21 Nisan 2022

Hasret ve buluşma

Maziden geleceğe doğru açılan pozitivist hayatlarımız, bilimsel bilgimiz, öğrendiklerimizle birlikte ilerleyen teknolojinin içinde başka bir hayata doğru yön aldığımız bir anda, geçmiş ve maziye ait anılar bizi yakalar vaziyette. Eski özlenmekte.

Türkiye’nin birçok yerinde ve bilhassa İstanbul, Ankara gibi büyük şehirlerde çocukluk- gençliklerini, okul yıllarını geçirmiş olanlar, sosyal medya ortaya çıktığından beri birbirlerini bulmakta, birbirlerini merak etmekteler. Çoğunlukla sosyal medyada ve bazen de fiziki olarak hasret ve özlem gidermekte, geçmişlerini hatırlayıp, hatırlatıp anmaktalar. Nedir ve nerden gelmektedir bu tekrar buluşma duygusu? Neden bu kadar zaman birbirlerinden haber almadan kendi dünyalarında yaşarken birden bu ihtiyaca saplanmak? Hangi koşullar bu yöne itmekte insanları tekrar buluşmak üzere randevulaşmakta?

Bazı koşullar bunu başlatmakta mı? Başka, tekinsiz bir yere doğru dönüşmekte olan şehirlerin yeni hali bu durumu tetiklemekte midir? Bu, doğum yerine olan bir heyecan gibi bir duygu mudur? Göçle şehre gelenlerin nostaljik özlemleri doğdukları toprağa ait değil miydi? Toprağın kokusu, suyun tadı, yağmurda ıslanan çimlerin hissettirdiği, rüzgârın fısıltısı, ağaçların hışırdaması, kuşların ötmesi, köpeklerin havlaması, kedilerin miyavlaması, eşeklerin anırması vb. Bunlar kulakta ve akılda kalan yaşanmışlıklar. Yaşanmakta olan hayatın akışı içinde zamanın geçtiğini anlamaktan mı kaynaklanmakta?

“Askerlik meğer çocukluğumun son durağıymış” diye mırıldanmıştı askerdeyken, bir lise arkadaşım. Savaş görmeme şansına erişmiş nesillerin askerlik ile ilişkisinin çocuklukla kurulan bir bağ olarak alınmasını nasıl okumalıyız? Can, mal ve aslında vatan adına yaşanan disiplinli bir dönemin çocuklukla ilişkisi aile disiplininin büyüdükten ve genç olduktan sonra askerlikte tekrar bulunmasıyla mı açıklanabilecektir?

Ama yetişkin ve hatta emeklilik çağında olanların birbirlerini özlemeleri ve eski günleri tam olarak “yad etmeleri” neden? Şehirlerin artık eski halinin kalmadığından mı?  Eskiden oturdukları evlerin yerinde artık başka apartmanların veya boş tarlaların yerinde başka sitelerin olduğundan mı? Şehrin merkezinden kapalı ve korumalı sitelere gidip, kır hayatını şehrin zengin çeperlerinde yaşamayı seçtiklerinden mi? Eski okulların yerlerinde yeller estiği için mi? Kentsel dönüşümün tüm çehreyi allak bullak ederek, şehri hafızası olmayan bir şehir haline getirdiğinden mi?

Yeni gürültülerin, yeni sirenlerin, yeni klaksonların, yeni dillerin alışık olunmayan seslerin duyulmaya başlamasından mı? Arananların (yerlerin ve insanların) artık mazide kaldığından ve ancak eski fotoğraflara bakarak anılmasından mı? Sosyal medyada mahalle mahalle “severlerinin” eskiden kalan binaları işaret etmek üzere, o binaları, apartmanları ve evleri inşa eden mimarlarıyla beraber ve de kimlerin bu yerlerde oturduğuna kadar tarihi bilgileri verenlerin sayesinde bilgilenenlerin bu bilgiyi edinmekten duydukları keyiften mi?

Ve de belki de, iletişimin en yoğun şekilde yaşanmakta olduğunu zannettiğimiz bu dönemde, bilhassa salgın sonrasında, yalnızlaşanların tekrar sosyalleşmek üzere şu anda olanları değil de geçmişte olanları hatırlayarak, geçmişte tanıdıklarını görmek istencinin vurgulanarak, genişletilmesinden mi?

Bütün bunlar, herhalde, nedenler arasında sayılabileceklerdir. Ama ortak nokta; belki de, bir de ana dil ve baba toprağı veya baba evi gibi nosyonların devreye girmeye başlayarak, bastırılanların geri tepmesi midir? Psikanalizin çoklukla sevdiği bu kavram aslında hepimizin yaşamakta olduğu yaşamımızın parçası olarak durmakta. Bastırmış olduğumuza yönelerek, yeniye açılmış fikirlerimiz, inanmış olduğumuz terakki dolu ve teknolojik yeniliklerle kapsanmış yaşamlarımızın yetersiz olduğunu mu fark etmekteyiz yoksa?  Maziden geleceğe doğru açılan pozitivist hayatlarımız, bilimsel bilgimiz, öğrendiklerimizle birlikte ilerleyen teknolojinin içinde başka bir hayata doğru yön aldığımız bir anda, geçmiş ve maziye ait anılar bizi yakalar vaziyette. Eski özlenmekte. Genç nesiller bunu pek fark etmiyor sanırım. Hayatlarının baharında olanların gelecekten bekledikleri çok şey olması gerekiyor. Ama, kamuoyu yoklamaları tam da tersini gösterdiğinde gelecek olana olan inanç sekteye uğradığında bastırılmış olan geri gelmekte, gençler için bile. Oyun, öğrenme, tanışma, flört ve her türlü çocukluğa ve gençliğe ait pratiklerin nedeni yeterli değil demek! Genç erkek insanların askerlik sonrası, okuldan mezuniyet sonrası tekrar buluşmaları, her sene yapılmaya başlanan pilav günleri orta ve üst sınıfların alışkanlıkları haline gelmekte değil mi? Alt sınıflar, şehre yeni gelenler ise başka türlü bir hayat içindeler. Onların bastırıp, içlerine attıkları ise başka veriler. Ana dil, baba toprağı, dede evi. Başka bir ülke, başka bir ana dil. İç ve dış göçü yaşayanların bastırdıkları ile orta ve üst sınıfların doğası gereği, beğeni yargıları gibi, içe bastırdıkları da aynı değil.

Ama ortak noktaları yok değil: Anıların mazide kaldığı hayatın özlemi her tarafta kol gezmekte, anlaşılan. Bu eskiye olan özlem bugünkü hayatın, belki de artık bıkkınlık noktasına taşınan bir toplumsallığın içinde yaşanmaya başlanıldığından mıdır? Yoksa “cinnet toplumunun” içinde delice bir yaşamın alıp insanları sürüklediğinden midir? Dil de delirmekte midir o halde?

Kimisinin derdi pahalılık kimisinin ise açlık olmaya başladığında nasıl mutlu olunabilir? Aç olmayan orta ve üst sınıfların uzaktan baktığı sosyal manzara eğer intiharlar, şiddet, katletme ve ölüm barındırmaktaysa nasıl mutlu yaşanabilir? Oysa yaşamın amacı değil miydi eski çağlardan beri, mutlu yaşam veya iyi yaşam. “Kötü bir hayatta iyi bir yaşam sürdürülebilir mi?” Veya Minima Moralia kitabındaki gibi düşünürsek: “Yanlış yaşam doğru yaşanmaz” mıdır? O zaman geriye bastırılmış olan dilin, anıların, ailenin ve arkadaşların geri gelme istenci yaşanmaz mı? Ve insanların ellerinde “bundan mutluluk duymaktan başka ne kalır?” sorusunu sorabiliriz. Hayır, çünkü bu olmamalı, sadece beklenen mutluluk. Cevabımız var mıdır? Bilinemez? Bir şeyi belki bilebiliriz. Bugün hayat sıkıntılarını arttırmıştır. Buna çare? Çirkin yaşama dur demekten başka ne olabilir, belki de? Ama nasıl?     

Yazarın Diğer Yazıları

Sanat turları: Venedik Bienali

Bu sene, 59. Venedik Bienali’nin ana kavramı olarak İtalyan küratör Cecilia Alemani’nin seçtiği Leonora Carrington’un meşhur çocuk kitabı “Rüyaların Sütü” başlığı öne sürüldü. Göndermesini bir yüzyıl evvelki bir sanat akımının psikanaliz ile olan yakınlığına bağlayan bu rüya kavramı, elbette Freud’un 1900 yılında öne sürdüğü “bilinçdışının rüyalarda saklı” olduğu tezine bağlı olarak geliştirilmişti

Akıl gerçeği ve kanaat gerçeği

Sosyal medya dünyası (Facebook, Twiter vb.) arzularımız ve isteklerimiz sayesinde verilerimizi ele geçirmekte ve bunları satarak kullanabilmekte

Kaybolan yıllar (2): Hiperrealist gerçek

Sahte bir siyasetin "sahte bilinçlere" ihtiyacı var sanki ve bu nedenden dolayı mıdır ki, yalan olarak işlenen suçlar artık yalan kategorisine girmekten çok "yanılma" olarak adlandırılmakta. "Yanılma ve aldanma" dünyasında artık gerçek dışına çıkılmış olsa bile, yapılanlar mazur görülebilmekte o halde!