11 Temmuz 2019

Planlama mı? Nasıl bir planlama?

Kredi üzerine kurulu borç ekonomisinin içinden geçen gençlik, yaşam şartlarıyla boğuşmayı, bu şekilde, kabul etti ve sıkıntıların üstesinden gelmek için borçlanarak çalıştı ve yaşadı

Bugün medyada “11. Kalkınma Planı” ile ilgili olarak açıklamalar yapıldı. Bu açıklamaların bazılarına bakıldığında, ilginç bir tablo çıkmakta karşımıza. Hürriyet gazetesinin vermiş olduğu habere bakıldığında altı sektörün önceliğinden bahsedilmekte. “Kimya, ilaç,  tıbbi cihaz, makine, elektrikli cihaz” ile başlayan ilk grup içinde “sağlık alanının” önceliğinin ele alındığı gözükmekte. Sonrasında ise “raylı sistem araçları” deniliyor. Taşımacılık ve trafik sorunlarına çare aranması gibi ikinci bir alan çıkıyor.  Bütün bunlar için de “yerli teknoloji” kullanılmasına gayret edileceği vurgulanmakta. Planlı, sanayileşme odaklı bir organizasyonun yapılacağı vurgulanmakta. Biraz 20.yüzyıl başındayız havası var sanki ?

Kulağa hoş gelen bu yapılanma, sanki içinde yaşamakta olduğumuz kapitalist Dünya-ekonomi’nin içinden geçen bir Dekonstrüksiyon çabasına tekabül etmekte. Bu hedeflere ait olarak okunan bu haber, bir anlamda, sanki bir yüzyıl evvelki bir planlı ekonomiye doğru gitmekte olan bir zihniyeti yeninden okumaya taşımakta bizleri. Şaşırmamak için bir daha mı okumalı bu hedefleri? Tekrar habere dönüp bakıldığında ise “Kredi Garanti Fonu’nun” yarısının “imalat sanayiine” tahsis edileceği okunuyor. Hatta daha da çok imalat sanayiine destek verileceği söylenmekte. Ve, buradan savunma sanayiine doğru giden bir   çizgi ortaya çıkıyor. Yeni marka bir otomobilden bahsediliyor: “Seri üretim”. Ve “hızlı tren hatları”. Pek güzel tabii. Bütün bunları değerlendirecek olan sosyal ilişkiler de aile bağları sayesinde gelişecek.  Ve kızların okulları ve istihdamına öncelik verilecek.

Bu duruma baktığımızda bir planlamanın olduğunu elbette söyleyebileceğiz; ancak bazı sorular gelmekte insanın aklına. Sanayileşme üzerine kurulu bir ekonomiyi düşündüğümüz zaman tekrar edeceğim ama, tekrar hissine kapılmadan geçemiyorum,  sanki bir evvelki yüzyılın adından (sanayileşme)  ve işlevinden söz ediliyormuş gibi bir izlenime sahip oluyorum. Sanayi toplumu ve sanayileşme üzerine kurulu beş yıllık planlamaların zamanından bugüne nasıl geldik ? 1980’lerden beri Türkiye’nin ekonomisinin dünya ekonomisiyle bütünleşme zorunluluklarını ve zorluklarını yaşadık. “Hayali ihracattan” başlayan (1980’lderde vergi iadesi üzerinden kurulu nerdeyse sanal bir ekonomi ve 2000’lerde paraşüt ve balina operasyonları ile devam eden hayali ihracat) ve sonra da telif hakları olmayan ikinci el dünyasına doğru gitmiş olan sektörleri düşünüyoruz. Turizm sektöründeki oyunlar. Kurumlar vergisindeki zararlar.  Arap ve Kuzey Afrika ülkelerine doğru gelişen bu ekonomide, birikim modelinin dahi değiştiğini yaşadık. İhracata teşvik ve cesaretlendirme modeli bizim yaşam biçimimizi değiştirmeye başlamıştı bu yıllarda. ANAP modeli olarak söz edilecek bir dönemin sıkıntılarını ve başarılarını birlikte gördük ve gözlemledik. Rahatlama diye adlandırılacak bir deneysel ekonomi devreye girdi. Daha pragmatik deneysel bir ekonomi içinde planlamadan çok deneylerin geliştirmekte olduğu anı anına bir  “ekonomik düşünceye” doğru yol almaya başladık bütün dünyada olduğu gibi.

Küreselleşme adı altındaki bu ekonominin pragmatiği bizim yaşam biçimimizle birlikte sanayi-sonrası toplum modeli ve modern-sonrası yaşamlara doğru yol aldı. Post-modern bir dünya ile birleşmekte olan bir toplum yaşamının tüketim toplumu ve AVM (departmanlı mağazacılık) ağırlıklı ekonomisinin içinden geçerek borçlanmaya doğru gitmekte olan bir yaşam biçimi çıktı ortaya. Neo-liberalizm; bu dönemin, belki de adını koymak gerekirse, “ ekonomik düşüncesini” ortaya koymaktaydı. “Toplumsal ekonomi” bu minvalde gelişmeye başladı ve yeni alışkanlıklar ortaya çıktı. Bu değişimin içinde en çarpıcı olanı belki de sosyal mobilite içinden geçen  sınıflar-arası ve hatta sınıflar-aşırı bir yaşam biçiminin hiyerarşik olmayan eşitlenmesini izledik. Başarı ve yükselme sınıfsal olmaktan çok sınıflar-arasılıktan geçmeye başlamıştı. Türk sinemasının modeli olan “zengin kız veya fakir oğlan” veya tam tersi aile ilişkilerinin modernliğine karşıt “hızlı yükselme içindeki” meslekler ve yaşam biçimleri ön plana çıkmaya başladı (turizm, döviz bürosu ve borsa) .

Toplumun hizası bu yöne doğru kaydı. Evlenmelerin dayanıklılığı üzerine kurulu (erkek merkezli) ailelerin yerine boşanmaların daha sıklaştığı, kadınların öne çıkmaya başladığı, bireysel aile kurma biçimlerinin gelişmekte olduğunu izledik. Bu değişim, sosyal mobilite ile birlikte daha esnek aile biçimlerine doğru yol aldı. Sanayileşmenin getirmiş olduğu modellerin yerine post-modern hayatların esnek yaşam biçimleri ve farklılaşan kültürleri yer almaya yüz tuttu. Evlilikler uzun sürmedi; sırasıyla boşanmalarla ilerleyen çok eşli ve değişik erkek ve kadınlardan çocuklarla aile yapısı birden dönüşüme uğradı. Klasik sosyoloji içinden bakarsak toplumsal anomi (Durkheim) öne çıktı ve görünür oldu. Baskıcı toplumsal normların dışına çıkan ve baskılanamayan daha serbest yaşamlar yaşanmaya başlandı. Sanayileşmenin ve devlet merkezli planlamaların yerini post-modern esnek ve preker modeller almaya başladı. Toplum formu değişti. Ve bu durum, modern veya muhafazakar ayrımından geçmeyen bir şekilde değişime uğradı. 

Kredi üzerine kurulu borç ekonomisinin içinden geçen gençlik, yaşam şartlarıyla boğuşmayı, bu şekilde, kabul etti ve sıkıntıların üstesinden gelmek için borçlanarak çalıştı ve yaşadı. Dayanıklı tüketim mallarının malzemeleri bile dayanıksız olamaya başladığında, bunları atıp yenisini satın almaya başlayan  bir ev ekonomisi ortaya çıktı. Hatta o kadar ki, devlet eskiyen malların bazılarının kullanımını yasaklayan şartlara ön ayak oldu. Otomobil bunlar arasından en çarpıcı olanıydı belki de ? Ayrıca “kentsel dönüşüm rüyası” ile apartmanların da malzemeleri yenilenmeye başlandı. Yeni malzemelerle inşa edilen apartmanlara ait bir zihniyet peyda etti ve bu şekilde metrekareleri küçülen evlerin değerlerinin daha da artacağı zihinlerde parlayıp durdu. Herkes evini veya eski apartmanını yıkıp daha çok katlı, yeni malzemelerden oluşmuş apartmanları tercih etmeye başladığında ise, ekonomik kriz koptu. İnşaatlar yarıda kaldı; değerleri düştü. Üstüne üstlük döviz değerlerinde Türk Lirası’nın büyük kaybı dünya piyasası ile bütünleşen Türkiye ekonomisinin içinde yaşayan vatandaşların mal değerlerinde yüzde kırka varan bir düşüşle, onları mağdur etti. Sanayi sonrası toplumun yapılanan yaşam biçiminin sabitlenmeye başladığı bir dönemde, şimdi bize yeni sanayileşmeden söz edilmekte; üstelik de ANAP modeli olacak olan yeni bir Siyasi Parti’nin ortaya çıkacağı sözlerini haber olarak  veren  medyanın olduğu bir dönemde,  geleneksel aile modeli üzerinden bir sanayileşmenin ne kadar gerçekçi bir yanı olabilecektir ? Son otuz kırk yıldaki toplumsal değişimin ve dönüşümün hem ekonomik hem de sosyal alanda tekrar geriye gelmesi imkanı var mıdır ? Bu ne kadar gerçekçi olabilecektir ?

Bir de Bitcoin tipi ikinci bir para biriminden söz edilmekte; bunun “Merkez Bankası dijital parası” olarak piyasaya sürüleceği haberini nasıl karşılayabiliriz ?  Kendi içinde dalgalanmaya bırakılan, piyasa içi işleyen bir para biriminin merkezden idaresi nasıl bir pragmatizme bağlı olarak işleyebilecektir ?  Planlı ve devlet merkezli bir yapılanma içinde bireyler ve sınıflar açısından eşitsizleşme ve farklılaşma üzerine kurulu ayrı tüneller ve otoparklar ve köprüler nasıl sanayi ekonomisiyle birlikte işleyebilecek ? Bireylerin parasal ve gelir düzeyindeki farklılaşması (ayrımlaşması) üzerine kurulu birey merkezli bir işletme modeli, sanayi modelinin eşitlik üzerine kurulu modernleşme projesiyle nasıl denk düşecek ? İdealizmle işlemeye çalışan “egoist bireylere” ve “kişisel çıkarlara” karşı mı durulacak ? Aile ve cemaati öne çıkaran bir “muhafaza güdüsü” mü yaygınlaştırılacak ? Yerli ekonomiye kendini “kurban eden” bir emekçi grubunu mu kurmak mümkün olabilecek ? Bunlar sosyolojik olarak merak edilecek konular gibi durmakta. 

Yazarın Diğer Yazıları

İklim grevi

Bütün yaşayanların birleşmesi gereken tek dava: Doğa ve nefes alma imkanlarımız olduğunun farkına varmamız gerekmekte!

Hoşgörü üzerine

Locke için hoşgörü sadece ateistlere değil, aynı zamanda dindarlara de tanınmalıdır. O, hoşgörünün siyasi hükümetler tarafından kaçınılmaz bir şekilde, toplum normlarına uyumlu olmayanlara karşı gösterilmesi gereken bir görev olduğunu ileri sürmüştür

Alacakaranlık

Hata yapmak, yanlış bildiğini doğru sanıp söylemek belki çok zararlı yalanlar olmamıştır