Zaven Biberyan’da “kolektif tiksinti”nin nesneleri: Gülgün, Nora, Lula

"Biberyan’da tiksinenle tiksinilen hızla yer değiştirebilir. Duygu birine zimmetli değildir ya da salt birinde ikamet etmez. Oğlunun sevgilisine düşman bir anne, oğlunun tiksinti nesnesine dönüşüverir. Babadan tiksinen oğul, tiksinilen bir Ermeni/gâvur oluverir. Alt sınıftan tiksinen, kendisi de uygulanan sistematik zulümle alt sınıf oluvermiştir. Bu hareketlilik Biberyan’da tiksintinin çok temelde insana/insanlığa, onun eliyle kurulan yaşama ve sisteme yöneldiğini de düşündürür."

02 Aralık 2021 20:00

Zaven Biberyan’ın üç romanında da tahakküm pratiklerinin birbirleriyle ilişki ve bağlantısını gösterme vasıtalarından biri duygulardır. Farklı şekillerde tezahür etse de, ondaki başat duygu “tiksinti”dir.

Kimi zaman hiç beklenmedik bir anda bir bakış, söz, ses ya da kokuyla, kimi zaman yükseldiğini ve dışavuracağını yavaşça hissettirerek ortaya çıkar tiksinti. Anneye, babaya, sevgiliye; aile, evlilik, iş, devlet kurumlarına; patrona, memura, öğretmene; bir bedene, eşyaya, mekâna yönelir. Kişi kendisine, hayatına, geçmişine karşı da hisseder bunu. Başta ana erkek karakterleri olmak üzere, roman kişileri nefreti, kini, hıncı da tetikleyen bu duyguyla baş edeceklerini bilemezler. Bu yıkıcı duygu karanlık ve bulanık bir hava yaratır. Taşıdıkları bu duygunun zaman zaman da olsa farkına varan kişiler, bir kaçış ya da belirsiz, ucu açık bir sonda tiksinen özneyle tiksintinin nesnesi arasındaki gerili bir ipte salınır dururlar. Kadın-erkek, Ermeni, Rum, Yahudi, Türk ve/veya sınıf fark etmeksizin tiksinti/nefret/aşağılama duygularında ortak olanlar için bunu bedenden atmak pek kolay değildir.

Biberyan’ın romanlarında kimlik, sınıf, kurum, cinsiyet rolleri vasıtasıyla kurulan tahakküm unsurlarına yönelen tiksintinin odağında çoğunlukla kadın karakterler yer alır. Anne, kız kardeş, sevgili, yakın akraba, iş arkadaşı, komşunun kızı, karısı olabilir tiksintinin nesnesi. Kadınlardan tiksinenler sadece erkekler değildir. Bazı kadınlar vardır ki, onlardan kolektif olarak tiksinilir. Çünkü onlar kusurlu ve değersizdir. Tiksinenin öfkesi, hıncı söylem ve eylem düzleminde bu kişileri yok etmek ister. Yalnızlar’da Gülgün, Meteliksiz Âşıklar’daNorma, Karıncaların Günbatımı’nda Lula tükürülmek, kusulmak, toplumun bünyesinden atılmak istenen “şey”lerdir.

Romanlar bu bağlamda tiksinme, nefret ve hıncın, düşmanlaştırılıp sökülüp atılma isteğinin performatifliğine sahne olur. Bu duygular söz konusu kadınlara yapışmıştır. Doğrudan ya da dolaylı temas anlarında onlar abjektleştirilir[1]. Bunun kökeninde elbette toplumsal cinsiyet normlarını, patriyarkayı, genel ahlakı görürüz. Ancak yanı sıra, sınıfsal pozisyonlar, sosyo-kültürel yapı da etkendir.

Tiksinen özneler, kendi boşluk ve yaralarını tiksindikleri öteki üzerinden doldurmaya, kapatmaya çalışırlar. Kendilerini üstün görürler. Kibirlidirler. Ancak sık sık görürüz ki, müsebbibe/muktedire yönelemeyen nefretin doğurduğu tahribat, çürüme, çöküş ve yoksunlaşma en zayıf olana patlar. Öteki/ezilen, bazen içe bazen de en yakınındakine…

Ne var ki, Biberyan’da tiksinenle tiksinilen hızla yer değiştirebilir. Duygu birine zimmetli değildir ya da salt birinde ikamet etmez. Oğlunun sevgilisine düşman bir anne, oğlunun tiksinti nesnesine dönüşüverir. Babadan tiksinen oğul, tiksinilen bir Ermeni/gâvur oluverir. Alt sınıftan tiksinen, kendisi de uygulanan sistematik zulümle alt sınıf oluvermiştir. Bu hareketlilik Biberyan’da tiksintinin çok temelde insana/insanlığa, onun eliyle kurulan yaşama ve sisteme yöneldiğini de düşündürür. Zira bundan neredeyse sadece doğa, şehir ve ada azadedir.

Ben bu yazıda öncelikle kolektif olarak tiksinilen üç kadını odağa alarak Zaven Biberyan’ın romanlarının içinde bu kadınların yerini düşüneceğim. Ancak bunun yanı sıra tiksinti ve eşlikçisi duyguların hem tiksinen özne hem de tiksinti nesnesi açısından doğurduğu sonuçları, bunların gerçekte neye ve kime yönelmiş olabileceklerini de anlamaya çalışacağım. Burada da Biberyan’ın sözünü ettiğim üç kadın karaktere nasıl yaklaştığının, onları konumlandırdığı yerin ve insana bakışındaki duygunun peşine düşeceğim. Nihayetinde, romanlarının başat duygularından olduğunu düşündüğüm nefret, hınç ve beraberinde hızla abjekleştirmeye evrilen tiksintinin tiksinen özneyle tiksinilen nesne her an yer değiştirebilecekken bedenden atılıp atılmamasının imkân ve ihtimallerini ya da bunun gerekli olup olmadığını anlamaya çalışacağım.

Parçalanan beden: Gülgün

Yalnızlar romanında, Mübeccel’le Osman’ın evlatlık edinip taşradan İstanbul’a getirdiği Gülgün, ikilikler arasında yaşar. Fatma mıdır, Gülgün müdür? Şehirli midir, taşralı mıdır? Yoksa sürtük mü? Bu evin kızı mıdır, yoksa hizmetçisi mi? “Bu evde memur muydu, uşak mı, yoksa ailenin bir ferdi mi?” Bedeni ve arzuları onun için baş etme, direnme aracı mıdır, başının belası mı?

Gülgün evde, sokakta aşağılanır, ona eziyet edilir. O, Seksapel dergisindeki kadınlar gibi olmaya tutunur. Hayaller kurar. Puloverler, “memelerini ezmeyen” sutyenler, Seksapel’in kapağında gördüğü “nefis vücutlar”, aşk, erkekler... “Fatma” diye çağrıldığında, her seferinde “Benim adım Fatma değil”, “Sana kaç defa söyledim, benim adım Fatma değil” diye hatırlatmak zorunda kalır. Ona yapıştırılmaya çalışılan ismi ve temsil ettiklerini, hatırlattıklarını taşımak istemez. Ama bu, ona unutturulmaz.

Evin oğlu Erol çocukken onu “doktorculuk” oyunu bahanesiyle soymuş, “boydan boya üzerine uzan”mıştır. Şimdiyse, “Günün birinde bir kasap çırağı bulursun Liz!” demiştir ona. Kendisine Gülgün denmemesi gibi, bu cümle de onu incitir. O pek çoğu için kırılabilir, hasar verilebilir bir bedendir. Mahalledeki ustalar, komşular… herkesin dilindedir o.

Gülgün’e baktıkça kendi taşralı geçmişlerini hatırladıkları için de ondan hoşlanmayan Yeranik ile Pupul onu aşağılayıp dururken, Krikor’la annesi Yeranik kavgaya tutuşur. Krikor, “tiksintiyle karışık bir kızgınlık” duyar annesine. Gülgün’ü beğenmeyen, oğluna gelin seçerken “şıllık” diyen Yeranik’in kendisi tiksinti nesnesine dönüşür. Oğlu onun “kocaman göğüslerinden, devasa kalçalarından” iğrenir. Annesinin bedenine yakınlaşmak istemez ve onunla arasına mesafe koyarken kendi bedeninden de iğreniyordur. Ama yine de “paçavraya” dönmüş Yeranik’e yönelir duygusu. Onu “çirkin ve kocamış” bulur. Ermeni tipi kadın da pek makbul değildir erkeğin/oğulun nazarında. Burada ikili bir tiksinme söz konusudur. Yaşlanmış bedenle “Ermeni karısı” tiplemesi. Yaşlı/hasarlı beden gözden çıkarılabilir. Aşağılanıp hakaret edilebilir. O “Avrupalı bir tip” ister. Tıpkı alt sınıftan, kim ve ne olduğu belli olmayan Gülgün’ün aşağılanması gibi, yaşlı/hasarlı beden, Ermeni tipi kadın da dışlanabilir.

Gülgün pek çok kişinin kötücül arzuları için elverişli bir bedendir. Mesela Mübeccel, onun sebebiyle“nahoş dedikodulara konu” olduklarını düşünür; asıl mesele, Mübeccel’in Osman Bey’in metresi oluşudur.Gülgün bunun örtüsüdür.

Biberyan, sebepleri farklı olmakla beraber yakınlık ve temas ihtimali belirdiğinde kolektif olarak kusulmak istenenin özelliklerini çizer Gülgün vasıtasıyla. Gülgün için sürekli kullanılan kelimelerdir sürtük, orospu, şırfıntı, aşüfte. Bedeniyle bağı kamusal alanda bir soruna dönüşür. Makbul ve genel ahlak sınırlarını hem de alt sınıftan gelen bir taşralı, “evlatlık” olarak ihlal eder. Bunlar iğrenilen, bedenden atılması gereken şeye dönüşmesi için elbette yeterlidir. Mahalle kimsenin neredeyse hiç de güvende olmadığı bir yerdir ama, Türk aile nefretini “gâvur”lara yöneltirken Ermeni, Rum ailelerle birleşip Gülgün’e çevirirler bir anda bakışlarını.

Evde ve sokakta Gülgün’ü sürekli gözetleyen bakışlar bir gün pastanede, buzdolabının önündeki genç kıza çevriliverir. İşte burada yazar, Gülgün’le genç kıza bakışın ne denli başka olduğunu ve bunun sınıfsal, kültürel kökenlerini açık eder. Amerikalı kıza ve Gülgün’e bakan gözlerin baktıkları da birdir: Beden ve performansı. Ancak biri sınıfsal, kültürel açıdan makbul sınırların dışında olduğu için ahlaken yargılanıp aşağılanabilir. Kötücül bakışın, dedikodunun nesnesi olabilir. Öbürü hemen her açıdan üst sınıfa dahildir. O ancak hayranlıkla seyredilir, yüceltilir, ona imrenilir. Bu iki bedene bakıştaki, bu iki bedeni gözetlemedeki farklılık, insanın ve toplumun kötülüğüne ve bunun kökenlerine güçlü bir eleştiri sahnesidir. Muhtemel ki Sur, ama özellikle Baret ya da Dırtad için asıl “tiksinilecek” olan tam da bu sahnede görülendir.

Tiksinen özneler her an tiksinilen olabilir elbette. Onların gözünde Gülgün sürtükse Yeranik’in bacakları şişman, Seniha’nın vücudu hantal, Mübeccel’in dudakları buruşuktur. Tiksinme, tiksinen öznenin kendisine dönüverir. İşte tiksinti ve nefret herhangi bir kişide ikamet etmez, hareket halindedir. Ancak yine de Gülgün’e duyulan tiksintide hemen herkes, Türk, Rum, Ermeni, Yahudi olan-olmayan, zengin-fakir, kadın-erkek, taşralı-şehirli fark etmeksizin hepsi hemfikirdir. Öfke ve nefretin, tiksintinin kolektif nesnesi, ortak düşman Gülgün’dür! Bunu zihninde ve bedeninle taşımakla kalmayıp eyleme dönüştürmekse yine alt sınıftan Kasap Ali’ye düşer.

Burada romanın başına dönelim. Ali, Gülgün’ü izler. Omuzları, göğsü ve kalçalarından başka bir şey görmez. Zihninde sadece bunlarla yer etmiştir o. Bu “haspa” kızı hem arzular hem de ondan nefret eder. “Kinle karışık bir şehvet”tir bu. Devam eder yazar:

“Hem sahip olma hem de tahrip etme arzusu. Şiddetli bir arzu. Semiz etlerini ısırmak, yemek, çamaşırcı kadınların anlata anlata bitiremedikleri o iç çamaşırlarını parçalamak, Gülgün’ün vücudunu parça parça etmek. O da artık naylon bir vücuttu.”

Etten söz etmektedir burada Ali. Kasaptır. Hayvan eti yemenin bir adım daha ötesinde, onu kesen, parçalayan, satandır. Gülgün de onun için bir ettir. Cinsel şiddetle hayvana uygulanan şiddetin akrabalığını da okuyabileceğimiz bu ilk sahne, dil düzleminde Gülgün’ün sömürülmesinin, dışlanmasının yanı sıra romanın sonunda gerçek anlamıyla parçalanmasıyla da bütünleşir. Ne ve kim olduğu tam bilinemeyen, bakışla ve dille sürekli parçalanan Gülgün şimdi gerçekten parçalanacaktır. Çünkü Ali, “yırttı, kesti, biçti” onu. Hatta öyle ki, “tecavüz etmeden bıçakladığına yerindi”.

Gülgün’e yönelen aşağılama, mahalledeki kişilerin her biri tarafından sahiplenilir, sürdürülür. “Eh!” der Krikor, “Başına gelecek vardı. Çok kaşınıyordu.” “Ama pek azmıştı, pek!” diye mırıldanır Yeranik. Varlık Vergisi’ni yaşamış Yeranik ve ailesi de, 1950’lerde kısa zamanda “köşeyi dönüp” sınıf atlamaya çalışan Mübeccel ve Osman’ın ailesi de, birbirlerine ne kadar değmeden dokunmadan yaşasalar, hatta diğerleri Mübeccel ve Osman’ın dilinde “gâvur” olsalar da, Gülgün’ün kendilerinden olmadığında ve ona duyulan öfkede ortak olurlar. Genel ahlaka uymadığı, makbul olmadığı bilgisi dil vasıtasıyla yaygınlaşırken iğrenme/tiksinme duygusu da harekete geçer. Ermeni olmak, yaşlanmış bir bedene sahip olmak, yoksul olmak herkesi her an nefret nesnesine dönüştürebiliyorken, Gülgün’ün “başka” bir kadın oluşu tehdit olarak algılanır. Hem bakış hem söyleyiş –göz ve dil– düzleminde onunla aralarına mesafe koyarlar. Onu abjektleştirirler.

Bir ihtimal olarak Norma

Meteliksiz Âşıklar’da başkarakter Sur’un nefreti öncelikle anne-babaya ve peşinden iktidar unsurlarına yönelir. Orta sınıftan bir ailedir. Sur, cemaatteki, toplumdaki yerini sağlamlaştırmaya çalışan babasından ve bunun edilgen parçası olarak görünen, ancak bir otorite figürü olarak hemen herkesi çekip çeviren annesi Meline’den nefret eder. Onlarla sık sık çatışır. Onlardan tiksinir.

Âşık olduğu Norma fiziksel özellikleri, yaşamla bağı, kültürel donanımı açısından neredeyse idealleştirdiği bir genç kadındır. Ancak Meline için “sürtük”tür. Eril ve genel ahlakın bu ayrımcı dili, özellikle anne tarafından tekrarlandıkça Sur’un şüphe, tedirginlik, kıskançlık hissetmesine sebep olur. Annesinin dışlaması ve aşağılamasıyla kendi sevgisi ve beğenisi arasında bocalar. Oysa tek başına kalıp toplumsal normların ve ahlakın zehrinin içine sızmasına müsaade etmediğinde Norma’yı idealleştirir, ona hayranlık besler.

Norma, Sur’dan yaşça büyüktür. İşçi bir ailenin kızıdır. Çalışır. Hayat bilgisi, gerçeklerle bağı Sur’dan çok daha fazladır. Haksızlığı katlanılmaz bulur. Bedeniyle, erkeklerle, işiyle ilişkisinde kendisi söz sahibidir.Kendine güvenen, özgür ve özerk bir birey oluş çabasının örneğidir. Sur’un kendisi olmasına olanak sağlayan, bunun ihtimallerini ona gösteren bir kişidir. Biberyan’ın romanlarında örneğine çok az rastlayacağımız bir kadın karakterdir. Ama o, Meline’nin tiksinti ve nefretinin baş nesnesi, “böyle kızlar”dan biridir. Namuslu kadınları, ev kadınlarını, “kendilerini iyi, masum göstermek için” aşağılamayı Sur’a öğretendir. Kendisini makbul kadının sembolü olarak gören Meline, bu genç kadının özgürlüğünün, mutluluğunun önündeki engellerden biri haline gelir.

Sur ve Norma, şehirde ya da adadayken “röntgenciler” tarafından izlendiklerini düşünürler. İzlenme izleği roman boyunca sürer. Bununla beraber Norma doğrudan ve dolaylı, sürekli izlenir. Sur’un annesi Meline’nin, Norma’yı merak eden kız kardeş Silva’nın bakışı da Norma’nın üzerindedir. Özgürlüğü onlar için rahatsız edicidir, tehdittir. Meline nefretini dile getirmekten çekinmez.

O Norma’nın bedenini sever, “Bacakları, sımsıcak olmuş çıplak omuzları...”nı… Onu bikinisiyle hayal etmek kendisini mutlu eder. Onun ne zaman ne diyeceğini bilememek, kırmaktan çekinmek, tekinsizlik yaratan hal ve tavırları, alaycılığı, kendine güveni ve kendi oluşu Sur’u tedirgin etse de, ondan uzak kalmak günden güne zorlaşır. Norma’nın başka biriyle geçmişteki ilişkisi onu rahatsız eder. Sur, Norma’ya inanır ama inanmak istemez. Bunu “erkekliğine yakıştıramaz”. “Eziyet çekmek ve çektirmek...” ister. Sonrası gerçekten de psikolojik şiddete dönüşür. Sur’un suskunluğu ve mesafesi, kendi içindeki eziklikten ve eksiklikten kaynaklananlar tedirginlik ve şüphelerini besledikçe, Norma’ya karşı da nefretin eşiğine gelir.

Romanda tiksinmek ve nefret çeşitli şekillerde çıkar karşımıza. Beğenmeme, aşağılama ve tiksinme, kişiler arasında çeşitli gerekçelerle hissedilen, hareket halindeki duygulardır. Ancak Sur, en temelde “annesinden de, evden de, bu dayanılmaz hayattan da tiksin”miştir. Bilinçli ya da değil, birey üzerinde tahakküm kuran araçlara, iktidara yöneltir tiksintisini. Aile, evlilik, iş kurumu vardır hedef tahtasında.

Kendisini İstanbul’da, adada, Norma’nın yanında iyi hisseder. Ancak yeterince açık ve şeffaf bir diyalog da kurmadığı için, içindeki şüphe ve tereddütler onu kemirmeyi sürdürür. Tıpkı anne-baba-çocuk arasında diyaloğun kurulamamasının nefretin daha da derinleşmesine sebep olması gibi, fiziken yakın olsalar da kendisini tam anlamıyla açamaması belirsizliğe, bulanıklığa sebep olur ki, Meline’nin de buna katkısı çokçadır. Annesinin “iffetsiz”, “gözü kabak çiçeği gibi açılmış” bulduğu Norma’nın açıklığı ve netliği Sur’u rahatsız eder. O annesine, kız kardeşine bir şeyler buyurmak isteyen, hizmet bekleyen bir erkektir nihayetinde.

Meline’nin kini, nefretiyse anlaşılmaz değildir. Bunu salt oğlunu kıskanmakla, ona sahip çıkmakla açıklamak yeterli olmaz. Taşralı Kevork’la evlenmesi, ilişkileri, cinsel yaşamları, hepsi görevler çerçevesinde şekillenmiştir. En azından Aşkale’ye gitmek zorunda kalmamıştır. Bazı fırsatları değerlendirmiştir. Meline, yetinmiştir. Kızı için de neredeyse benzer bir yaşamın hayalini kurarken, Norma bir tehdit, oyunbozandır. Tiksinti ve nefret nesnesidir. Sur sebebiyle yakınlaşmak zorunda kaldığı bu beden onun için rahatsız edicidir.

“O postala mı yediriyorsun ha, sersem! Burnundan yakalamış seni, sağıyor!” der kavga ettikleri bir esnada Sur’a. Sur’un annesine içindeki tüm öfkeyi kustuğu bu sahne, bir kadın tipolojisine yönelik eleştiri olarak da okunabilir. Sur annesi ve benzeri kadınların sahtekâr, yalancı, numaracı olduklarını, kocalarını sömürdüklerini söyler. Çirkin ve yaşlanmış bulur onu. Elbette Sur’un zihninde de kategoriler vardır. Nasıl ki anne için Norma “zamane sürtüğü”, “elâlemin oğlunu baştan çıkarmaya çalışan” bir “postal”sa, Sur için de annesi sırf para için kocasına katlanan bir kadındır.

Babası Krikor da Meline’den farklı düşünmez Norma için. Onun işçi olması, önceden sevgililerin olması problemdir. Bunun bir namus meselesi olduğunu düşünür. “El değmemiş bir kız” almak gerekir. Meline’le korku ve tedirginlikle geçen ilk gecesini anımsar. Renksiz ve dümdüzdür her şey. Öyle de sürmüştür.

Genel ahlak, toplumsal normlar anne ve babanın damarlarında dolaşan bir zehirdir. Oysa ne kadar mutsuzlardır! Bu kocaman bir boşluk doğurur içlerinde, ki orayı da Norma’ya olan tiksinti ve nefretleri doldurur. Hem onları hem de çocuklarıyla ilişkilerini yiyip bitirir bu.

Peki Sur, onlarla sürekli tartışır, onları sürekli eleştirirken, onlardan zaman zaman nefret eder, zaman zaman tiksinirken bu erkeklik sınavında nasıl bir tutum alacaktır? Devlet, hükümet, kanun, polis, yasak, okul, patron ve ev tahakkümüne itiraz ederken tüm bunların birleşerek kendisinden beklediği erkeklik rolünü mü oynayacak, yoksa bu sözleşmeden imzasını çekme ihtimalini mi zorlayacaktır?

Burada Sur, Meline ve Kevork vasıtasıyla ataerkinin hem erkeği hem de kadını nasıl şekillendirdiğini, bunun kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını görürüz. Özgürleşememiş, kendi tercihlerini yaşama imkân ve ihtimali bulamamış, başkalarınca belirlenen sınırlar içinde kalanlar, neredeyse yas tutmaları ya da tuttukları yası itiraf edip bununla yüzleşmeleri gerekirken kendilerinden sonraki kuşaklardan da kendileri gibi davranmalarını beklerler. Bu beklentinin ve davranışın aktarımı, tekrarının kesintiye uğrama ihtimali katı bir ahlak temeli üzerine kurulu toplumlarda bir tehdide dönüşür. Söz konusu tehdit öğesine karşı aile, evlilik kurumu kolektif bir saldırı timi olarak hazır bekler. Onların tiksinecek, nefret nesnesine dönüştürecek şeylere ihtiyaçları vardır.

Hiç var olmadı ki Lula…

Karıncaların Günbatımı’nın ana karakteri Baret, Sur kadar “şanslı” değildir. Nafia’daki 42 aylık “askerliği” türlü eziyet ve işkenceyle geçmiştir. Döndüğünde bulduğu ne eski evi ne eski ailesidir. İstanbullu orta-üst sınıf aileyi Varlık Vergisi, Aşkale endişesi, Nâfia yokluğun sınırına getirmiştir. Kaybedilen sadece mülk, statü olmamış; aile içi bağlar, duygular da yitip gitmiştir. Bu kolektif travma kolektif bir kayba, yıkıma sebep olduğu gibi, kişiler arası bağları da onarılması mümkün olmayacak şekilde inceltmiş, koparmıştır. Herkes her şeye öfkelidir, herkes her şeyden tiksinir.

Baret’in çocukluk aşkı Alis, bir anlığına o konforlu ve keyifli geçmişini anımsatır. Ona kin duyar. Alis için hiçbir şey değişmemişken, kendisi hasarlarla döndüğü 42 aydan sonra hem şehirde hem evde daha büyük hasarlarla karşılaşmıştır. Kısa bir süre de olsa çalıştığı işyerindeki arkadaşı Tonietta’yı, en çok da onun doğallığını beğenir ama ona yaklaşamaz. Bu doğallık ve rahatlık onu tedirgin, ürkek ve şüpheci yapar. Onun kendisiyle dalga geçecek olmasından korkar. Tıpkı Sur’un Norma’dan korkması gibi. Baret ondan “nefret eder”. Ona yakınlaşmaya çalıştığı için “pişman”dır. Utanç duyar. “Ve bir kelime, zaman zaman kusmuk gibi dilinin ucuna gel”ir: “Orospu... Orospu...” Sevebilmekle bağı kopmuştur Baret’in. Bunun önündeki engel elbette Tonietta olmasa da, o, onun kendisine aşağılamaktan başka bir şey getirmediğini düşünür. İçindeki fazlalık olarak görür. Onu tiksinti nesnesine dönüştürür. Onu bedeninden atmak ister.

Kişilik, yaşamlar, işleri, bağları açısından kendilerinden farklı ve güçlü olan kadınlar Biberyan’ın erkek başkarakterlerinde endişeye sebep olur. Bu onlarda bir bulantıya dönüşür. Ancak tiksintinin nesnesi bu kadınlarla sınırlı değildir. Kerhanelerin karanlık köşelerinde “hep dişleri dökük karıların” oturduğunu düşünür, “neredeyse güzel denebilecek bir kızı” neredeyse ve kız karşısında görünce şaşırır! Ama oradan çıkınca “ümitsizleşir” ve “kendi kendinden tiksinir”. Sevgisizlik, beğenmeme, aşağılama işyerindeki diğer kadınlara da yönelir: “Dazlak kafalar, kamburlaşmış sırtlar, her türlü dişiliğini kaybetmiş, saç diplerinde boyaların altından asıl rengi sıyrılan ve ruj sürünce dudakları çürümüş meyveye dönen kadınlar.”

Annesi Arus ve kız kardeşi Hilda’nın da yarattığı öfke, nefret, hınç ortamında adeta suç ortağı olarak babasına yönelen tiksinti ve nefretinin sebepleri ve onu bünyesinden atıp uzaklaştırmasının sağladığı hafiflik, tiksintinin düğümleyen, boğan, dilsiz ve devinimsiz bırakan etkisinden nasıl kurtulabileceğini de gösterir okura.Babasının “döküntü görünüşü” moralini bozar. Onun yüzünde “derin bir yakarış” görür. Çenesi “bir aptalınki gibi sarkmıştır”, “yüzünde yer yer kırlaşmış iki günlük sakal” vardır. Tedirgin olur. Öfke hisseder. En nihayetinde itiraf eder: “Bu adamdan tiksiniyordu.” Hatta baba, onun için bir “işkence”ydi. Görüntüsü hem kaybettiklerini hem kendi çektiklerini hatırlatır.

Baret rahatsızdır, nereye giderse gitsin eğretidir. Hissetmemek, katlanmak, tiksintisini atamadığı için bastırmak ister. Adadaki ev gibi Arus, Diran, Dırtad, Hilda, hepsi ayakta durmakta zorlanıyordur. Hem geçmişin travmasının hem şimdinin baskı ve zulmünün sebep olduğu tedirginlik öfkeye, nefrete dönüşür ve bunlar herkesten herkese yönelir. Dırtad’la hayat üstüne konuşurken, amcası “Hayata yapışıp kalmak kötüdür, çirkindir. Bıkkın sevgililerine yapışan karılar gibi!” der ve bir çirkinliği anlatırken kadınları aşağılayarak araçsallaştırır. Ayrıca Dırtad’a göre Suren, karısı Hayganuş’tan nefret eder. Geçmişteki eksikliği ve yoksunluk hissi onda hınca dönüşmüştür. Arus, kızı Hilda’dan şikâyet ederken “Elin gelini yapmaz yaptıklarını”, “Güya kızım var. Gelin ondan iyidir” der. Abanoz’a giden oğlu için –Sur’un bilinçaltında da olsa–  “Kötü, kadınlara gidilir mi be, gidilir mi? O pis, iğrenç...” der. Dolayısıyla Biberyan ister sınıfsal ister cinsiyet ister ahlak temelli olsun, herkesin her an birbirinden nefret edebileceğine işaret eder.

Baret’in her şeyi alınmış, gasp edilmiştir. Hayatlarının ve hayallerinin yerini tedirgin bir bekleyiş, felaket endişesi almıştır. Böyle zamanlardan birinde hayatına Luna girer. Diğer romanlardan farklı olarak, burada Lula’ya doğrudan yönelen kolektif bir tiksinti ya da öfke söz konusu değildir. Ancak siyasal, ahlaki, ekonomik, toplumsal felaket ve kötülüğün tükettiği Baret’in biriken ve Lula’ya yönelen öfkesinde, kininde, hıncında ve tiksintisinde tabii ki toplumu tüm unsurlarıyla bulabiliriz.

Lula kendi deyimiyle “iyi bir işçi kız” sayılır. Alt sınıftandır. İnançlıdır. Küçük dünyasında yaşayan bu kıza kin duyar Baret. Ondan tiksinir. “İçinden Lula’ya kötülük yapmak geliyor”dur. “Ateşli kara gözleri”, “kar gibi beyaz dişleri”, “tahrik edici gülüşü” karşısında tepkisiz de değildir. Her seferinde “yoğunlukla” tahrik edildiğini düşünür. Hatta Lula ağladığında da yaralanır, tahrik olur. Ona öfkelenir, acır, sinsice davranır. Ona sinirle güler. Oysa o Baret’e güvenir. Onun zenginliği, bildikleri karşısında kendisinden sürekli utanır ve kendisini eksik, yetersiz görür. Baret’se ona hep tereddütle, şüpheyle yaklaşır. Bazen de onun Lula olmaktan çıkıp tıpkı Alis ve Tonietta gibi olduğunu düşünür. Bu Baret için onun da “orospu” olması demektir. Bu fikri “hazmedemez”. Onu küçümser. Aileye, evlilik kurumuna, patronlara, burjuvaziye, din kurumuna karşı olan Baret, kadınlar söz konusu olduğunda onlara yaklaşmakta her ne kadar endişeli ve tedirgin olsa da, toplumun ahlakçı bakışının dışına çıkamaz. Lula’yı aşağılamaktan kendini alamaz. Onun “iç çamaşırları kirlidir” diye düşünür. Alt sınıftan, yoksul, okumamış, inançlı, bilgisiz, bu “ilkel yaratık” bir tiksinti nesnesine dönüşür. Onun arzularını söndürür. “Vücudu da kirli” diye devam eder. Yılbaşı gecesi onunla birlikte olduğunda, yerde yatan iç çamaşırlarını gördüğünde “gözlerine inanası gel”mez. Tertemizdir çamaşırlar. “Arık onu orospuyla benzeştir”mekten vazgeçer! Oysa kendi ayakları kirlidir. Çoraplarını çıkardığında “ayaklarının durumundan tiksin”miştir.

Lula tedirgindir, korkuyordur. Aptal bulduğu kendisi, Baret’e “layık” değildir. Baret ona güven duygusu vermeye çalışırken kendisinin samimi olmadığını bilir. Onun akılsız olduğunu düşünüyordur hep. Ama ona sahip olmaktan da mutluluk duyar, “bir kadının mutlak sahibi olmanın umulmaz zevkini yaşar”. Lula hamile kalınca, ona karşı bir kez daha “düşmanca bir tutum” hisseder. Bir yandan da ona “her istediğini yaptırırken garip bir zevk duyar”. Lula, Baret’in hem arzusunun hem tiksintisinin nesnesidir. Hayranlıkla düşmanlık arasında gidip gelir. Bu belirsiz ve bulanık hal Lula’nın hayatını gittikçe zorlaştırır. Ancak bu Baret’in gündemi olmaz. Sık sık ve yeniden tiksinti ya da “tiksinti gibi bir şey” hisseder. Hatta içinden aniden “Lula’yı öldürmek... Öldürmek...” gelir. Bundan “haz duyar”. Psikolojik şiddetin yanı sıra fiziksel şiddet arzusu zihninde sıkça belirir.

“Zavallı”, “çirkin” bulduğu Lula’yı küçümser. Onun karşısında sahip olduğu yeri, otoritesini korumak ve karşısında onu hep tedirgin görmek ister. Onun ezilmesinden hoşlanır. Onu ezmekten de… Onu görmek bir “kâbus”a dönüşür, Lula da gözünde bir “hayalet”e. Onunla “nasıl olup da seviştiğine hayret” eder. Ona “dokunmaktan kaçınır”. Çünkü artık, “görünüşünden de tiksiniyor”dur. Hatta “Bir kadın bedenine karşı asla bu kadar tiksinti duymamış”tır. Burada Baret, bunun annesinden gördüğü şiddetten kaynaklanan, kendine karşı bir tiksinti olabileceğini de düşünür. Nasıl ki annesi arkadaşlarını hep hor görmüştür, o da başkalarını hor görecektir.

Tüm bu tiksinti en çok Lula’ya, Rum, alt sınıftan, yoksul bir genç kadına, en aşağıya, zayıf ve savunmasız olana yönelir. Lula’nın hamileliği onu iyice ümitsizleştirir. Bu, kendinden nefrete dönüşür. “Dönmemek, hiç kimseyi görmemek, yapayalnız kalmak” ister. Sadece yürürken çamura batmakla kalmaz. Şimdisi, yarını da batmıştır. Zihni iyiden iyiye sisli, puslu, bulanıktır.

Burada bilinç akışıyla kurgulanmış bir sahne çok önemlidir: Baret, Kalamış’ta denizde sırtüstü yüzen annesi Arus’un mayosundan fırlamış göğüslerini görür. Annesi “Ayıp, bakma, utanmıyor musun?” der. Kaldığı izbe yerin duvarında, gözünün sürekli takıldığı resimdeki kadının saçlarına benzetir annesinin saçlarını. Baret, “Orospu” der. Anneye mi, Lula’ya mı demiştir, karışır bu. Hangisini öldürdüğünün de belirsiz olması gibi. Her iki sahnede de “mağdur”, hasarlı, yaralı bedene, Baret’in tiksintisinin ve nefretinin, korku ve endişesinin, tereddüt ve şüphelerinin ve kaçmalarının kökenlerine daha çok yaklaşırız. Annesi, büyükannesi, kız kardeşi, babası, Nâfia arkadaşı Çamur, Lula... Herkes oradadır. O kendisini savunmasız, yalnız, suçlu hisseder. Erkekliği sorgulanır. İkili cinsiyet yapısına ve genel ahlaka sıkıştırılmış bir toplumun erkeğin yakasından da düşmediğini, patriyarkanın bir erkek için de ne denli sert ve acımasız işleyebileceğini gördüğümüz gibi, Baret’ten çevresindeki pek çok insana yönelen tiksintinin ve öfkenin sebeplerini bulabiliriz burada.

Okuduğumuz, patriyarka ve kimlik, cinsiyet ve ırk temelli olduğunu artık iyiden iyiye görebildiğimiz tiksintidir. Makbul olmayan Ermeni erkek olarak Baret’te ikili bir tiksinti olduğu da aşikâr. Arus, Alis ve Tonietta’ya, kerhanedeki ve işyerindeki kadınlara ve nihayetinde Lula’ya tiksintisiyle Vincent, Kazal, Suren, Keçeli’ye karşı hissettikleri benzerlik göstermez. Çeşitli rol, sınıf, sosyo-kültürel yapı, kimlikteki kadına yönelen haksız, adaletsiz, eşitsiz bir öfke, nefret Baret’i kadın düşmanı bir pozisyona yerleştirmemize sebep olur. Bu tiksintisi eşitsizlik, adaletsizlik, haksızlık ve ayrımcılık yaratır. Bu yazının sınırları içinde yer veremediğimiz, adaletsizliğe ve haksızlığa yönelen tiksintisiyse bambaşkadır. O vurgunculara, sahtekârlara, mülk sahiplerine, burjuvaziye, iktidara yönelir. Peki, birini reddederken öbürünü kabul mü edeceğiz? Hangisi olursa olsun, bedenden taşınan bu tiksinti, taşıyan özneyle yönelen nesnenin arasını açar, yakınlaşmayı ve teması imkânsızlaştırırken, bu mesafe her iki taraf için de bir kördüğüm değil midir? Bir tahribat yaratmaz mı?

Zaven Biberyan üç romanıyla da gösteriyor ki, ister toplumun tüm unsurlarının bir araya gelerek, kolektif olarak –Gülgün ve Norma’ya yönelen– ister iç ya da dış sebeplerle bireysel olarak –Baret’ten Lula’ya yönelen– hissedilsin, bedende taşınan ve/veya performe edilen tiksinti, herkes için tahrip edici bir duygudur. Kimi zaman son derece kişisel olsa da siyasal, toplumsal, ekonomik, cinsel ve ahlaki kökleri oldukça güçlüdür. Temelinde hep bir yetersizlik, eksiklik, kayıp, ezcümle hasar söz konusudur. Kişi ya da toplumlar için habis bir ur, güçlü bir zehirdir.

 


[1] Sara Ahmed’den mülhem kullandığım bu kavramların farklı örnekleri ve detayları için Duyguların Kültürel Politikası’nın “İğrenmenin Permortaifliği” bölümüne bakılabilir.