“Bu bahis de böyledir”: Nâzım’ın yazılı tanıklıkları ve bazı düzeltiler

"Münevver Andaç’ı tanıyan herkesin birleştiği noktadır şu: Son derece vakur, güzel, güçlü ve olağanüstü entelektüel idi, hiçbir zaman şikâyet etmedi yaşadıklarından!"

16 Aralık 2021 12:00

Sibel Oral’ın İşitiyor musun Memet? kitabı üzerine ortaya çıkan tartışmalara ilişkin bazı eksik ve yanlış bilgileri, bu konuda bugüne kadarki okumalarım ve araştırmalarım çerçevesinde düzeltmek gereğini hissettim. Bunu somut tarihsel verilere ve belgelere, özellikle Memet Fuat’ın yazdıklarına ve Nâzım Hikmet’in mektuplarına dayanarak yapmaya çalışacağım. Bu bağlamda niyetimin polemik olmadığını da hemen belirteyim.

Telif hakları konusu

Öncelikle şu konuya değineyim: Münevver Andaç, Nâzım’ın ölümü sonrasında, ’60’lar boyunca Türkiye’deki yakınlarına, akrabalarına Mehmet’in “babalık işinin halledilmesini”, bunun Mehmet’in geleceği açısından önemini ısrarla yazar, rica eder.

Hatta Münevver’e bu sıralarda Türkiye’den bir öneri gelir: Edebiyat araştırmacısı, çevirmen Şerif Hulusi, Nâzım’ın eserlerini memlekette basabileceklerini kendisine iletmiştir. Andaç tereddüttedir, bu konudaki düşüncelerini Abidin Dino’ya 1965 yılında yazdığı mektubunda şöyle aktarır:

“[…] Şerif Hulusi’nin teklifine ne cevab vereceğimi şaşırdım. Bir kere kitap çıkar çıkmaz toplanacaktır. Bana bu iş biraz erken gibi geliyor. Şimdi Nâzım’ın rehabilitation’u için yazılar çıkıyor, çıkmağa devam etsin bir müddet. Kitabın çıkması ve toplattırılması bütün bu yazanları ürkütecektir.

Ancak şu kadarını söyleyebilirim. Memet Fuat’ın kurucusu ve sahibi olduğu “de Yayınevi”nden 1965 tarihi itibariyle Nâzım’ın eserleri defalarca yayınlanmıştır ve vârislerine telif ödenmediğinden söz edilmektedir. Her ne kadar o yıllarda Mehmet Hikmet henüz Türkiye’de Nâzım’ın oğlu olarak “tescillenmiş” olmasa da, eserlerin sahibinin yani Nâzım’ın vasiyeti büyük olasılıkla Türkiye’de bilinmektedir; vasilerinin nerede oldukları da… Biliniyorsa Mehmet Hikmet’in annesi ve velisi Münevver’e ödenmeliydi, aksi halde de bu konu aydınlanana kadar bir hesapta bloke edilebilirdi.

Bu dönemde Münevver iki çocuğuyla birlikte Varşova’da, üniversitenin Türkoloji kürsüsünde çalışarak ailesinin geçimini teminine uğraşmaktadır ve maddi sıkıntı içindedir. Bu durumu Dino’lara yazdığı mektuplardan da anlıyoruz.

Dino’ya yazdığı mektubun devamında şöyle söyler:

İkinci nokta da şu: Böyle bir kitaptan beş kuruşluk telif hakkı almamak doğru mu? Oralarda meteliğe kurşun atıyoruz. En elzem dergileri, kitapları tedarik etme üzerinde, eşden dosttan dileniyorum her seferinde. Böyle bir fırsat varken ilerisi için, bunu kaçırmak doğru mu? Düşün taşın.

Nihayet bu husus 1977 yılında hallolur; Mehmet, Nâzım Hikmet’in nüfusuna mahkeme kararı ile kaydedilir. 1970’lerin ortalarından itibaren Cem Yayınları Tüm Eserleri’ni yayınlamaya başlar. Şerif Hulusi ve başlangıçta birlikte çalıştıkları Asım Bezirci, Hulusi’nin ölümünden sonra da devam ettirir.

Memet Fuat, Mehmet Bengü konusu

Yadırgadığım bir başka konuyu da belirtmek isterim. Anladığımız kadarı ile Memet Fuat spor camiasında Mehmet Bengü adını kullanmaktadır. Dönemin baskıları göz önüne alınırsa bu tutum anlaşılır bir durum olabilir. 11 Aralık 1975 yılında Hürriyet gazetesinde yer alan, “Nâzım Hikmet’in oğlu voleybol milli takımını çalıştırıyor” üst başlığıyla paylaşılan ve bir fotoğrafının altına “Hık demiş babasının burnundan düşmüş” yazılmış haber belli ki kendisinin bilgisi ve arzusu dışında, sansasyonel haber üretmek için yapılmıştır.

Bu olayın yadırgadığım kısmı ise şudur: Memet Fuat, haberin yer aldığı Hürriyet gazetesine bir tekzip göndermek yerine, sadece iki gün sonra dönemin en sağcı gazetelerinden olan ve okur sayısı oldukça düşük olan Son Havadis gazetesine yazılı açıklama göndermiştir. Bu açıklamasında babasının Vedat Örfi Bengü olduğunu ve bununla da gurur duyduğunu belirttikten sonra, basitçe “Nâzım Hikmet’le kan bağım yoktur” yerine, “Kesinlikle söylüyorum, Nâzım Hikmet’le hiçbir alakam yoktur” gibi bir ifadeye yer vermiştir. Memet Fuat adıyla de Yayınevi’nden çıkan Nâzım eserlerini bir başkası mı yayımlamıştır? Ayrıca Hürriyet’in haberinden sadece iki gün sonra açıklama yapma ihtiyacı hissettiğine göre, kendisinin de önemli bulduğu bir meseledir bu. Bu konudan neden kendi anılarında ve Nâzım üzerine yazdığı kitapta hiç söz etmez?

Bu bağlamda bir konuya daha değinmeliyim. Vikipedi’deki Memet Fuat maddesinde, Memet Fuat’ın Nâzım’ın üvey oğlu olduğu belirtildikten sonra, “Ünlü şairin şiirlerinde ‘oğlum Memet’ diye seslenerek dünyaya tanıttığı kişidir” denmektedir. Vikipedi elbette herkesin yazabileceği, “katkıda bulunabileceği” bir mecradır. Oysa “oğlum Memet” diye “dünyaya tanıttığı kişi”, oğlu Mehmet Hikmet’tir. Memet Fuat’ın ailesi ve yakın çevresinin bu ifadeye hassasiyet gösterip doğrusunu yazmaz gerekmez mi?

Yeri gelmişken ilgili bir konuya da değineyim: Af tartışmaları (1950) esnasındaki kampanya, bilindiği gibi uluslararası bir boyut da kazanır.

Çeşitli ülkelerden, uluslararası örgütlerden, hatırı sayılı kişilerden, dünya çapındaki sanatçılardan destek gelmeye başlamıştır. Nâzım uluslararası bu dayanışmaya ikinci açlık grevi esnasında “Kardeşlerim” diye başlayan bir şiirle teşekkür eder. Hapishanede yazdığı son şiirlerindendir. Şiiri dışarıya ulaştırması için açlık grevi esnasında kendisini hapishanede ziyarete gelen annesi Celile Hanım’a teslim eder. Tarih 7 Mayıs olmalıdır. Münevver de açlık grevi esnasında Nâzım’ın hep yanındadır. Şiir uluslararası dayanışmaya ve bu konuda emekleri olan annesi Celile’ye ve Münevver’e bir teşekkürdür.

Nâzım’ın Piraye, Memet Fuat ve Suzan’la olan son görüşmeleri Üsküdar Paşakapısı Cezaevi’nde, 16 Nisan 1950’de gerçekleşir; oldukça gergin geçen bir görüşmedir.

Memet Fuat’ın bahsettiği haliyle şiirden bir bölüm şöyledir:

Açlık Grevinin Beşinci Gününde

Kardeşlerim,

Demek istediklerimi doğru dürüst diyemiyorsam

Kusura bakmayın kardeşlerim,

azıcık sarhoş gibiyim, birazcık dönüyor kafam,

rakıdan değil

açlıktan hafif tertip.

 

Kardeşlerim,

Avrupa’dakiler, Asya’dakiler, Amerika’dakiler,

ben, hapiste açlık grevinde değil de

bir kırda yatıyor gibiyim bu Mayıs ayında geceleyin.

Ve gözleriniz ışıl ışıl yıldızlar gibi başucumda;

ve elleriniz tek bir el

anamın eli gibi

yârimin eli gibi

Memed’in eli gibi

hayatın eli gibi avucumda.

[…]

Memet Fuat, Nâzım Hikmet isimli kitabına aldığı bu şiirin başına şöyle de bir not düşmüş: “Kafaları karıştırmamak için yârinin adını vermemişti. Ama Piraye’nin oğlu Mehmet’i anışıyla, duyduğu yuva özlemini deyimlemiş oluyordu.”

Böyle midir?

Şiir hemen Fransa’ya ve SSCB’ye gönderilir: İlk kez Fransa’da, L’Humanite gazetesinde Fransızca olarak ve ayrıca Rusçaya çevrilerek Literaturnaya Gazeta’da, 1950 Mayıs ayında SSCB’de yayınlanır. Her iki yayında da “Memed’in eli gibi” bir dize bulunmamaktadır. Dahası da vardır:

Nâzım’ın hayatta olduğu sürede yayınlanan üç kitapta bu dize yoktur.

  1. Poemes de Nâzım Hikmet, (Paris, Şubat 1951, Les Editeurs Français Réunis, Fransızca, çev. Hasan Güreh (Sabahattin Eyüboğlu)
  2. Seçilmiş Şiirler, (Türkçe, 1951, Bulgaristan Komünist Partisi Yayınevi)
  3. Seçilmiş Şiirler 1921-1961 Kırk Yıl, (Gosudarstvenneo İzdalelstco Hudojestvennoy Literaturi Yay. Moskova, 1962, Rusça)

Fransızca baskısına dair, bu şiirin bizzat Nâzım Hikmet tarafından çevrildiği belirtilmektedir. Seçilmiş Şiirler (1962) baskısı, bizzat Nâzım tarafından kontrol edilip yayına hazırlanmıştır (Melih Güneş, Ellerinin İzinde ve arşiv desteği ile).

Ayrıca Rus Türkolog Radi Fiş’in Türkiye’de yayınlanan Nâzım’ın Çilesi adlı kitabında “Memed’in eli gibi” diye bir dizesi de bulunmamaktadır. Şöyledir:

“ve elleriniz bir tek el gibi avucumda.

anamın eli gibi.

yârimin eli gibi

hayatın eli gibi.”

Anlaşılan, dayanışmaya duyduğu şükran şiirine “birinin” eli değmiştir.

Tabii “Piraye Koleksiyonu”ndan el yazması yayınlanırsa, aydınlanmış oluruz.

Piraye’nin elinde kalan tek kopyalar

Gelelim başka bir iddiaya: Fişekçi, “Nâzım yurtdışına kaçmak zorunda kalınca, kimin elinde ne varsa, herkes polis baskını korkusuyla elindeki kopyaları yok etmiş, bir tek Piraye’deki kopya kalmıştı” demektedir.

Bu iddia da doğru görünmemektedir. Bir kere Nâzım hapishanede iken şiirlerini hep iki kopya yapar ve Kemal Tahir’e de böyle yapmasını sıkı sıkıya tembihler (bkz. Kemal Tahir’e Mapushaneden Mektuplar).

Bir kopyası Piraye’ye ulaştırılır, diğerleri eşe dosta iletilir ve böylece “korunur”. Şiirler zaten genel olarak mektuplar vasıtasıyla değil, ziyarete gelen eş dost vasıtasıyla “dışarıya çıkarılır”. Hatta bir mektubunda Piraye belki sağdan solda işittikleri üzerine, “Benden başkalarına da gönderiyor musun şiirleri?” diye yazınca, “Hayır karıcığım, sadece sana gönderiyorum” der. Gerçeği yansıtmamaktadır; gönderir yakın arkadaş ve akraba çevresine.

1948 yılında şiirlerin Fransa’da basılma ihtimali belirince, Vâlâ Nurettin ve eşi Müzehher, Memet Fuat vasıtasıyla Piraye’den şiirlerin önemli bölümünü alır ve kopya ederler. (bkz. Vâlâ Nurettin, Bu Dünyadan Nâzım Geçti ve Müzehher Vâ-Nû, Tanıklıklar) Yine, Nâzım ve Münevver, hapishane çıkışı sonrasında Vâ-Nû’lardaki şiirleri başka bir nüsha halinde daktiloda yazmaya başlarlar. Ve zaten 1948 senesinde yazdığı ve ona ithaf edilen sevda şiirlerini Münevver’e de göndermiştir. Ancak Memleketimden İnsan Manzaraları “sorunludur”: Karışıktır ve sağda solda dağınıktır. Münevver, Nâzım’ın kaçışından sonra, yaşadığı onca baskıya rağmen bu şiirlerin peşine düşer, eşten dosttan bulur buluşturur; SSCB’de yayınlanacaktır. Kendisi de Fransızcaya çevirir, Nâzım’a ve Fransa’daki yayıncısına gönderir. Nâzım 1956’dan sonra şunları yazar karısı Münevver’e:

“… Yahu, bana şu İnsan Manzaraları’nın devamını yollıyamaz mısın? Kuvvayı Milliye Destanı’nın da eksik parçalarını, perakende şiir varsa onları da.”

Manzaralara ilgili Münevver’in gönderdiği diğer sayfalara ilişkin ise bir başka mektubunda şöyle der:

“… Yahu, şu Manzaralar’ın üçüncü kitabında kaybolan kısımlara yanıyordum. Kaybolduğunu sandığım sayfalar şimdi geldi. Üçüncü kitap tamam. Bana öyle geliyor ki, bu çeşit roman-destan türü Avrupa edebiyatında pek yok.”

Sonraki bir mektubunda:

“… Manzaralar’ı, gönderdiklerinin hepsini yirmi yedi sayfa aldım, sağ ol, ne kadar işime yarıyacak bilemezsin. Bende birinci kitap da var, sonra öteki kitaplardan bazı parçalar da var, hepsini, sende daha da varsa toplayıp Rusçasını bastırmak ve bir miktar dünyalık elde edip senin dövizleri iyice sağlama bağlamak mümkün olacak sanıyorum.”

1959 tarihli bir başka mektubunda ise:

“… Canım karıcığım. Çok reca ederim, şu aşağıdaki şiirlerin Türkçelerini bulup bana yolla. Paris’te bazıları ilk Fransızca kitabımdan Poèmes de Nâzım Hikmet’ten: Lettres et Poèmes (1942-1946) bölümünden: II, III, XI, XVI, X, XXII, V, XII, VI, XVIII, XV, XXI, XIV, IV. Bu şiirler olacak, politikayla ilgisiz sevda şiirleridir. Çok reca ederim bul buluştur yolla. Sonra Orhan’da da olacak, onu da gör. İste. Yolla. Çok reca ederim, Orhan’da İnsan Manzaraları, Kuvvayı Milliye Destanı olacak, hepsi değil parçalar.”

(Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler için bkz. Sezin Aydemir, “Boğaziçi’nden Bir Münevver Hanım”, Kitap-lık, s. 195, Şubat 2018.)

Görüldüğü gibi, Münevver İstanbul’da bin bir sıkıntı içinde yaşarken, bu önemli konuyla da uğraşmak durumundadır. Oysa ki Piraye’den tedarik edilebilse çok daha kolay hallolabilecek bir konudur. Piraye elindeki kopyaları ki kendisi de bir, hatta bazen iki kopya çıkartmaktadır kimseyle paylaşmaz. Hatta Memet Fuat’ın söylediğine göre, 1958 senesinde İtalya’da basılma ihtimali belirdiğinde, Aziz Nesin, Piraye’ye gelerek şiirleri ister. Piraye “Ben onları Nâzım’a gönderdim” diyerek “kestirip atar”. (Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar, s. 597.)

Nâzım’ın çok sevdiği ve sık tekrarladığı cümlesi ile, “bu bahis de böyledir”.

Nâzım’ın vasiyetnamesi

Vasiyetname ve Aziz Nesin bahsine gelince:

Bu bahiste önce pek tuhaf bir mektuptan da söz edelim. Aziz Nesin’in oğlu Ali Nesin’e 24 Şubat 1992 tarihinde yazdığı, Turgay Fişekçi’nin çıkarttığı Sözcükler dergisinin Ocak-Şubat 2009 sayısında yayınlanan, Nâzım’ın vasiyetnamesi konusuna kendisini de “bir biçimde” dahil ettiği pek “tuhaf” bir mektuptan…

Aziz Nesin oğluna bu mektubunda, kendi vasiyetini yazmakta geç kaldığını belirtir önce: “Çok geç bile kaldım, çoktan yazmalıydım, yarın vasiyetimi yazmaya başlayacağım” dedikten sonra, konuyu nedense Nâzım’ın vasiyetnamesine ve Mehmet’e getirir.

“[…] Bir bakıma gecikmem iyi oldu. Nâzım üç kez kendini öldürmeye girişti ve her girişiminden önce bir vasiyet yazdı. Her üç vasiyet o anki ruh haline göre değişik. Bu üç vasiyetin hangisi yürürlüğe girecek? Konstantin Simonov, o zamanki Nâzım Hikmet kurulunun başkanıydı. Ben de Moskova’daydım. Bir gün beni çağırdı. Ekber Babayef de dilmaçlığımı yapıyor. Şöyle dedi. ‘Elimizde üç vasiyet var. Hangisinin geçerli olacağını belirlemek gerekiyor. Öbür ikisini yok sayacağız. Size güveniyorum. Siz ne derseniz öyle yapmak istiyorum.’ Büyük sorumluluk… Rusça yazılmış üç vasiyeti çevirttim. Mantık gereği, son vasiyeti geçerli saymak gerekiyor. Ama son vasiyetinde Memet’e miras bırakmamış. Sanırım Münevver’e kızdığı sıralar yazmış olacak. Şöyle düşündüm. Nasıl olsa yaşadığı ev ve eşyalar karısı Vera Tulyakova’nın olacak. Ayrıca Vera’nın hiçbir geçim sıkıntısı yok. Bu durumda Vera’nın telif haklarından yararlanması yazılmamış olan vasiyetin geçerli olmasının daha adil olacağını düşündüm. Bu vasiyetinde Nâzım kalıtını (mirasını) yani telif haklarını oğlu Memet’e ve Türkiye Komünist Partisi’ne bırakıyordu. İşte bu vasiyet geçerli sayıldı. Öbür iki vasiyeti, sanırım Simonov ortadan kaldırdı. Bu olayı kimse bilmez, çünkü yazmadım. Yazsam yine kıyametler kopar. Ama sağ kalırsam, nasıl olsa yazacağım. Şimdi Nâzım’ın telif haklarını Memet alıyor, hem de babasını hiç sevmeyen Memet…

Oysa Aziz Nesin’in Sovyetler Birliği’ni ilk ziyareti 1965 yılıdır. Vera ve Simonov ile tanışması da bu ziyaret esnasındadır; Vera ile birlikte “Nâzım Hikmet” isimli geminin Odessa limanından suya indirilmesi ve Nâzım’ın yaşadığı evin kapısına plaket çakma törenine katılırlar. Oysa vasiyet meselesi 1963 yılı bitmeden çözüme kavuşturulmuştur. Ayrıca Nâzım’ın 1959-63 arasında üç kez intihara kalktığına ilişkin herhangi bir bilgi de yoktur.

Vasiyetname meselesine ilişkin Münevver Andaç, 21 Ağustos 1963 tarihli mektubunda Abidin Dino’ya şöyle yazar:

“[…] İkinci bir ricam var: telif hakları meselesini biliyorsun, hepsini oğlanla bana bırakan vasiyetname ora telif hakları müdürlüğünce kabul edildi. Ancak ölümden sonra altı ay beklememiz icab ediyor, ora kanunlarına göre.

8 Ocak 1964 tarihli mektubunda ise şöyle der:

“[…] Veraset vesikası bana yakında geliyor. Simonov’dan mektup geldi dün, formalitelerin tamamlandığını yazıyor. Bugünlerde de resmî bir mektupla resmen mirasçı olarak kabul edildiğimizi bildireceklerini söylüyor.

Nâzım’ın dostu ve Yazarlar Birliği üyesi Türkolog Radi Fiş, 20 Kasım 1988 tarihli Nokta dergisinde kendisiyle yapılan röportajda bu konuyla ilgili şunları söyler:

“[…] Nâzım’ın yakın dostu, ünlü yazar Konstantin Simonof bana anlatmıştı: Nâzım, Simonof’a bir gün ‘işte vasiyetim’ diyor ve vasiyetini veriyor. Simonof da bunu çekmecesine kilitliyor ve öldüğü gün çıkartıyor. Ölümünden üç ay önce yapılmış bir vasiyet bu. Buna göre mallarının yüzde 25’i partiye, kalanı da oğlu Memet’e kalıyor. Bu sırada Vera da bir vasiyet çıkartıyor ortaya, ondaki 1 yıl önce yapılmış ve ona göre tüm serveti Vera’ya kalacak… Sonra Simonof’taki vasiyet uygulandı.

Simonov o sırada Sovyet Yazarlar Birliği’nin başkanıdır.

Aziz Nesin’in bu iddiası, en hafif tabirle “bilinenlerle uyuşmamaktadır” deyip, “bu bahis de böyledir” diyelim ve noktayı koyalım.

Memet Fuat ve Nâzım’ın aile beraberlikleri

Fişekçi’nin bir iddiası da şöyledir: “Memet Fuat, Nâzım’ı dört yaşında tanımış, aile beraberlikleri 24 yaşına dek sürmüştür, Memet Fuat’ın çocukluğu, ergenliği, delikanlılığı, edebiyata yönelmesi Nâzım’ın kolları, kanatları altında gerçekleşmiştir.”

Bunca yıldır anlatılan Memet Fuat ile Nâzım’ın “baba-oğul yakınlığı” meselesine, daha iyi anlaşılması için yine Memet Fuat ve Nâzım Hikmet’e atıfla, biraz etraflıca değinelim:

Piraye’yi Nâzım ile tanıştıran, Nâzım’ın kız kardeşi Samiye Yaltırım’dır. Ailenin öncelikli derdi, bu delişmen çocuğun “başını” iki çocuk annesi, ciddi ve oturaklı bu hanımla bağlamak; bir aile sorumluluğu yüklenerek siyasi işlerden uzak durmasını sağlamaktır.

Piraye ve Nâzım, Erenköy’deki Mithat Paşa köşkünde birlikte yaşamaya başladıklarında sene 1932’dir. Memet Fuat, Gölgede Kalan Yıllar’da “Demek ki üç yıl oturmuşuz Mithatpaşa’da. 1932-35 arası” der: 6 yaş ile 9 yaş arası.

Bu üç yılın 1,5 yılında Nâzım hapistedir, ayrıca ev ahalisi çok kalabalıktır: Piraye’nin annesi, iki kız kardeşi, eniştesi, Samiye ve eşi Seyda Yaltırım ve bebekleri Hikmet. Ayrıca evden misafir de hiç eksik olmaz, hemen her akşam Naci Sadullah ve Mahmut Yesari de sofradadırlar. (Bkz. Memet Fuat, agy.)

Memet Fuat’ın ablası Suzan dedesinin, yani Vedat Örfi Bey’in babasının çok yakınlarındaki köşkünde kalmaktadır.

1936 senesinde Cihangir’deki apartmana (Nuri Demirağ’ın apartmanına) taşınırlar, bir yıl otururlar. Evden taşınma ihtimali belirince, Memet Fuat’ı ilkokul eğitimini tamamlaması için Erenköy’e, büyükbabasının evine gönderirler. Nâzım ve Piraye bir yıl da Nişantaşı’nda tuttukları evde otururlar. Beş odalı bu ev de çok kalabalıktır. Nâzım ev ahalisinin geçimini temin için senarist olarak gece gündüz çalışır İpekçiler’de. Eve gelir gelmez de doğru çalıştığı odaya geçer ve orada çalışmaya devam eder. Memet Fuat yeni öğrenim yılında Robert Lisesi’ne, muhtemelen eylül ayında Nişantaşı’na gelir. 1938 Ocak ayında da Nâzım tutuklanır. (Özellikle 1938 yılı için Bkz. Faik Bercavi’nin anıları; Nâzım’la 1933-38 Yılları, Cem Yay. 1992 ve Sezin Aydemir, “Şu 1938 Yılında, Nâzım Hikmet’in Tutuklandığı Günlerde”, Kitap-lık dergisi, S. 198, 2018.)

Yani görüleceği üzere, hapse girmeden önce uzun yıllar geçirdikleri bir baba-oğul ilişkisi yoktur. Hatta Nâzım, Memet Fuat’a yazdığı bir mektubunda onun “olgunlaşma çağına girerken kendisinden uzak kalmış olmasına” ilişkin üzüntülerini dile getirmiştir.

Nâzım hapishanedeyken ilişkileri

Fişekçi’nin “Memet Fuat annesiyle birlikte Nâzım’ın ardından ev tutup Çankırı’da yaşamaya, çocuk yaşta Bursa Cezaevi’nin görüş yerlerini tanımaya kadar gitti” iddiasına da biraz açıklık getirelim:

Nâzım, 1940 yılı şubat ayı başında Çankırı’ya sevk edilir. Mart başında Piraye için Çankırı’da ev tutulur, ancak Piraye nisan ayı sonunda Çankırı’ya gelir. (Memet Fuat, Nâzım Hikmet, Adam Yay. s. 271.) Nâzım’ın sözleriyle, “boşu boşuna” iki ay, ayda dokuz lira olmak suretiyle, kira ödenir. Kirayı Nâzım’ın yakınları öder. (Bkz. Nâzım Hikmet, Piraye’ye Mektuplar.)

Piraye burada sadece iki ay kalır. Çocuklarını özler, ayrıca bir taşra şehrine dayanamaz, haziran sonunda döner. (bkz. age.) Yani iddia edildiği gibi Memet Fuat’ın annesiyle Çankırı’da yaşadığı doğru değildir. Memet Fuat sadece haziran sonunda teyzesi Fehamet ile ve eşi Vedat ile Çankırı’ya, annesinin İstanbul’a dönüşüne eşlik etmek için gelir. Vedat Bey hemen döner; Memet Fuat, Piraye, Fehamet birkaç gün kalıp Nâzım’ı ziyaret ederler, bu esnada da bir yandan eşyaları toplarlar. İşleri bitince de İstanbul’a dönerler. Piraye bir daha Çankırı’ya gitmez. Nâzım da dayısı Ali Fuat Cebesoy vasıtasıyla, 1940 yılı aralık ayında naklini İstanbul’a yakın olan Bursa Cezaevi’ne aldırır. Böylece daha kolay görüşebileceklerdir.

Piraye’nin on yıl boyunca Bursa’yı ziyaretleri, 10-12 kadardır. Bunların 3-5’i de Bursa otellerinde, kaplıcalarında buluşmalarının sağlandığı, 1941-42 yıllarına aittir. Memet Fuat da böyle demektedir. Bu imkânın ortadan kalkmasıyla, sonrasında neredeyse senede bir kereye varır ziyareti. 1943 yılı boyunca kendisini hiç ziyaret etmez. 1944 yılı başında Kemal Tahir’e şöyle yazar: “Piraye’nin yüzünü görmeyeli bir yıl oldu. Bu da dertlerin büyüklerinden biri.” (Bkz. Kemal Tahir’e Mektuplar.)

Piraye’nin otel odasında yalnız başına üç beş gün kalmaya tahammülü yoktur, otel buluşmalarından da tedirgindir. Nâzım, dönemin Bursa’nın en şık ve pahalı Çelik Palas Oteli’nde ona yer ayarlamaya çalışır, kendisinin ve otelin doktoru Reşati Üster’in iltiması ile. Piraye buna da yanaşmaz.

Nâzım bunun üzerine başka bir formül bulur. Kendisini çok seven, evli ve çoluk çocuk sahibi bir gardiyanın evinde kendisini misafir edebileceklerini söyler. Memet Fuat ise Piraye’nin “cezaevindeki bir gardiyanın evine gelip kalmasını önermesine son derece alınmıştı” dedikten sonra, şöyle ağır sayılabilecek bir ithamda bulunur: “Bu onu [Piraye], elimin altında bulunsun diye ne idüğü belirsiz bir adamın önüne sürmekti. [Piraye] ‘Cumhuriyet’in yirminci yılında af bekleniyor, o zaman evimizde kavuşuruz birbirimize’ deyip çıkmıştı işin içinden.” (Memet Fuat, Nâzım Hikmet, s. 373.)

Nâzım “Af olmazsa ben seni göremeyecek miyim?” diye yazar Piraye’ye. Anlaşılan çok içerlemiştir: “[…] Böyle şeye bel bağlanır mı, beni hiç mi göresin gelmedi? Paramız olursa gelmeyecek misin? Adeta içime dokunuyor. Demek beni özlemedi diyorum.”

Hele bir mektubunda Piraye “artık oraya gelemem” diye yazmış olmalı ki, Nâzım’ın verdiği cevaptan çok kırıldığını anlıyoruz. Piraye’nin gerekçesi ise kızı Suzan’ın eski nişanlısının, yeni sevgilisi olan komşu kızının Bursa’ya yerleşmiş olmasıdır. Nâzım “Öyle iş olur mu?” diye sorar, “Bu nedenle ben niye seni görmemek gibi haksız ve müthiş bir cezaya çarptırılayım?” diye yazar.

Nâzım 1949 yılında Memet Fuat’a yazdığı bir mektupta, bu konulara ilişkin Piraye’ye olan sitemini şöyle belirtir:

Sonra mesela bak, sesimi duymak, yüzümü görmek, elime dokunmak onun için o kadar ikinci, hatta üçüncü derecede bir iştiyaktı ki, Çankırı’da olsun, Bursa’da olsun, müsait şartlar, yani beni rahat rahat görebilmek şartlar, bir aralık umulmaz imkânlar verdiği halde, ne Çankırı’da, ne de Bursa’da oturma müddetini uzatmamıştır. Halbuki mesela Çankırı’da bir iki ay daha fazla kalabilirdi, ve Bursa’da bir aralık hatta altı ay kalabilir, sonraları da beni iki ayda bir olsun görmeye gelebilirdi.

Memet Fuat ise 1940 yılındaki Çankırı’daki birkaç günlük görüşmelerinden ve 1941’de Bursa’da “kapattıkları otelin bir pavyonunda hısım akraba ile ve Nâzım’la piknik yapmalarından” sonra, ilk kez 1947 Temmuzu’nda görür Nâzım’ı, yani tam 6-7 yıl sonra. Memet Fuat 21 yaşındadır artık. Nâzım, Kemal Tahir’e bu ziyarete ilişkin şöyle yazar: “Oğlum Memet koskoca, aslan gibi bir herif olmuş.” Sonrasında, Memet Fuat annesiyle birlikte birkaç kez daha ziyaretine gelir. (Memet Fuat, Nâzım Hikmet s. 376 ve Kemal Tahir’e Mektuplar.)

Yakınlık elbette sadece fiziki bir şey değildir ancak bu hal yakın bir baba-oğul ilişkisine işaret midir, okurun takdirine bırakalım.

Memet Fuat’ın Piraye’nin seyrek ziyaretlerine ilişkin bir başka gerekçesi de ilginçtir: “Piraye, cezaevi kapısında kocasını görmek için bekleyen kadın görüntüsünden hiç hoşlanmazdı” demektedir. Şaşırtıcıdır; çünkü insanın kocası/yakını cezaevinde olunca mecburen beklenecek yer cezaevi kapısı olmak zorundadır.

Biraz kişiselleştirerek yazacağım devamında. Evet, kolay değildir bu durum. Mesela ben 17 yaşımda iken, Toptaşı Cezaevi’nde bir arkadaşımıza elimde iki kilo kıyma ile ziyarete gittiğimde, kapının önünde ziyaret kuyruğundaki adli tutuklu yakınlarının nasıl itiş kakış içinde olduklarına, aralarında sarf ettikleri, o güne kadar hiç duymadığım, bilmediğim argo laflara tanık olmuştum. Bir an dehşete düşmüştüm. Ama kadınların yakınlarını görmek sevincini ve de ellerindeki poşetlerde, kaplarda getirdiklerini ve bir an önce yakınlarına ulaştırmak için mücadele ettiklerini görünce telaşlarını anlamış, hak vermiştim. Benimki birkaç görüşme, görüş yeriyle sınırlı kaldı ama bu memlekette özellikle kadınlar eşleri, oğulları için o cezaevinden ötekine, şehirden şehire dolaşmak durumunda kaldı. Halen de çok farklı değil.

Nâzım da Memet Fuat’a 1949 yılında yazdığı bir mektubunda, Piraye’ye 1940 yılında, Çankırı’yı ziyareti esnasında söylediklerini şöyle aktarır:

Bir gün annene, ‘Sen hiçbir kadını kıskanma, yalnız o kadını kıskan’ dedimdi. Hayretle yüzüme baktıydı. O kadının macerası gayet basitti. Kocası hapis olduktan sonra kendisi de hemen köyü bırakıp Çankırı’ya iniyor, orda bahçelerde çalışıyor. Her gün akşamüstü erkeğini görmeye geliyor. Elinde bir bakraç süt ve ayakları çıplak. Sütü erkeğine uzatıyor kapıdan, öyle bir müddet gözleri yerde duruyor erkeğinin karşısında ve dönüp gidiyor. Bilmem hatırladın mı?

Nâzım, Bursa’da 1949 yılında yazdığı “Mapusane Kapısı” adlı şiirinin son dizelerinde şöyle seslenir Piraye’ye:

[…]

“Altı kadın vardı demir kapının önünde

ve demir kapının ardında beş yüz erkek vardı efendim;

altı kadından biri sen değildin, ama

beş yüz erkekten biri bendim…”

Memet Fuat’a mektuplar

İlginç bir husus olarak belirtelim: Memet Fuat 17 yaşına gelene kadar, aralarında doğrudan bir mektuplaşma olmamış, zaman zaman Piraye’nin oğluna ilişkin ve özellikle de sağlığına dair aktardıkları ve Nâzım’ın da bunlara karşılık olarak Piraye’ye yazdıkları içerisinde yer almıştır.

Henüz doğrudan mektuplaşmalarının başlamadığı, muhtemelen 1942 ya da 43 yılında Nâzım, Memet Fuat’ın edebiyat “hevesine” ilişkin Piraye’ye şöyle yazar:

Benimle, her nedense, mektuplaşmaya üşendiğine göre, ona kestirmeden yapabileceğim tavsiye, kitap ve mecmua tavsiyesidir.” Devamında ise önerdiği kitapları sıralar.

Hemen sonrasında yazdığı bir mektupta, ki anlaşılan Piraye’nin “kendini pek methetmişsin” demesi üzerine şöyle yazar:

Ha, Memet’e kendimi methetmek ihtiyacı duymaklığım, tuhaf değil, oldukça hazindir. Oğlum benden öyle uzaklaşıyor, benimle öyle alakadar değil ve ben bunu öyle kederle hissediyorum ki, herhalde onun biraz alakasını çekebilmek umuduyla onları yazmışımdır.

Mektuplaşmaları bahsine biraz daha yakından bakalım:

1943-50 yıları arasında Nâzım’ın Memet Fuat’a yolladığı mektup adedi 53’tür. Bunların 21’i 1949-50 arasında, yani iki yılda yazılmış olup, öncesindeki altı yılda yazılan toplam mektup adedi 32’dir.

Memet Fuat, Nâzım Hikmet/Cezaevinden Memet Fuat’a Mektuplar adlı, ilk baskısı 1968 yılında sahibi bulunduğu de Yayınları’ndan çıkan kitabın girişinde “Birkaç Söz” başlığı altında şunları söylemektedir:

Okurların iki durumu gözden kaçırmamaları gerekiyor: Biri, bu mektuplar daha işin başında olan (on iki yaşından on yedi yaşına kadar, emekli general bir büyükbabanın yanında yaşamış, beş yıl kendini her şeyden çok spora vermiş, sonra birdenbire –ama gene o ortamda– beş yıl öncesinden gelen bir itişle yazı yazmaya heves etmiş, daha doğrusu, annesinin ardı kesilmez isteklendirmeleriyle yazı yazmaya itilmiş olan), sanat konularında hayli bilgisiz bir gence yazılmaktadır. Birçok sorunların çok basitleştirilerek, çok açık anlatılması bu yüzden. Ayrıca, yüreklendirme kaygısının aşırı yüksekliği de bu yüzden. İkincisi, Nâzım Hikmet bu mektupların bazılarını salt kendisine yöneltilen soruları cevapsız bırakmamak için, zaman zaman isteksizleşerek, ama direnircesine tekrarlanan sorular karşısında çaresizlikle yazmıştır. Örnekse, kendisinden söz etmekten hoşlanmadığını belirterek başladığı bölümün yazdırılması, birkaç mektupluk bir çaba, hatta bir küskünlük belirtilişi sonunda sağlanmıştı.

Nâzım “zaman zaman isteksizleşerek ve çaresizlikle” de olsa elinden geleni yapmış, hatta öykülerinin basılması için eşten dosttan da yardım istemiştir.

“Yirmi yıla yayılmış bir baba-oğul ilişkisini, ‘Piraye’yi geri döndürmek çabası’ içinde bir ayrıntı olarak görmek ‘Nâzım’ı çok iyi bilen’ arkadaşımıza hiç yakışmamış” denmektedir. Oysa Memet Fuat’ın kendisi, aynı kitapta, 1949 yılında Nâzım’ın yazdığı 34. mektubuna düştüğü dipnotta şöyle demektedir:

Bundan önceki mektupla bu mektup arasında oldukça uzun bir ara var. Af haberlerinin hayli sıklaştığı, havanın yumuşar gibi göründüğü bu arada, Nâzım’ın geleni gideni çoğalmıştı. Çıktı çıkacak diye bekleniyordu. Nâzım kendisini görmeye gelen akrabası bir hanıma bu günlerde âşık oldu. Piraye’den ayrılmak istedi. Sonra o hanımın kocasına dönmesi üzerine, Nâzım da Piraye’yle barışmanın yollarını aradı. Bundan sonraki mektuplar hep bu konu çevresinde dönmektedir. Memet’e yazdığı mektupları annesinin de okuyacağını umduğundan, Nâzım bu mektupları yer yer Piraye için yazmaktadır.

Görüldüğü gibi, 1949 yılında edebiyat bahsi hemen hemen kapanmış gibidir.

Ancak dikkat çeken bir husus, Memet Fuat’ın “kocasına dönmesi üzerine” diye bahsettiği “akraba hanımın” isminden, yani Münevver Andaç’tan hiç bahsetmemiş olmasıdır. Memet Fuat’ın sözlerinden adeta bu bahis böylece kapandı gibi anlaşılmaktadır. Bilindiği gibi, Nâzım tahliye olurken yanında Münevver vardır. Memet Fuat’ın sonraki yıllarda yazdığı kitaplarında elbette bu bahis vardır, ancak anlaşılan 1968 yılında bu konu kayda değer görülmemiştir.

Yine Nâzım 1949 yılında Memet Fuat’a yazdığı bir mektubunda Piraye’nin pek çok vasfına methiyeler düzdükten sonra şunları söyler:

“[…] Fakat en mühim bahiste, yahut benim için, bana göre en mühim bahiste görüşleri, ruh halleri, tabiatları büsbütün ayrı iki insan olarak kaldık. Kalmışız. İşte ben bunu keşfettim.

“[…] eğer Piraye bana olan sevgisini belirtmeyi bir izzetinefis meselesi yapmasaydı ve beni dışarda ve içerde yalnız bırakmasaydı hayatıma başka hiçbir kadın girmezdi. Bu bahis böyle.

Bu sıralarda Vâlâ Nurettin’in eşi Müzehher Vâ-Nû’ya yazdığı bir mektubunda da aynı konuya ilişkin, “[…] Piraye beni bilemediğin gibi ihmal etmeseydi, ona sarılmakta devam edecektim” demektedir. (Bursa Cezaevinden Vâ-Nû’lara Mektuplar, s. 172, 1998.)

Ama bütün bunlardan daha önemlisi de vardır: Nâzım on iki yıllık hapisliği boyunca elindeki avcundaki bütün paranın neredeyse tamamını Piraye’ye göndermiştir: Çevirilerden gelen, o dönemin şartlarında azımsanamayacak paraları, Bursa’daki tezgâhlarda dokunan kumaşlardan elde edilen gelirleri ve hatta eşten dosttan gelen paraları da… (Bkz. Nâzım Hikmet, Piraye’ye Mektuplar.)

Belirtmek gerekir ki, bu yönüyle hapishaneden ailesine bakan, gelirini temin eden nadir mahpuslardan biri olsa gerek.

(Meraklısı ve bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler K24’e yazdığım makalelerimi de okuyabilir: "Nâzım Hikmet'in Çeviri Serüveni-I: Tosca'dan Tolstoy'a: 'Toskalığın lüzumu yok'” ve Nâzım Hikmet'in çeviri serüveni-ii: Tosca'dan Toltsoy'a: Harb ve Sulh.)

“Hayatları kayanlar”, hiç şikâyet etmeden yaşayanlar:

Turgay Fişekçi K24'teki yazısında “Ayrı bir araştırma konusu, hatta koca bir kitap olur Nâzım’ı sevenlerin nasıl hayatlarının kaydığı” dedikten sonra, örnek olarak A. Kadir’in Nâzım okuduğu için ordudan atıldığını, hayatının hapislerle, sürgünlerle geçtiğini söylemektedir. Elbette Fişekçi’nin söylediği gibi, Nâzım şiiri okuduğu ve Nâzım’ın kitaplarını bulundurduğu için işinden, mesleğinden, okulundan atılan insanları da unutmamak gerekmektedir.

A. Kadir ise tutuklanmalarıyla, Nâzım’la arkadaşlıkları arasında ilişki kurmaya çalışanlara, 1938 Harp Okulu Olayı ve Nâzım Hikmet adlı kitabında şu sözlerle noktayı koyar:

Bu notu, kitabın en gerekli ve önemli notu olarak buraya koymayı bir ödev bilirim. Ömer’in Nâzım’ı ziyaretinden sonra Nâzım’ın Emniyet Müdürlüğü’ne telefon etmesiyle bizim tevkifimizi birleştirenler, yani bizim Nâzım’ın yüzünden tevkif edildiğimizi ileri sürenler var. Nâzım’ın kulağına kadar gitmiştir bu söylenti ve onu çok üzmüştür. Bir defa, Emniyet Müdürlüğü’ne telefon ettiğini Nâzım kendisi söylemişti mahkemede. O zamana kadar hiç kimse bunu bilmiyordu. Ne savcı biliyordu, ne hâkim, ne biz. Bu bir. Sonra, Nâzım’ın telefon ettiği tarihle bizim tevkifimiz arasında dört beş aylık bir zaman var. Bu iki. Hadi, bu zaman uzunluğundan ne çıkar, diyelim. İsterse arada on günlük, yirmi günlük bir zaman olsun. Bir şey değişmez. Çünkü, bizim tevkifimiz, okulun içinden ırkçı ve Turancı öğrencilerin ihbariyle olmuştur ve bu iki kere iki dört eder gibi sabittir. Yeter mi?

Fişekçi, Nâzım’la yakınlıkları pek çok insanın hayatına mal oldu deyip, Rasih Güran’ın intiharını anlaşılmaz biçimde konuya dahil edivermiş. Şöyle diyor:

Ayrıldıklarında Piraye 44 yaşındaydı. 89 yaşına dek süren hayatı boyunca aile çevresi dışında bir daha kimseyle görüşmedi ve evlenmedi.

Bu olayı hazmedemeyen, Nâzım’ın Piraye’ye yazdığı dünyanın en güzel aşk şiirlerinin yalan olamayacağını düşünen Rasih Güran, yıllarca içinde tartıştığı bu çelişkiden kendini kurtaramayarak intihar etti.

Hakikat böyle midir?

Rasih Güran 1972 yılında intihar eder. Yani tam 22-23 yıl sonra! Güran’ın son derece hassas ve kırılgan bir yapısı olduğu söylenir. 1972 yılındaki intiharında, o sırada geçirdiği ağır depresyonun ve arkadaşları Adnan-Nazife Cemgil’in oğulları Sinan Cemgil’in Nurhak’ta katledilmesinin etkisi olduğu da söylenir. Etrafındakilere “Koruyamadık biz bu çocukları” diye hayıflanmaktadır. Rasih Nuri İleri de mahkemedeki savunmasında değinir Güran’ın ölümüne:

“Rasih Güran, dostların gayet iyi bildiği etkiler karşısında, kalbinde Sinan Cemgil’in acısı, pencereden atlayıp intihar etmiştir.”

Güran, evet üzülmüştür ayrılmalarına: Nâzım’ın Piraye ile ayrılmak istediğine dair mektubunu Piraye’ye ileten de kendisidir. Memet Fuat’ın belirttiğine göre, Piraye olayın şokunu atlatınca, Güran’a, “Üzülme, çıkınca beni yine aldatacaktı” der. Beraberlikleri boyunca kendisini başka kadınlarla aldattığı herkesin malumudur. (Bu konuda da Memet Fuat’a Mektuplar’a da bakılabilir.)

Ancak şunu da belirtelim, Güran’ın Nâzım’la dostluğu hapishaneden çıkışından sonra da devam etmiştir. Memet Fuat da Nâzım Hikmet kitabında Piraye’nin dostları arasında yer alan Rasih Güran için, hapishane çıkışında “Nâzım’la da görüşüyordu” demektedir.

Rasih Güran hakkında detaylı bilgi için şu yazıya bakılabilir (Ozan Hazar’ın yazısı): "Unutulmuş bir iyi insan: Rasih Güran"

Fişekçi “Bu insanların hiçbirinden “Nâzım bize kötülük etti, hayatımızı kararttı” gibi bir yakınma duyulmadı; tersine, hepsi hayatlarının bir bölümünde olsun Nâzım’ı tanıma şansı buldukları için onurla taşıdılar o günlerin mutluluğunu” demektedir.

Nâzım hayatlarına mal olmuş ve o insanlar bunun mutluluğunu taşımışlar, öyle mi? Marks’ı okuduğumuz için, kendisi hayatımıza mal oldu, hayatımızı kararttı diyebilir miyiz?

Meseleyi yine kişiselleştirmek istemem ama yeri gelmişken belirteyim: O dönemin mağrurları dışında kimseden “yakınmadım”, ancak “o günlerin mutluluğunu taşıyanlardan” biri de değilim. Şöyle ki; 12 Ekim 1980 senesinde, siyasi nedenlerle beni, kocamı ve kız kardeşimi almak için eve gelen ekipler, evde babam Aydın Aydemir’in 1970 yılında yazdığı Nâzım kitabını bulup ve kitabın hazırlanması esnasında yararlandığı bazı belgelerin fotokopisini ellerindeki çuvallara doldurup, kendisini de “buyur etmişlerdi” siyasi şubeye. Babam ellerindeki listede ve “hesaplarında” yoktu anlaşılan. Ama o da dahil oldu bu vesileyle. Kırk beş günlük “misafirliğimiz” esnasında bu nedenle de ağır muamele görmüştük!

Elbette bu memlekette pek çok insan başka siyasi nedenlerle ağır muamelelere maruz kaldı, hatta çok daha ağırlarına da… Ama Münevver ve Mehmet Hikmet gibi, salt Nâzım’ın “yakını” olmak nedeniyle onların gördüğü kadar ağır muamele görmedi: Tam on yıl boyunca (1951-61) kapısının önünde bir polis cipiyle ve yeni doğmuş oğluyla yaşamak, gittiği her yerde adım adım takip edilmek, bu nedenle önceki kocası Nurullah Berk’in kızını beş yıla yakın göstermemesi, Münevver’in olağanüstü entelektüel birikimine rağmen, bütün iş kapılarının yüzüne kapalı olması, yıllarca parasız ve dostlar tarafından terk edilmiş biçimde yaşamak, kocasıyla mektuplaşmasına dahi dört yıl boyunca izin verilmemesi, üstüne üstlük pasaport da verilmemesi, dönemin muktedirleri tarafından ağır biçimde aşağılanması ve yine çok zor şartlar altında geçen on yıl! Çocuklarıyla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kaldığı on yıl boyunca süren bir rehine hayat!

Münevver Andaç’ı tanıyan herkesin birleştiği noktadır şu: Son derece vakur, güzel, güçlü ve olağanüstü entelektüel idi, hiçbir zaman şikâyet etmedi yaşadıklarından!

Gerisini Sibel Oral’ın kitabından okuyun derim, heyecan ve merakla…

 

GİRİŞ RESMİ:

Nâzım Hikmet ve eşi Münevver hanım.