Unutulmak ile unutulmazlık arasında

"Müstesna bir şair gerçekten İldeniz: Çeşitli açılardan, kendisinden beş yaş büyük Gülten Akın’ı ve neredeyse beş yüzyıl büyük Louise Labé’yi çağrıştırıyor. Cinsiyetlerini cinsiyetçi ideolojiden ayrı, neredeyse salt bir olgu olarak mesele yapabilmiş üç öncü kadın şairden söz ediyoruz. Genç yaşlarında zamanlarının ötesine geçen bir 'kendi olma' cesaretiyle yazmaya koyulmuşlar."

30 Eylül 2021 20:00

Popüler gazeteci diliyle söyleyecek olursak, şiir dünyasında “çok konuşulacak” bir poetik olgu uzanıyor önümüzde: Türkân İldeniz’in 1966 ve 67 tarihli iki şiir kitabı elli küsur yıllık bir aradan sonra yeniden basıldı. İldeniz’in aynı günlerde ilk kez yayımlanan üçüncü kitabıyla birlikte düşünüldüğünde hem toplumsal hem de poetik açıdan kendine özgü bir “unutulma” olayı ve sonuçta birbirine kanallarla bağlı, “iç delta” halini alan bir şiir bütünü oluşmuş durumda.

Müstesna bir şair gerçekten İldeniz: Çeşitli açılardan, kendisinden beş yaş büyük Gülten Akın’ı ve neredeyse beş yüzyıl büyük Louise Labé’yi[1] çağrıştırıyor. Cinsiyetlerini cinsiyetçi ideolojiden ayrı, neredeyse salt bir olgu olarak mesele yapabilmiş üç öncü kadın şairden söz ediyoruz. Genç yaşlarında zamanlarının ötesine geçen bir “kendi olma” cesaretiyle yazmaya koyulmuşlar. Farklılaştıkları noktalar var, aşağıda değineceğim. Önce, ortaklaştıkları bir nokta daha:

Her üç şair de “deli(lik)” kavramını başlığa çıkarıyor. Louise Labé’nin şiirlerine “Delilikle Aşkın Tartışması” adlı bir metin öncülük ediyor; şairin “söylev” dediği, beş bölümlü, uzun, karmaşık ve zorlayıcı bir dramatik metin. Gülten Akın, 1955’te “Deli Kızın Türküsü”nü yazmıştı ve “Kestim Kara Saçlarımı” adlı ünlü şiirinin bir dizesi “aydınlığım, deliyim, rüzgârlıyım” diyordu; Zeynep Uzunbay’ın Gülten A. ile ilgili kitabına ad olan dize. Türkân İldeniz’in ise “Taşra Kızının Deliceleri” adlı, beş bölümlü bir şiiri vardır ve ilk kitabı adını o şiirden almıştır.

Bu “delilik”lerde şairler hem duygusal durumlarındaki fırtınaları anlatmanın hem de çıkışlarındaki olağandışılığı (toplumsal kadınlığın ayraç içine alınmasını) kabul edilebilir kılmanın bir yolunu görmüş olmalılar, bir tür “kavramsal” alan açma ihtiyacı ya da o alana sığınma arzusuyla. Ne de olsa delilik ve sanat, çizgi dışına çıkmayı mazur gösterebilen iki insanlık durumu ve edimsel alandır. Ve Ruken Alp 2012 tarihli doktora tezinde, Birhan Keskin, Didem Madak gibi kadın şairlerin şiirlerinde “cinnet” ve “delilik” sözcüklerinin geçtiğine işaret ederken Foucault’nun delilik-iktidar sorgulamasını anmakla isabet kaydetmektedir.[2]

Louise Labé (1524-1566). Pierre Woeiriot (1532-1599) tarafından yapılmış orijinal resimden Henri-Joseph Dubouchet'nin (1833-1909) yaptığı gravür.

Louise Labé ile Türkân İldeniz iki noktada daha benzeşiyor, ancak bu kez Gülten Akın’dan farklılaşıyorlar. Bu noktalardan birincisi, Labé ile İldeniz’in şiirlerinde konuşan kadınların toplumsal cinsiyeti sorgulamakla kalmayıp o sorgulamanın ayrılmaz bir bileşeni olarak cinselliği ve arzuyu da bütün problemleriyle birlikte açıkça üstlenebilmiş olmalarıdır. Gülten Akın’ın bu konuda çok daha dolaylı ve örtülü sanatlıdavranmış olduğunu biliyoruz.

Labé’den birkaç örnek dize:

Paylamayın bayanlar beni eğer sevdiysem:// Binbir meşale hissettiysem tutuşmuş,/ Binbir sancı, binbir keskin acıyı duymuş [3]

İldeniz’in dizelerinden örnekler:

Duramadım dayanılmaz isteklere/ bütün bağlardan kurtulup bir an/ gözlerinin büyüsüne geldim/ ellerinin ateşine./ Yak beni.

Ya da:

Her yanım ateş her yanım çakmak çakmak/ Bir delice yuvarlanıyor melas kanım - şelale gibi/ Volkanlar cehennemler diye öğrendiğin ne varsa/ gör işte onlar benim şimdi.

(Taşra Kızının Deliceleri’ndeki aynı adlı şiirden)

Labé ile İldeniz arasındaki ikinci benzerlik, kitaplarının kelimenin tam anlamıyla parladığı ve belirli çevrelerle sınırlı da olsa hararetli övgülerle karşılandığı bir ilk dönemin ardından uzun yıllar sönük kalmaları, hatta unutulmalarıdır. Louise Labé için bu unutulma dönemi neredeyse mutlak ve inanılmaz uzunlukta: İki yüz küsur yıl. Şiirleri 1555 yılında kitaplaştıktan sonra bir yıl içinde üç baskı yapıyor, şair o yıl bir veba salgınında ölüyor ve kitabının yeniden ilgi görmesi 1762 yılını buluyor. O tarihten sonra, 20. yüzyılın başlarına kadar en az on iki baskı yapmış kitap. Bugün ise Louise Labé, Fransızca edebiyat tarihlerinin ve feminist düşüncenin demirbaşları arasında.

Gülten Akın

Türkân İldeniz’in “unutulduğu” (kitaplarının yeniden basılmadığı) süre çok daha kısa (elli küsur yıl) olmakla birlikte, toplumsal zamanın ivmelerini dikkate alırsak iki süre arasındaki fark ilk anda göründüğü kadar büyük sayılmayabilir. Günümüzün elli dört yılı ne de olsa önceki zamanların iki yüzyılını aratmayan uzunluktadır. Gülten A.’nın “etkinliği” neredeyse aralıksız sürerken, aynı dönemde İldeniz’in şiirleri en azından yayımlanma açısından bir hayli seyrelmiş. O dönemin şiirleri şimdi şairin üçüncü kitabını oluşturuyor. Bu kitaba aşağıda döneceğim. Şimdi bütün bunlara bir de zamanın ruhu açısından bakalım.

Sahaflarda karşınıza popüler kılıklı, eski, yeni, ince şiir kitapları çıkar. Aralarında Yahya Kemal’ler, Ahmet Haşim’ler de olabilir ama, genellikle şairinin adını bilmezsiniz bu kitapların. Bazılarını alırsınız. Bir bölümünün şairi kadındır. İlginizi çeken birkaç dizeye rastlasanız bile çoğu “sen-ben” uyağı üzerinden, az çok klişemsi[4] mazmunlarla ve sitemli aşk sözleriyle jargon da diyebiliriz dolu kitaplardır bunlar. Hevesli kitlenin gözünde o klişeler şiir yazmanın olanağı, davetiyesi, hatta belki şartı gibidir. Türkân İldeniz’in ilk kitabı olan 1966 tarihli Taşra Kızının Deliceleri’nin ilk baskısı benim zihnimde ve kitaplığımda yıllar boyu işte o kitapların arasında durdu. 1967’de yayımlanan Havva Çıkmazı’nı edinmemiştim. Kendi payıma diyebilirim ki, zamanın ruhuna uzun yıllar egemen olan reel solun “tipi” olmayan kitaplardı bunlar. İçerdikleri “aşk” söylemi tür olarak “kadının ezilmesi” meselesini devrimci bir ruhla dile getirmeye uygun sayılmıyordu. Şiirlerde hemen göze çarpan klişe çağrışımlı sözlerin de payı olabilir bunda. O bağlamlar içinde, ikinci bakışın yolunu açmayan şiirsözlerdi bunlar. Sözgelimi, “Taşra Kızının Deliceleri” adlı beş bölümlü şiirin her bölümünde değilse bile, IV no’lu bölümünde ayrı bir “ben”in konuşmakta olduğunu fark eden olduysa da, bu bölümün popülizmi aşan bir yanı olduğunu kaç kişi fark etmiştir, sormaya değer. “Ben ırgat Musa kızı Fadime” diyen bir persona var orada, sonradan fark ediyorum. Onun öyküsü toplumbilim açısından farklı. Fakat dolaysız olarak dile getirilen arzu ve cinsellik meselesi açısından farklı değil ve şiirin kastı da bu aynılığı canlandırmaktır gibi görünüyor. Bugünkü bilincim orada toplumsal cinsiyetin sınıflar arasında kesişen, daha önce dile getirilmemiş bir yönünü görüyor. Şiirin ikinci bölümüne konmuş olan şu nefis epigraf ise zaten “biz” adına söylenmiş bir söz olarak ışığı cinsellikten öteye, daha genel düzlemlere çevirmektedir:

Uzağı göremiyoruz, / yakın daha da uzakta / Bir kuralla yaşadıksa, / öldük başka kuralla.

Taşra Kızının Deliceleri ve Havva Çıkmazı. Bugün artık feminist düşüncenin getirileri sayesinde bu iki kitabın cinsiyetçiliğin egemenliğine karşı duruşun ve o duruştaki problemlerin sinyallerini verdiği daha adlarından itibaren görülebiliyor. O ilk dönem ise övgülerin çoğu tam da egemen cinsiyetçi ideolojinin içinden, başka bir deyişle bu şiirleri tersinden anlayarak yazılmış. Bu konuda “Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde kadının sesi” başlıklı, 2018 tarihli makaleye bakılabilir.[5] Belli ki her iki kitabın da asıl niteliklerini ilk yıllarda gören ya da sezebilenler benim “geniş zamanlı” demeyi seçtiğim, daha güncellik dışı kimseler olmuş, özellikle de Talat S. Halman. 1968 yılında ABD’de yayımlanan İngilizce bir başvuru kaynağındaki ufuk açıcı değinisinde şöyle diyor Halman (benim çevirim -N.A.):

“İldeniz halen diğer tüm kadın şairlerden ve erkek şairlerin de belirli bir çoğunluğundan daha fazla tanınıp sevilmektedir. Taşra Kızının Deliceleri adını taşıyan ilk şiir kitabı onu uçuşa geçirdi. (...) İldeniz’in şiirinde özgürleşme, kadınları kendi kalplerinin zındanından kurtarmayı başaramamış bir parodi gibi görülüyor. İkinci kitabına Havva Çıkmazı adını vermesi bundandır. İldeniz kendisinin ve diğer Türk kadınlarının, hukuken özgürleşseler de duygu olarak tutsak ve düşünsel açıdan yoksun oldukları bir çıkmaza girmiş olduklarını hissetmektedir. İldeniz’in sanatının çekirdeğini biçimlendiren kadın olma bunalımlarıdır. (...) estetik açıdan İldeniz’in en iyi şiirleri özgürleşmeyi ya da bu konudaki hüsranları gösterenler değil, şiirin kendi iç değerleri çerçevesinde insani çıkmazları gösterenlerdir.”[6]

Halman, İldeniz’in şiirinde ve üslubunda kadın mücadelesini aşan, poetik bir sorunsallaştırmanın başlangıçlarını oluşturan öğeler bulunduğuna işaret ediyor. Gelgelelim, görebildiğim kadarıyla geliştirmiyor bu fikri. Esasen diyebilirim ki, Halman ve o ilk dönem benzer değerlendirmeler yazmış olan diğer yazarlarla ilgili sorun, bu tezahüratın arkasını getir(e)memiş olmalarıdır. Diyebilirim ki Halman’ın sözünü ettiği temel problem, o hep kaçınmaya çalıştığımız “açmaz”, İldeniz’in doğrudancı anlatımında eksiltili sözlere ya da ironiye (“Şiir sen benim her şeyimsin” – “Son Dua” adlı şiirinden) rastladığımız noktalarda daha çok sezilir hale gelmektedir.

Asım Bezirci, 1993 tarihli Temele Gül Dikenler adlı kitabında Türkân İldeniz’i Attilâ İlhan’dan etkilenenler arasında anmakla yetiniyor. Değindiği kadarıyla haklıdır Bezirci, değil mi ki İldeniz’in “Cılız Haykırı”, “Pişman”, “Bekleyiş” vb. ilk dönem şiirlerinde Attilâ İlhan’ın sesi yankılanır ve “Kaçak” adlı uzun şiiri Attilâ İlhan’ın “Kaptan” figürüne dayalıdır!

2019 yılı, İldeniz’le ilgili yazı ve çalışmaların artmaya başladığını gösteriyor.[7] Akademisyen şair Türkân Yeşilyurt’un o yıl yazılmış, “Kaçak”ı bir arketip temelinde çözümlediği, çok iyi bir bilimsel makalesi var. Yeşilyurt, “Özet” bölümünde şöyle sunuyor çalışmasını:

“‘Kaçak’ adlı şiiri Attilâ İlhan’ın ‘Kaptan’ şiiri üzerine kurulmuştur. Şiirin ilk dört bölümü şairin Taşra Kızının Deliceleri adlı şiir kitabında yer alırken, beşinci bölümü Havva Çıkmazı adlı şiir kitabında yer alır. ‘Kaçak’ şiiri ‘arama arketipi’ bağlamında tahlil edilmiştir.”[8]

Yeşilyurt’un makalesi ister istemez şiirin 2019’a kadar kitaplara girmiş ilk beş bölümüyle sınırlı. VI, VII ve VIII no’lu bölümleri ise İldeniz’in 2021’de çıkan Buz Altında Yanardağ adlı kitabından okuyabiliyoruz. Yeşilyurt’un çözümlemesi bu bölümler için de yol gösterici oluyor, aramak fiili bu bölümlerin de anahtarı. “Kaçak”, 1958 ile 1968 arasında yazılmış bir kadın destanı, bir yıldız şiirdir ve İldeniz’in üç kitabını baştan sona kat ederek şairin poetik omurgası ya da şirazesi olarak işlev görmektedir.

Üçüncü kitap Buz Altında Yanardağ’ın ve içindeki ilk şiirin adı, özellikle İldeniz’in önceki şiirleri konusunda az çok fikri olan okur için özellikle seçilmiş olabileceğini düşündüğüm bir tür şaşırtmaca gibi: “Buz altında yanardağ” deyimi daha çok soğuk görünümlü insanların iç dünyalarının bazen de cinsel anlamda olmak üzere sıcak olduğunu anlatmak için kullanılır. Oysa İldeniz deyimi burada “halk” kavramını anlatacak biçimde bir toplumsal-siyasal bağlama yerleştirmiş, Nâzım’a, Ahmed Arif’e göndermelerle ve doğrudan andığı daha başka adlarla dolu bir şiir yazmış. Kendine özgü lakonizmiyle, bu kez de reel ya da halkçı sol jargon izlenimi uyandıran bu ve benzeri şiirleri, İldeniz’in 1968 civarında, ilk iki kitabının hemen ardından, yükselen toplumsal mücadeleyi içermek istediğini gösteriyor. Dikkatli bakıldığında toplumsal öğe önceki şiirlerinde yok değil İldeniz’in. Ancak kısmi ve seyrek kalıyor hep, Gülten A.’nın ilk dönemine ait şiirlerindeki gibi. Her durumda, 1968 dönemecinin tıpkı İkinci Yeni ve Gülten Akın gibi Türkân İldeniz’de de etkili olduğu ve şiirine içerik düzleminde başlı başına bir boyut daha eklediği çok açık. Bu eklenme, peşi sıra bu kez halkçı ideoloji çerçevesinde olmak üzere yeni bazı jargonculuk izlenimlerini de beraberinde getiriyor. “Unutulma” döneminin uzayıp gitmiş olmasının sorumluları arasında, okur katında egemen olan cinsiyetçi ideolojinin yanı sıra bu jargoncu söylemin de payı olabileceği fikrindeyim.

Şu da var ki, ne kadar bin dereden su getirirsek getirelim, İldeniz örneği bir bakıma da kendi kendisini unutturma örneği sayılmalı. “Devleri yakından gördüm hepsi cüce” dizesi derin bir düş kırıklığının dile gelişinden başka ne olabilir? Aslına bakılırsa, yabancılık duygusunun şairi o. Belki de klişe ya da jargonlar bu duyguya derman olsun diye oradalar.

 

NOTLAR: 


[1] Labé için bkz. Necmiye Alpay, “Fransız kadın şairler”, Sombahar, no. 21-22, Ocak-Nisan 1994; ya da Yaklaşma Çabası içinde, 2. baskı, Edebi Şeyler Yay., 2018, s. 264 vd.

[2] Ruken Alp, Türkçe Şı̇ı̇rde 'Kadın' Şaı̇rlerı̇n Poetikalarının Karşılaştırmalı Olarak İncelenmesı̇”, doktora tezi, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü doktora tezi

[3] Labé, agy. (benim çevirim -N.A.)

[4] “Klişe” terimi “kalıp söz”le karıştırılıyor. Oysa “klişe” kalıp söz değil, basmakalıp söz anlamına gelir. Gündelik hayatımızın belirli durumlarında ihtiyaç duyduğumuz “günaydın, nasılsınız, geçmiş olsun, bayramınız kutlu olsun, kutlarım” gibi sözler kalıp söz örnekleridir. Klişeler daha çok, sanatlı diye kolayca yinelenen özentili sözlerdir. Bkz. Necmiye Alpay, Dil Meseleleri: Uygulama Üzerine Yazılar, Metis Yay., 2018, s. 30, 97-99 ve 118.

[5] Neslihan Bodur, “Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Kadının Sesi: Türkan İldeniz”, Hars Akademi

[6] Talat Halman, Turkish Muse: Views and Reviews, 1960s-1990s, Syracuse University Press, 2006, s. 46.

[7] Haydar Ergülen, "Taşra Kızı Delicesinin Güncesi ve Müjgan", Birgün, 17.05.2019,
Betül Dünder, Mesut Varlık, "Türkân İldeniz: 'Devleri Yakından Gördüm Hepsi Cüce'", K24

[8] Türkân Yeşilyurt, “Türkân İldeniz’in ‘Kaçak’ adlı şiirinde bir kadının kendini bulma süreci”, Jass Studies-The Journal of Academic Social Science Studies, Doi number: http://dx.doi.org/10.9761/JASSS7989 No. 74 Spring 2019, p. 187-195.