14 Mayıs 2020

Süreci yönet(eme)mek

Bu süreç sosyal medyanın nasıl önemli bir güç olduğunun hocalarından çok daha fazla farkında olan öğrencilerin teknoloji kullanımlarındaki yerini daha iyi anlamamızı sağladı. Kurumlarımızın sadece olağan zamanlara ilişkin olarak değil olağanüstü olaylara ilişkin olarak da farklı planlarının ve bu planlara ilişkin alternatif yaklaşımlarının olması gerektiğini bir kez daha ortaya koymuş oldu

Korona günleri sadece toplumsal hayatımızı etkilemedi aynı zamanda kurumsal işleyişler konusunda da var olan aksaklıkların yeniden görülmesine olanak sağladı. Değişen koşullar ve özellikle teknolojinin hayatlarımıza girmesiyle birlikte farklılaşan yaklaşımların ne gibi etkiler gösterebildiğini bu vesile ile bir kez daha öğrenmiş olduk. İşte bu noktada kurulduğundan bugüne kadar eleştirilerin hiç ama hiç kesilmediği Yüksek Öğrenim Kurumu (YÖK) pandemi sürecinin yarattığı etkileri göğüsleme konusunda bir hayli zorlandı. Çok hızlı bir biçimde derslere ara verilmesinin ve öğrencilerin evlerine dönüş kararının alınması konusunda adım atıldığını belirtmeliyiz. Ancak bundan sonra yaşanan gelişmeler de maalesef aynı başarıyı gösteremedi. İlk olarak uzaktan eğitim uygulaması ile ilgili olarak kurum, kendisine bağlı olan bütün üniversitelerde uygulanacak olan işleyiş konusunda bir standardizasyonu sağlayamadı. Her üniversitenin ne kadar köklü olursa olsun, dijital alt yapısının ne kadar yetkin/yeterli olmadığı da bu vesile ile açığa çıkmış oldu. Aslında üniversitelerin uzun bir süreden beridir söylenilegelen vizyon, misyon, strateji söylemlerinin içeriğinin sadece kağıt üzerinde olağan anlarla sınırlı olduğunu da anlamış olduk.

Uzaktan eğitime geçiş ve sürecin işleyiş kısmında bazı üniversiteler online ders yapma yoluna giderlerken bazıları (daha eski olanları) sisteme ders notu yükleme, slaytları aktarma ve verilen ödevler yoluyla var olan durumu idare etme yolunu tuttular. Online ders yapma ile ilgili yaşanan sıkıntılar ve sistemsel problemler bir tarafa asıl mesele dönem ortası geldiğinde var olan ölçme ve değerlendirme sisteminin nasıl işletileceğinde düğümlendi. Bir tarafta olağan üstü bir zamandan geçmekte olduğumuzu unutan ve ders notlarını yığdıkça yığmakta bir beis görmeyen öğretim üyeleri profili oluştu. Diğer tarafta ise yine bu olağan üstü zaman kavramının arkasına sığınmak suretiyle her türlü işleyişten şikayet eden öğrenci profili yer alıyordu. İşin asıl ilginç kısmı ise her iki tarafın da özellikle sosyal medya üzerinden yaşananlara ilişkin serzenişlerinin yansımasıydı. Aslında her iki tarafın da yaşamakta olduğu süreç alışmış oldukları rutinlerinin dışındaydı. Yani yılların ders veren hocaları açısından ders verdikleri sınıfla karşı karşıya olmamak ve kendi konfor alanlarının dışında yer almak yepyeni bir deneyimdi. Buna karşın öğrenciler için ise sınıf-derslik-anfi ortamının dışında bu kez uzaktan gelen bir sese odaklanmak ve anlatılanları kavrayıp, özümsemek gibi farklı bir atmosfer söz konusuydu.

İşte bu gidip gelmeler yaşanırken YÖK, sürecin yönetiminde işleyişi önce üniversitelere bıraktığını açıkladı ardından ise hazırlanan yazılarla dönem içerisinde sınav ve ders katılımlarının nasıl olacağına ilişkin direktifler verdi. Tam bu durumu çözdük derken salgında yaşanan güzel gelişmelerin ardından 15 Haziran’da üniversitelerin, haziran ayının ilk on dört gününde yaşanan vaka sayılarında bir artış yaşanmadığı takdirde, yeniden açılacağına ilişkin bir bilgiyi kamuoyu ile paylaştı. Önce dönemi tamamladık süreci uzaktan eğitim yoluyla halledeceğiz diyen kurum yetkilileri bu kez yeni gelişmeler çerçevesinde haziran ayının ortasından itibaren öğrencilerin yeniden öğrenim gördükleri kentlerde dönem sonu bitirme (final) sınavlarına katılma gibi bir durumu fiili hale dönüştürmüş oldu. Bu yeni durum ise çok kısa bir süre içerisinde öğrencilerin sosyal medya üzerinden açtıkları başlıklarla yarattıkları final sınavlarının da online veyahut ödev şeklinde yapılması isteği karşısında sonuçsuz kaldı. Ve öğrenciler süreci kendi istedikleri gibi sonlandırmış oldular. Bu üç aylık zaman dilimi içerisinde yaşananlar bir anlamda ülkemizin en üst düzey eğitim kurumu olan üniversitelerdeki kafa karışıklığının bile ne kadar yüksek olduğunu ortaya koymuş oldu.

Bu süreç sosyal medyanın nasıl önemli bir güç olduğunun hocalarından çok daha fazla farkında olan öğrencilerin teknoloji kullanımlarındaki yerini daha iyi anlamamızı sağladı. Kurumlarımızın sadece olağan zamanlara ilişkin olarak değil olağanüstü olaylara ilişkin olarak da farklı planlarının ve bu planlara ilişkin alternatif yaklaşımlarının olması gerektiğini bir kez daha ortaya koymuş oldu. Online ders verme ve uzaktan sınav yapma, ödev verme gibi durumlardan şikayet etmek yerine nasıl daha fazla bir şeyler öğretebilirim diyen hocaların da var olmasının önemini de bir kez daha görmüş olduk. Öte yandan yaşananların son yıllarda giderek gevşeyen ve neredeyse sadece mezun olmayı ön plana çıkartan öğrenci profili açısından da daha büyük sıkıntıları beraberinde getirdiği gerçeğini de belirtmeliyiz. Ders geçmenin, mezun olmanın tek başına bir anlam ifade etmediği gerçeği her geçen yıl biraz daha fazla değerini yitirmekte ve sonucun mutlaklığı ön plana çıkartılmaktadır. Niceliğin parlatıldığı ve niteliğin göz ardı edildiği her toplumsal platform çökmeye mahkumdur. Çünkü nicelik tek başına var olan sorunlarla başa çıkabilecek donanımı ortaya çıkartamaz. İşte bu yüzden ülkemizin üniversite sistemini ve eğitim anlayışını içinden geçmekte olduğumuz bu olağan üstü zamanlarda yeniden irdelemek zorundayız. İçinden geçmekte olduğumuz bu sistem ile eğitim kendi kendini imha etme yolunda hızla ilerlemekte ve maalesef bu sürecin bütün paydaşları da bütün bu olup bitenlerde kendi sorumluluklarını göz ardı etmeyi sürdürmektedirler.

Uzaktan yürüttüğümüz ve uzaktan yaptığımız sınavlarla, verdiğimiz ödevlerle sonlandırdığımız dönemi tamamladığımızda sorunların bitmeyeceği gerçeğini unutmamak zorundayız. Üniversitelerde uygulaması yapılmayan alanlardan mezun olan öğrencilerin eksik kaldıkları noktaların nasıl tamamlanacağı sorunu orta yerde durmaya devam ediyor. Durumun sadece okuyarak çözülemeyeceği ve etkilerinin çok daha kalıcı olabileceği bazı alanları bilhassa hatırlamalıyız. Oysa bunun yerine öğretmen adaylıklarını, yapılacak olan sınavları ve lisans üstü eğitime ilişkin takvimleri konuşuyoruz. Halbuki yaşanan pandemi sadece bugünü etkilemedi yarattığı etki ile birlikte yarınları da daha şimdiden etkisi altına almış oldu. Umarım sürecin bu doğrultuda yönetilmesi gerektiğini de fark edebiliriz.

Son bir not da üniversite ve liselere değişen gençlerimiz için eklemeliyim. Daha önceden belirtilen tarihlerin öne çekilmesi durumu, öğrencilerin psikolojilerini olumsuz yönde etkileyecektir. Haziran ayı ortasında yapılacak olan sınavları 27 Mart 2020 tarihinde erteleyen yetkililer 25-26 Temmuz tarihlerinde sınavın yapılacağını belirtmişlerdi. Öğrencilerde bu tarihe göre kendilerini hazırlamaya başlamışlardı. Mayıs ayında ise bu kez üniversite giriş sınavının 27-28 Haziran tarihlerinde yapılacağı kararlaştırıldı. Liselere giriş sınavı da 20 Haziran’da yapılacak, bu değişiklikler tutarlı ve süreci kontrol altında götüren bir bakış açısının ürünü değildir. En azından birileri şimdi üniversitelerde final sınavları yaşanabilecek olumsuzluklar nedeniyle uzaktan yapılacak iken iki gün içerisinde iki milyondan fazla öğrencinin neden temmuz ayı sonunda değil de haziran ayının sonunda sınavının yapılma kararı verildiğini açıklamalıdır. Üstelik bu konuda eski YÖK başkanının bu kararın turizm için verildiği açıklamaları da orta yerde dururken.

Yazarın Diğer Yazıları

Yabancı futbolcu kararı Türk futbolunu kurtarabilir mi?

TFF sürekli olarak yabancı oyuncu statüsüne ilişkin değişiklikler yapma yoluna gitmekle birlikte asıl üzerinde durulması gereken yabancı oyuncuların kaliteli olmasına ilişkin herhangi bir kriter getirmeme konusunda ısrar etmektedir

Spor sahalarında şiddetle böyle mi mücadele edeceksiniz?

Şiddetle gerçekten mücadele etmek istiyorsanız, kişilere göre kararlar vermekten ve yaşananları geçiştirecek işleri devreye sokmaktan vazgeçin!

Ne olursa olsun seviyesizliğe karşı durmalıyız

Hiç kimsenin bir başkasının eşi, dünyaya gelen çocuğu ve ailenin namusu hakkında söz söylemeye hakkı yoktur!