdum duymazlıktan başka bir yere gidemediğini okuyabiliriz. Halbuki bizi koruyacak olan “ortak bir adalet duygusu” değil midir?

Sosyolojik olarak adanmışlık mı?

Devleti için "fedakâr" olan, bürokrasi aslında devlete bağlı olarak çalıştığında ve bu anlamda da bir "adanmışlık" duygusunu taşımasına nazaran, post-modern çağda, bürokrasinin özel çıkarlarının artık devletin çıkarlarıyla iç içe girdiğini, hükümetlerin politik çıkarlarının genelliğe ve özel alana doğru açılması üzerinden hareket etmeye başladığını görmekte miyiz?

Düşmanlık mı yoksa nefret mi?

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta