28 Kasım 2021

Burjuvazi nerede?

Gayri-Müslimlerin gittiği ve piyasanın Müslüman burjuvazini oluşuma bırakıldığı bir tarihi dönem içinden geçen ve sürekli iktidar değişikliklerinde her gelen iktidarın "kendi yerel burjuvazisini" yaratma süreci yanlış bir bakış gibi gelmiyor

Türkiye'de burjuvazi nerede durmaktadır? Bu soru 1970'li yıllarda Türkiye'de, kanımca, burjuvazi var mı? sorusuyla birlikte düşünülecek bir şeydir. Tarihi alanda Sosyalizm ve İttihat-Terakki üzerine çok değerli çalışmalar yapan ve bu konularda bilgisine tamamen güvenebileceğimiz araştırmacı Mete Tuncay, İttihat-Terakki döneminde, 1908'de, Abdülhamit'in tahttan indirilmesinin arkasında bir burjuvazinin değil, ama ordudaki subayların hareketi olduğunu yazmıştı (hatta İ.T. parti çizgisinin "Türk milliyetçiliğinden çok İslam milliyetçiliğine dayandığının" altını çiziyordu).

Yatırım yapıp, servet edinmekten ve kendisini kültürle geliştirmekten çok burjuva değerlerine sahip gibi davranan bürokrasinin egemenliği burada daha ön plana çıkarılmıştır: Maaşlı memurlar "devlet burjuvazisi" rolünü benimsemiş gibi durmaktadır (24 Aralık 2007 yılında Sinan Yıldırmaz'ın Mete Tuncay ile yapılmış söyleşisinden alıntılıyorum). "Osmanlı'da burjuva sınıfı yoktu" diye yazar Tuncay ve ekleyerek "mekteplilerin bu rolü üstlendiklerini" ileri sürer. Aslında, Mete Tuncay söylediğine ters bir işaret vermektedir bize. O da "Selanik burjuvazisinin Osmanlı egemenliğinden çıkmasıyla" Osmanlı toplumundaki burjuvazinin yara aldığını ima etmektedir. Yani bilhassa şehirli Yahudilerin, Rumların, Ermenilerin Osmanlı burjuvazisini oluşturduğunun işareti burada yer almaktadır kanımca.

Mete Tuncay "burjuva ideolojisi bizde burjuvalarca değil ama bürokratlarca getirilmiştir" demektedir. Muhtemelen Abdülaziz dönemi Osmanlı idaresinde, Fuad ve Ali Paşaların Batı yanlısı ve dinler arası ilişkilerde eşitlikçi görüşleri bürokrasinin Saray karşısında güçlenmekte olduğunun göstergelerinden biridir. Gayri-Müslim burjuvalar ve Müslüman bürokratlar "başka bir yaşam biçimine" öykünmeye başlar. Bu dönemlerde, Rus yanlısı olarak bilinen "Nedimov" lakaplı Mahmut Nedim Paşa, "Sultan merkezli otokrat" bir siyaseti destekleyip bürokratlara yol verene kadar Batılılaşma ve Batı kültürü ağır basmaya başlamıştır. Mahmut Nedim Paşa Batı değil Doğuya (Rusya'ya) göz kırpmaktadır.

Bu sorular nerden gelmekte? diye düşünürsek, Mete Tuncay acaba burjuvazinin nerede olduğunu Müslümanların burjuva değerlerine sahip olmadıklarına mı bağlamak istemektedir? Bu, bir soru olarak durabilir. Ama yine de burjuva değerlerine baktığımızda, kıyafetler, yeme içme, davranış tarzları, zenginlik ve refah, ev içinde duvarlardaki resimler ve mobilyalar, okuma alışkanlıkları, kültürlülük, sanat merakı, klasik müzik, opera alışkanlıkları gibi birtakım göstergeler akla gelmektedir. Okuma yazmanın dışında başka değerler de gelmektedir buraya. Zevkler ve yargı gücünün ortaya çıkarttığı beğenme tarzları sanatlara ve edebiyata yönelik bir tarz düşünülecektir. Bu tamıma uyan belki Müslümanlar Osmanlı ve Türkiye toplumunda bürokraside yer almaktalardı, ama gayri-Müslimlerin burjuva tarzında bir yaşam sürmediklerini de söylemek mümkün olabilecek midir? Evlerinde resimli tabloların olduğu, zenginlerin gittikleri Pera ve Galata çevresinde bir başka yaşam sürüldükleri mevzu bahistir. En azından Cumhuriyet döneminde, 1942'de Başbakan Şükrü Saraçoğlu'nun, "Türkçülük" uğruna uyguladığı ve gayrı Müslimleri ayrı ayrı milletlerine göre kodladığı "Varlık Vergisi" kararlarında, fahiş miktardaki vergilerini ödeyemeyenlerin (Aşkale'ye yollanmak yanında) evlerindeki mobilyalarını ve duvarlardaki tablolarını kaybettiklerini görmekteyiz. Bazı tarihçilerin kitaplarındaki envanterlerde. Bu bize başka türlü bakma imkanını vermekte değil midir (Ayhan Aktar'ın "Varlık Vergisi ve Türkleştirme Politikaları" kitabı)? Gayri-Müslimlerin hayat tarzları için, Fransız romanlarında okuduğumuz 19.yüzyıl burjuvazisinin benzeri hikayeleri hayal edebiliriz. Değerler elbette öncü sanatı yakalayacak kadar öncü olamayacaktır; ama zaten Paris hayatında da zengin bir burjuvazi her zaman öncü sanatı yakalamış gözükmemektedir.

"Bizde burjuvazinin dışarıdan gelen bir ideolojiye" ait olduğuna bakmak ve bunu olumlamak ne kadar doğru olacaktır? Veya öncü sanatların sadece Batı'da baş gösterdiği gibi bir düşünce de doğru durmamaktadır. Paris'te sanat alanında öncü olarak yaşananlar veya Münih'teki sanat çevresindeki öncü sanatı, o şehirlerin sanatına ait olarak durmaktadır. Bütün ülkeye ait değildir; bu durum şehre ait bir kültürdür. Herkes bilir ki, Paris ve taşrası aynı yaşam biçimine ve sanat yapma tarzına sahip değillerdir.

O bakımdan, "bizde burjuva olmadığını" ileri sürmek ne kadar gerçeğe yakın olabilir? Gayrı-Müslimler kayda girmiş midir burada? Bu, bir neslin bakışını şekillendirmiş midir? Halbuki başka türlü bakıldığında, şehirlerin öncü sanatlarını ve edebiyatını düşündüğümüzde, laiklik, hukuk, müsavat gibi siyasi terimler ikincil bir anlama sahip olmaya başlarlar. Avrupa burjuvazi zaten bu fikirleri ikinci elden ele almaktan başka bir şey yapmış mıdır? Marx'ın baktığı yerden bakarsak, eşitlik midir yoksa kar hadlerindeki artış mıdır onları ilgilendiren? Bu tip kavramların hayata geçmesi Avrupa burjuvazisinin değil, devleti yönetenlerin aldığı kararalar arasındadır. Sömürge taraftarı olarak bilinen Jules Ferry'nin "kanunları" laikliği önermiş ve 1905 yılında Fransa'nın laik bir devlet olduğunu dünyaya duyurmuştur. 19.yüzyıl sonunda, Fransa'da, kamuya ait okullara öğrencilerin ücretsiz olarak kabul edilmesiyle, Katolik dini okullarının özel okul statüsünde kalması ve devletin yardımlarının buradan çekilmesiyle birlikte laiklik kurumsallaştırılmıştır.1905 yılında ise "Kilise (din) ve devlet" işleri birbirlerinden ayrılmıştır ve özel Katolik okullarının devlet tarafından finanse edilmesinden uzaklaşılmıştır. Vicdan hürriyeti bu sırada Fransız kanunlarına girmiştir ve burada burjuvazinin bir rolü olduğunu düşünmek ne kadar durumu açıklayabilecektir? Laiklik, özgürlük ve eşitlik kavramlarının dışarıdan ithal edilmesini burjuvaziye bağlı olarak görmek ne kadar doğrudur? Fransa'da burjuvazinin pek umurunda olmuş mudur bu kavramlar? Fransız ihtilalinin burjuva ihtilali olduğunu söyleyerek buraya gelmek mümkün olabilir mi Her ne kadar kavramlar Fransız ihtilalinin ideallerine bağlı olarak kullanılmış olsa bile, Üçüncü Cumhuriyet içinde Fransa'daki reformları 1789'a bağlamak ne kadar mümkündür?

Maddi dünyaya bakıldığında, tıpkı Fernand Braudel'in çalışmalarında olduğu gibi, yaşamın nasıl yaşandığına, hangi yerlerde yemek yenildiğine ve neler yenilip içildiğine bakmak gerekebilir. Bu öğeleri Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi gayrı-Müslim yaşam tarzında gözlemlemek mümkün durmaktadır. Zaten birçok araştırmacı da bunun da altını çizmemiş midir? Osmanlı toplumu ve Türkiye Cumhuriyet toplumu tarihinde sanatlarda ilk denemelerin gayrı-Müslimler tarafından yapıldığını birçok sanat alanında izlemekteyiz: Tiyatro (Levanten Mikael Naum'un Naum tiyatrosunda Ermeni Ekşiyan ve Çamaşırcıyan gibi oyuncular) ve edebiyat (Evangenilos Misailidis). Kapitalist tarzı üstlenenler Osmanlı'da ve ilk dönem Cumhuriyet Türkiye'sinde hep bunlar olmuş gibi durmaktadır.

Bugüne gelirsek, evet, sorunlu bir durum ortaya çıkmakta. Gayri-Müslimlerin gittiği ve piyasanın Müslüman burjuvazini oluşuma bırakıldığı bir tarihi dönem içinden geçen ve sürekli iktidar değişikliklerinde her gelen iktidarın "kendi yerel burjuvazisini" yaratma süreci yanlış bir bakış gibi gelmiyor.

Komprador burjuvazi kavramının hâkim olduğu 1960 ve 70'li yıllara burada hiç girmiyorum (ama bugün açısından önemli olabilir). Bu süreci anlatan birçok ekonomistin kitaplarını okuduk. Ve bugün de bunu yaşamaya devam etmekteyiz (Yeni zengin ve burjuva değerlerini alçaltan bir ekonomik politik). Ancak, asıl ilginç araştırma konusu olacak olan kanımca, sanatların ve edebiyatın içinden geçerek, siyasi bilimlerdeki anlatıyı pekiştirecek veya destekleyecek ya da eleştirecek bir bakışı yeniden gözden geçirmektir.

Bugüne kadar getirilen tezler kuvvetli oldu, bazısına eleştirel bazısını ise destekleyen bakışlar devam etmeli mi? Son kırk elli sene için de iyi bir siyasi sosyal tarih ve iktisat tarihi araştırmaları yapıldı; bugün bunlara eklenecek sanat tarihi araştırmalarıyla birlikte, bu konuları yeniden düşünmek ilginç sonuçlar vermez mi acaba?


NOT: Beklettiğim bu yazıyı yazdığımda daha Netflix'deki "Külüp" dizisini görmemiştim.

Yazarın Diğer Yazıları

Montaigne’den dersler almak

Montaigne’in cümlelerine bakarsak “adalet ile ilişikli olarak yasalara olan güvenin” vurdum duymazlıktan başka bir yere gidemediğini okuyabiliriz. Halbuki bizi koruyacak olan “ortak bir adalet duygusu” değil midir?

Sosyolojik olarak adanmışlık mı?

Devleti için "fedakâr" olan, bürokrasi aslında devlete bağlı olarak çalıştığında ve bu anlamda da bir "adanmışlık" duygusunu taşımasına nazaran, post-modern çağda, bürokrasinin özel çıkarlarının artık devletin çıkarlarıyla iç içe girdiğini, hükümetlerin politik çıkarlarının genelliğe ve özel alana doğru açılması üzerinden hareket etmeye başladığını görmekte miyiz?

Düşmanlık mı yoksa nefret mi?

Bugün ekonomik olmaktan uzaklaşan bir göç var; savaştan veya iklim krizinden kaçılmakta