17 Ekim 2019

Küfür eden profesör, gizli çekim yapan doçent!!!

Geçmişinde adalet çemberi oluşturmakla övünen insanların bugün gelinen noktada liyakatsız ve adaletsiz bir hayat tarzını onaylamaları mümkün değil

Gündelik hayatın iniş çıkışları içerisinde zaman zaman önümüze çıkan haberlerin bir kısmının önemini hemen idrak edemeyebiliyoruz. Hatta yaşanan enformasyon bombardımanı altında çoğu kez görmüyoruz bile. Oysa hayata dair yaşananlar içerisinde bazen hiç ama hiç beklemediğimiz alanlarda olup bitenler, hepimizi şoke edici etkilerde bulunabiliyor. Yok artık bu kadar da olmaz dediklerimizin her biri, tek tek gerçekleşiyor ve elimizde daha önce sarıldığımız değer yargılarımız yok oluyor. Hele bir de üniversite dediğiniz adı büyük buna karşın son dönemlerde kamuoyu önündeki algılanışı giderek küçülen kurumda meydana gelen olaylar, çok daha sarsıcı ve yıpratıcı bir sürecin yaşandığını ortaya koyuyor.

Geçtiğimiz günlerde haber bir profesörün aynı alandaki doçent ile yaptığı konuşma sırasında ettiği küfre ilişkin olarak verilmişti. Aradan geçen günler ise olayın yaşandığı yerin Çorum Hitit Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi olduğunu ve söz konusu konuşmanın aralarında geçtiği kişilerin ise fakülte dekanı ile aynı fakültenin bir öğretim üyesine ait bulunduğunu öğrenmemizi sağladı. Burada olayın yaşandığı ilin veya söz konusu olan fakültenin herhangi bir önemi bulunduğunu düşünmüyorum. Asıl dikkat edilmesi gereken hususun, ülkemizin akademisinin her geçen gün biraz daha fazla kan kaybetmesi ve düzeyin giderek bel altı seviyelere iniyor olmasıdır. Buradaki görüntülere ve konuşmalara yansıyanları mercek altına aldığımızda ise hem akademiye dair hem de içinde yaşadığımız toplumsal yaşama dair son derece sıkıntılı süreçlerin yaşanmakta olduğunu görmekteyiz.

Kamera ile gizli çekim yapılması ve cinsiyetçi küfür edilmesi ilk ikiye yerleştirilecek noktalar değil. Çünkü bu ikisinden çok daha vahim olan ve asıl üzerinde dikkatle düşünmemiz gereken çok daha mühim bir husus var, konuşulanlar arasında. O da yıllardır kanayan bir yara halini alan liyakat sorunumuz ve üst perdeden buyurmayı yöneticilik sanan yaklaşım tarzımız. Örneğin görüntülerdeki ‘seni burada istemiyorum çünkü burası benim makamım’ ifadesi üzerinde ciddi ciddi kafa yormalıyız. Kurumlar herhangi bir kimsenin malı olmadığı gibi, bu kurumların içerisinde oluşturulmuş olan makamlar da hiç kimsenin malı değildirler. Yeryüzündeki yolculuğumuzda geçici olduğumuz gerçeğini çabuk unuttuğumuz için, çoğu kez gelmiş olduğumuz makamların ebedi olduğu gibi bir yanılgıya kapılıyor ve kibir batağına yuvarlanıyoruz.

Yine konuşma içerisinde doçent hanımefendinin ‘bölüm başkanı olarak bize ihtiyacınız yoksa, her şeyi siz yapacaksanız daha ne, yapın o zaman. Bir şey yapmadık diye kızmayın bize’ sözlerine profesör, ‘ben yaparım sen de uygularsın. Bu kadar basit’ şeklinde yanıt veriyor. Ayrıca meslektaşına ‘Fikirsizsin sen…Ne olursa olsun. Senin nasıl doçent olduğunu da biliyorum. Seni kimin doçent yaptığını da biliyorum’ ifadeleriyle tepki vermeyi sürdürüyor. Bunun karşısında ise doçent de profesöre ‘sizin de nasıl profesör olduğunuzu biliyor insanlar’ sözleriyle karşılık veriyor. Ve buradan sonra profesörlüğüme laf söyleyenin diye başlayan klasik küfürlü tirat devreye giriyor.

Yukarıdaki paragraf aslında ülkemizin üniversitelerinin büyük bir çoğunluğunda yaşanan ve bir kısmı adliye kapılarına kadar yansıyan gelişmelerin de küçük bir özetini bizlere sunuyor. Akademi camiası kadar sıkıntılı ve bir o kadar da problemli çok az yer bulabilirisiniz bu ülkede. Öğretim üyelerinin birbirleri ile soruşturmalık, mahkemelik olmaları, bölüm başkanlarının, ana bilim dalı başkanları ile veyahut dekanlarla kavgalı olması bir anlamda alışıldık bir görüntüdür. Ve her defasında görüntülere de yansıyan o üst perdeden konuşma dili dolaşıma giriverir. Amir buyurur ve astları onun buyruklarını yerine getirmek durumunda kalırlar. Hiç kimse sorgulayamaz ve eleştiremez çünkü konuşmada da görmekte olduğumuz gibi ifadeler havalarda uçuşuverir.

Buradaki bir diğer önemli husus ise liyakata ilişkin yaşamakta olduğumuz erezyonun her geçen gün biraz daha artmakta oluşunu gözler önüne seriliyor olmasıdır. Birilerinin adamı olmak ve bunun üzerinden payeler kazanma üzerinde yükselen bir akademinin, akademi olamayacağını olsa olsa akademi görünümlü bir kurum olabileceği gerçeğine odaklanmalıyız. Çünkü söz konusu kurumun içini böyle boşalttıkça gerçekten bilimle iştigal eden insanlara da haksızlık yapmış oluyoruz. Klientelist ilişkilerle çevrelenen Türkiye akademisinin nefes almaya ve bambaşka bir boyutta ilerlemeye ihtiyacı bulunuyor. Ancak söz konusu görüntülerdeki yaklaşımlar, daha önce de belirtmiş olduğum gibi yaşanan yerle sınırlı değil. Keşke sadece orası olsa ve kolayca çözebileceğimiz adımları atabilseydik. Oysa kendi çocuklarını, eşini, gelinini, damadını, akrabalarını üniversitelerdeki kadrolara atama süreci ile başlayan ve ardından idari personel ile sürüp giden çok ama çok kapsamlı bir sorun yumağı önümüzde duruyor.

Bunun dışında ideolojik, siyasal ve kişisel ilişkiler üzerinden yürütülen bağlantıların sonucunda hak edilmeyen unvanların dağıtılması ve bilimin ayaklar altına alınması gibi bir husus da yine konuşmanın ortaya koydukları arasında yer alıyor. Buradaki gizli kamera ile çekim yapma eylemi üzerinde de durmak durumundayız. Çünkü söz konusu eylem ile kişisel özgürlük alanlarının gasp edilmesine yol açan bir davranış türü dolaşıma sokulmuş olmaktadır. Cep telefonları sonrasında bu durum içinde yaşadığımız toplumsal hayattaki sıkıntı kaynaklarımızdan bir tanesini oluşturmaktadır. Zira karşınızdaki kişinin özelliklerine göre bunu kendi lehinize çevirebilme ve bundan yararlanma durumu ortaya çıkabilmektedir.

Son olarak edilen küfür kısmına geldiğimizde ise profesörlük unvanına erişmiş bir kişinin, karşısında yer alan bir hanımefendinin-ayrıca ortamda başkaları da yer alıyor, onların sesleri de duyuluyor-sözleri karşısında sinirlenerek ana avrat sin kaflı küfürler savurması akıl alır gibi değildir. Kahvehane ortamında gibi hareket etmek ve düzeyi cinsiyetçi küfre kadar indirmek için makam, mevki veyahut unvan sahibi olmak gerekmediğini, bu vesile ile öğrenmiş olduk! Ancak söz konusu konuşmanın bu şekilde sona ermesi kadar bu görüntüleri izleyenlerin kafalarında bıraktığı imajı da unutmamalıyız. Sokaktaki sıradan insan açısından koca koca profesör bile küfür ediyormuş hem de karşısındaki doçent hanıma imajını silebilmek, o kadar da kolay olmayacaktır.

Bu olay ülkemiz üniversitelerinde yaşanan sorunların sadece dışa yansıyan küçük bir parçasını oluşturmaktadır. Buz dağının altında mobingler, tacizler, kavgalar, soruşturmalar, liyakatsızca yükseltilen kişiler, hak edildiği halde verilmeyen kadrolar, hak edilmeyenlere verilen unvanlar, kadrolar gibi yüzlerce olay yer almaktadır. Toplumu ayakta tutan en önemli unsur adalettir ve üniversite kurumunun da adaletin en yüksek olduğu kurum olması gerekmektedir. Buna karşın ülkemizde üniversitelerde yaşananlara biraz yakından baktığımızda göreceğimiz tablo ne yazık ki adaletin değil adaletsizliğin, kayırmacılığın etkilerinin son derece yüksek olduğu bir kurumsal yapılanmadır. Geçmişinde adalet çemberi oluşturmakla övünen insanların bugün gelinen noktada liyakatsız ve adaletsiz bir hayat tarzını onaylamaları mümkün değildir. Bu yüzden acilen her alanda olduğu gibi üniversitelerde de dönüşüme ve yaşanan olumsuzlukları ortadan kaldıracak adımlara ihtiyacımız bulunmaktadır.

 

 

Yazarın Diğer Yazıları

Yurdumun halleri

İnsan evrenin duygulu halidir ve yurdum insanı bu halin belki de en karmaşık şeklini sunan varlığıdır

Bir önceki maça takılıp kalmaya rağmen finallere gidiyoruz

Futbolda bu hesaplaşma mantığından uzaklaşmak ve an'ı yaşamayı öğrenmek durumundayız

Akıl tutulması

Maç 6-0 gibi tarihi bir skor ile sonuçlandı ve yine 6 Kasım tarihi üzerinden ülke içerisindeki ezeli rekabete vurgu yapacaklara malzeme çıkmış oldu