Yoldaşlığa çağrı

"Dean'e göre yoldaş, aynılık, eşitlik ve dayanışmanın damgasını vurduğu bir ilişkinin adıdır.  Yoldaşlığın kimlikle alakası yoktur. İçerme ve kapsamaya dayanır. Birey, yoldaşın ötekisidir: Yoldaş bir ilişkiyi tanımlar, şahsi bir kimliği değil. Son olarak, yoldaşlar arası ilişki bir hakikate sadakat üzerinden kuruludur”.

16 Aralık 2021 19:30

“Yoldaş” hitabı çoktandır modası geçmiş, arkaik ve sol bir tarikat yapısını akla getiren bir bağlamda ele alınıyor, hiç “cool” bulunmuyor. Bu nedenle sıklıkla bu hitaptan uzak duruluyor ya da bir mizah unsuru olarak kullanılıyor. “Militan” kavramının gözden düşüp yerini “aktivist”e bırakması gibi aynı. Geç kapitalizmin gösteri temelli kültüründe çoğu insan kendisini bir “makinenin dişlisi” olarak lanse etmek istemiyor; kendi çok değerli sözüyle, “sürü”den ayrı, özgün benliğini sonuna kadar görünür kılmak için uğraşıyor.

Daha önce “iletişimsel kapitalizm” kavramını incelediğimiz Jodi Dean’in Yoldaş: Siyasi Aidiyet Üzerine Bir Deneme isimli kitabı, SSCB’nin ve Doğu Bloku ülkelerinin çöküşüyle birlikte oluşan mağlubiyet havası kadar, neo-liberal ideolojinin zaferiyle de bağlantılı görüyor yoldaşlıktaki prestij kaybını ve kapitalizmin başımıza açtığı türlü belalardan kurtulabilmek için yoldaşlığa geri dönmemiz gerektiğini savunuyor. “Yoldaş”tan ne anladığını ise şöyle açıklıyor:

“İçerdiği bireysel hususiyetlere kayıtsız olan yoldaş, bir siyasi aidiyet figürü, bir hitap ifadesi ve eyleme yönelik beklentilerin taşıyıcı kavramıdır. Bir siyasi aidiyet figürü olarak, bir mücadelede aynı safta olanlar arasındaki ilişkileri kapsar. Bir hitap biçimi olarak, sosyalizm ve komünizm için verilen özgürleşmeci ve eşitlikçi mücadelelerle iştigal edenlere atıfta bulunur. Eyleme yönelik beklentilerin taşıyıcı kavramı olarak ise (…) kolektif siyasi çalışmanın disiplinini, neşesini, coşkusunu ve cesaretini var eder.” (s. 87)

“Müttefik” ve siyasetsizlik

Dean, bir yoldaşlık teorisi sunduğu kitabında, öncelikle günümüzün “siyasi” aidiyetlerinin üzerine gidiyor. Mark Fisher’in “kapitalist gerçekçilik”[1] kavramına vurgu yaparak, kendi teorisini çağdaş sol aktivizmde hâkim olan iki eğilimin karşısında konumlandırıyor: Ayakta kalanlar ve sistem anlatıları:

“Ayakta kalanları öne çıkaran yaklaşımlar özellikle sosyal medyada, akademik çevrelerde ve bazı aktivist ağlarında göz çarpıyor. Kimliğe bağlılık üzerinden dillendirilen bu yaklaşım (…) müttefiklik ilişkisine başvuruyor. Sistemler üzerine yapılan vurgu ise jeolojiye, yok olmaya, algoritmalara, hiper nesnelere, biyo-sistemlere ve gezegenin tükenişine dair post-hümanist bir kaygı şeklinde estetik ve kavramsal alanlarda hâkimiyet kuruyor.” (s. 28)

Dean’e göre, geç kapitalizm koşullarında atomize olan birey, kendi hayatını hedef alan bu koşulları değiştirmek ve bunun için benzer fikirde olduğu insanlarla yan yana gelmek yerine, savaşını tek başına verip ayakta kalmaya, hatta bu koşulları girişimci bir mantıkla bir fırsat olarak değerlendirmeye yöneliyor. Bunun sonucu olarak, ancak kolektif mücadelelerin konusu olabilecek toplumsal meseleler, başarılı girişimciler olabilmeyi başarmış kişilerin bireysel söylem tekeline hapsoluyor ve ekonomik alanda bir değer kazanıyor. İletişimsel kapitalizmin bu bağlamdaki katkısını da atlamamak gerek:

“İletişimsel kapitalizm benzersizliği empoze ediyor. Bize kendimiz olmamız, kendimizi ifade etmemiz, ne yapacaksak tek başımıza yapmamız emrediliyor. Uyumlu olmak, taklit etmek ve bir başkasının adımıza konuşmasına izin vermek geniş kesimlerce kötü bir şey, bir zayıflık, cehalet ve esaret işareti olarak görülüyor. Şahsi bir siyasetin olanaksızlığı ve siyasi değişimin daima ve yalnızca kolektif olduğu gerçekleri hasıraltı edilip, bunların yerine, kaderlerimizin hiçbir şekilde etki edemeyeceğimiz sistemler ve güçler tarafından belirlendiği gibi iptidai bir kanaat geçiriliyor.” (s. 41)

Sosyal medya platformlarının egemen kullanımı, bireyin sözünün yaygınlaşmasını ve bazı insanların sözlerinin birçok örgütlü yapıdan daha fazla duyulabilir olmasını sağlıyor. Hal böyle olunca, Dean’in tabiriyle, ayakta kalanlar yan yana durmanın mutlak güçlendireceği mücadele alanlarını, bir rekabet sahasına çevirebiliyor. Bu da insanlar arasında yoldaşlığın değil, güvensizliğin ve hırsın artmasına yol açıyor. Fisher güncel tabloyu, “sınıf meselesinin buhar olup ahlakçılığın her yeri sardığı, dayanışmanın imkânsız hale gelip suçluluk duygusu ve korkunun ensemize yapıştığı”[2] bir atmosfer olarak betimliyor. Yan yana durup, birbirimizden güç almamız gerekenlerden korktuğumuz bir “Vampirler Şatosu”.

Aslında Dean yoldaşlığın karşısına konumlandırdığı eğilimleri, bildiğimiz anlamda kimlik alanlarıyla sınırlandırmıyor. Bahsettiğimiz koşullar altında solculuk da kimlikleşiyor ve birtakım insanlar için sol değerler, kendi benliğini parlatmak için yatırım yapılan, siyasetsiz bir kültürel değer seti olarak işlev görüyor. Dean, siyasetin kimliklendirilmesi ve kimlikler arasındaki müttefiklik ilişkisi hakkında şunları söylüyor:

“Kimliğe bağlılık marazi bir durumdur. Bu bir bütünlük ya da kesinlik fantezisine, haklı olduğumuzu, meleklerin safında olduğumuzu garanti eden bir arılık illüzyonuna bağlılıktır. Bu fantezi, kimliklerin kendilerinin de sınıf mücadelesine konu olan bölünmüş ve ihtilaflı alanlar olduğunu görünmez kılar. Kişinin kadın, siyah, transseksüel ya da ayakta kalan olarak kimliklendirilmesi bize o kişinin siyaseti hakkında hiçbir şey söylemez. Müttefiklik üzerine düşündüğümüzde, kimliklerin mücadele zemini olmaktan ziyade mücadele konusu olduğu açıklık kazanır.” (s. 34 – vurgular bana ait)

ABD sol aktivist çevrelerinde yaygın hale gelmiş olan ve gruplar arasındaki ilişkileri niteleyen müttefiklik pratiği, siyasetten imtina eden davranışsal ve eğitim odaklı bir yöne doğru evrilmiştir. Dean’e göre, müttefiklik literatürü içerisinde değerlendirilebilecek kitaplar gitgide siyasi metinlerden yaşam tarzı rehberlerine dönüşmüş ve kendi pazarını doğurmuştur. Burada söz konusu olan eğitim, kolektif bir tartışma ve ortak bir anlayışa varma sürecinden çok bireyin kendi kendini eğitmesi üzerine kurulur:

“Farkına varma süreci iletişimsel kapitalizmin kilit önemdeki bir buyruğunu yineler: Kendini eğit. (...) eğitim sürecinin kendisi tecrit edici, bireyleştiricidir. Öğrenme edimi tartışma, ortak bir anlayışa varma ya da siyasi bir geleneğe ait metinleri, belgeleri irdeleme süreci olarak değil, bilgi tüketimi süreci olarak modellenir. Eğitim kolektif eleştirel pratikten, siyasi duruşlardan ya da hedeflerden koparılır.” (s. 38-39)

Yoldaş: aynılık, eşitlik ve dayanışma

Dean’e göre müttefik hiyerarşik, spesifik ve kabullenici iken, yoldaş eşitlikçi, kapsayıcı ve ütopyacıdır. Bu çerçevede yoldaşlık üzerine dört tez öne sürer.

Birincisi, “Yoldaş, aynılık, eşitlik ve dayanışmanın damgasını vurduğu bir ilişkinin adıdır. Komünistler için bu aynılık, eşitlik ve dayanışma ütopyacı bir içerikte olup, kapitalist toplumun belirlemelerini akamete uğratır.” Bu aynılık kimliklerin görünmez kılınması anlamına gelmez; aksine, talep ve hakların eşit bir şekilde tanınmasını ve savunulmasını şart koşar. Kolektif bir öğrenme süreciyle, müttefiklik yerine dayanışma sahneye çıkar. Bu aynı zamanda, birçok meselenin çözümünün devrimden sonraya havale edilmeyip, tam da bu koşulların içerisinde bu koşullardan kopuşun yaratılması hedefiyle hareket edilmesini beraberinde getirir.

“Komünizmi inşa etmek direnişten ve isyandan fazlasını, kolektif hayatın özgürlükçü ve eşitlikçi bir temelde örgütlenmesini gerektirir.” (s. 21)

İkincisi, “Herkes değil ama herhangi biri yoldaş olabilir”. Yoldaşlığın kimlikle alakası yoktur. İçerme ve kapsamaya dayanır. Belli bir siyasi ortaklık temelinde bir araya gelip, “herkes”ten ayrılan yoldaşlık, “herkes” içerisindeki herhangi birine açıktır. Bu aynı zamanda yoldaş olmayanın düşman olduğu anlamına da gelmez. Yoldaşlık, siyasi denklemin sabitlenmesine, günümüzün sağ popülist hareketlerinin arzuladığı kültürel fay hatlarının geçişsiz kılınmasına karşı önemli bir potansiyeldir.

“Yoldaş bir siyasi mücadelede aynı safta olanların eşitleyici aynılığında diretip, bu eşitleyici aynılığın yeni çalışma ve aidiyet biçimleri yaratmasını mümkün kılar.” (s. 27)

Üçüncüsü, “(bir kimlik alanı olarak) birey, yoldaşın ötekisidir”. Yoldaş bir ilişkiyi tanımlar, şahsi bir kimliği değil. Bu ayrıca, çeşitli alanlar arasındaki ortak mücadele zemininin kurulmasının bir koşuludur. Dördüncüsü ise, “yoldaşlar arası ilişki bir hakikate sadakat üzerinden kuruludur”. Badiou’nun olay teorisine atıfla, yoldaşlık belli başlı sabitlikler üzerinden değil, özgül düzen içinde meydana gelen gerçek bir kopuş (yani olay) ve bu olay’a duyulan sadakat çevresinde gelişir. Badiou, sadakati taşıyan kişiyi özne olarak adlandırır.[3] Böylece yoldaşlık, verili düzenden her açıdan gerçek bir kopuşla ortaya çıkan bir özneleşme süreci olarak da anlaşılabilir. Bu, geç kapitalizme özgü öznelliklerden kurtuluşun da bir anahtarıdır:

“Yoldaşlarımız olduğunda her şeyi tek başımıza üstlenme zorunluluğumuz ortadan kalkar; belli bir çizgisi ve programı olan, bir dizi görev ve hedeflere sahip, geniş bir kolektif topluluğa dönüşürüz. İnançla çalışmanın doğurduğu pratik iyimserlik sayesinde, sanki bir olgunlukmuş gibi sunulan sinizmden kurtuluruz. Disiplin, hata yapmamıza, öğrenmemize ve gelişmemize izin veren desteği sağlar. Hata yaptığımızda ki her birimiz yapacağız, yoldaşlarımız bizi bu hatanın farkına vardırmak, bizi yeniden ayağa kaldırmak ve bizi doğruya yöneltmek için yanımızda olacaklar. Yani, yoldaşlarımız olduğu sürece yolu tek başına yürüyecek bir yalnızlığa mahkûm değiliz.”[4]

Yitik cennet?

Dean bu tezlerini temellendirmek için tarihe başvuruyor. Ancak burada, yoldaş kavramının izlerini neredeyse yitik bir cennette arıyor diyebiliriz. ABD Komünist Partisi tarihinin odakta olduğu bu iz sürmede, yoldaş kavramı çoğu olumsuzluğundan arınıp, sanki geçmişten olduğu gibi alınıp getirilmesi gereken bir miras olarak sunuluyor. Bu da kitabın diğer bölümlerinde geliştirilen eleştirel perspektifle bir nebze çelişiyor.

Öncelikle, ABD komünist hareketi ABDKP ile sınırlı bir çerçevede ele alınıyor. Bundan dolayı, özellikle siyah hareketinde oldukça güçlü bir etkisi bulunan Amerikan Troçkist hareketi (özellikle C.L.R. James) ya da farklı bir damardan beslenen Kara Panterler gibi örgütler denklemin dışında bırakılıyor. Bunun yanında, ABDKP’nin bir parçası olduğu Stalinist kanadın yönettiği ülkelerde “yoldaş” kelimesinin, çıkarları işçi sınıfının çıkarlarından farklılaşmış, bürokratlar eliyle nasıl sıradan, zorunlu, samimiyetsiz ve eşitsiz bir hitap şeklini aldığını, bürokratik işçi devletlerindeki işçi sınıfı için “yoldaş” kelimesinin nasıl pejoratif bir anlam yüklendiğini de hesaba katmıyor. Yani “yoldaş”ı neo-liberalizmden çok önce itibarsızlaştıran, “aynılık, eşitlik ve dayanışma” ile yüklü içeriğini boşaltıp, onu bir prosedüre sıkıştıran odakları görmezden geliyor. Aksine, kelimeye itibarını tam da bu tarih üzerinden kazandırmaya çalışıyor. Bunlar, sözünü şimdide kurmaya çalışan etkili bir çağrıyı güçsüzleştiren referanslar.

Kitabın ayrıca yoldaşlığı sadece aynı partinin üyeleri arasındaki bir ilişki olarak temellendirmesi de diğer bir eksik. Çeşitli toplumsal mücadeleler arasında gerçek bir dayanışmayı tesis etmek kaygısını taşıyan çalışma, çeşitli sosyalist örgütler ve bunların üyeleri arasındaki dayanışma üzerine de daha fazla şey söylemeliydi kanımca. “Yoldaş”ın tarihî bir muhasebesinde sol içi şiddetin eleştirisinin de kendisine etraflıca bir yer bulması elzem.

Sonuç olarak, yitik bir cennetten tutup bugüne getireceğimiz bir “yoldaş” yok ne yazık ki… Ancak bugün yeniden inşa edebileceğimiz, düzenin ideolojik sınırlarını aşıp yeni bir ilişki ve siyaset tarzını üzerine bina edebileceğimiz bir “yoldaş” var. Hiç durmadan diğerlerinden farklılaşmamızı, birbirimizle rekabet etmemizi ve hayatın her alanında daha fazla bireyleşmemizi salık veren neo-liberal ideoloji özgürlüğün tam da karşısında yer alıyor. “Bir elimizde eşitlik ve dayanışma, diğerinde arzu ve eğlenceyi tutup bunlar arasında seçim yapmak”[5] zorunda da değiliz, ne var ki hayal ettiğimiz bir dünya için bütün bunları kucaklayan bir yoldaşlığı var etmemiz şart gibi.

 

NOTLAR: 


[1] Mark Fisher, Kapitalist Gerçekçilik, çev. Gül Çağalı Güven, Habitus Kitap, 2020.

[2] Mark Fisher, “Vampirler Şatosundan Çıkmak”, çev. Ayşe Boren

[3] Alain Badiou, Etik: Kötülük Kavrayışı Üzerine Bir Deneme, çev. Tuncay Birkan, Metis Yayınları, 2004, s. 52.

[4] Jodi Dean, “Kapitalizm Dünyanın Sonudur”, çev. Dilara Öztekin, Textum

[5] Mark Fisher, Jodi Dean, “Gerçekçilik Üzerimizde Bir Yük”, Cogito, sayı: 91, 2018, s. 163

 

GİRİŞ RESMİ:


Dear Comrades!
  filminden bir sahne. Andrey Konchalovskiy, 2020.