Başkasına hayal ve hayat biçmek

"Demirtaş’ın Efsun’da anlattığı hikâyenin hayli sert ve ağır köşeleri yok değil – altları kalın kalın çizilmese de. Satır aralarındaki değinilerin yanı sıra, daha merkezî bir meseleden söz edilebilir: Bir başkası için iyilik yapmak onun iradesini, özgürlüğünü dışlamayı haklı kılar mı?"

04 Ekim 2021 15:05

Selahattin Demirtaş yazdığı kitaplarla şaşırtmaya devam ediyor. Leylan’ın sonundaki notunda, “Bu son kitabım olabilir” demişti, ama bir buçuk yıl sonra yeni bir romanla çıktı okurların karşısına. Şaşırtıcı olan bu değil, ilk romanı Leylan, öykülerinden birçok açıdan hayli farklıydı, yeni romanı da öncekinden farklı. Büsbütün farklı değil elbette, önceki kitaplarını okuyanlara aşina gelecek bir ironiden söz edilebilir mesela. Dozunun daha da arttığı vurgulanmalı, gündelik hayattaki saçmalıklarla baş etmek ya da olayların beklendiği gibi gitmemesi karşısında düşülen bocalamalardan sıyrılmak için bakış açısında küçük farklılıklar yaratmayı akıl edebilen iki roman kişisi var Efsun’da – Caner ve Efsun. Satır aralarında memleket ve dünya meselelerinden, mutsuzluklardan bahis olsa da genel hatlarıyla mütebessim bir roman Efsun.

“Mütebessim roman” sözünü Refik Halid’in vaktiyle edebiyat dünyamıza yönelttiği bir eleştiriden aldım. Bir yazısında, “Türk kütüphanesi kupkuru deyemesek de san’at tebessümünden tamamiyle mahrum kalmış, somurtkan ve ukalâ bir surat takınmıştır! Bu, büyük bir eksikliktir, hattâ zarar verici bir kusurdur!” diye yazmıştır.[1] Demirtaş’ın romanı kesinlikle böyle bir metin değil, aksine alabildiğine mütebessim. Kuşkusuz, Refik Halid’in eleştirisinden bu yana birçok güçlü mizah yazarı, ironinin hakkını en uç noktalara kadar veren edebiyatçı çok önemli eserler verdiler, yine de “sanat tebessümü” halen biraz eksik kalmış gibidir edebiyatımızda.

Romanın sonundaki “Teşekkür” notunda Selahattin Demirtaş gülümsemeyi, gülümsetmeyi neden yeğlediğini şöyle belirtiyor.

“2020 yılı başlarında, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de baş gösteren Covid-19 salgını ile herkes evlerine hapsoldu. Biz ise zaten üç yıldır hapisteydik. Tıpkı milyarlarca insan gibi eşim ve kızlarım da karantina tedbirleri nedeniyle aylarca evden çıkamadılar. Cezaevlerinde avukat ve aile ziyaretleri askıya alındı.

Kızlarım ve eşimle daha sık mektuplaşmaya başladık. Biz hapsedilmeye alışmıştık ama onların ev hapsinde daralıp bunalmalarını istemiyordum. Onlara, çocukluğumdan kısa öyküler yazıp göndermeye başladım. Okuyup beğendiğimiz kitapları da birbirimize gönderdik.

Derken, on binlerce sayfalık uyduruk kumpas davası evrakıyla uğraşmaktan daha yararlı bir iş yapmaya, onların okuması için bir roman yazmaya karar verdim.” (s. 241)

Demirtaş’ın romanı tebessüm ettirme gücünü gündelik hayattan yaptığı gerçekçi gözlemlerden ve Efsun ve Caner’in, az önce değindiğim gibi, hayli uluorta yaşanmasına rağmen dile getirilmeyen, belki de günlük hay huy içinde gözlerden kaçan saçmalığı görüp ifade edebilmelerinden alıyor. Düz bir aktarım değil yine de yaptıkları; küçük bir açı değişikliğiyle, aynı görüntüyü birazcık farklı bir bağlama taşıyarak ortadaki saçmalığı görünür hale getiriyorlar. Başlarına gelenler gülünç değil, aksine hayli ürkütücü, irkiltici şeyler de yaşıyorlar, çok zaman bir belirsizliğin içindeler hatta – belirsizlikler ancak romanın sonunda büsbütün çözülüyor. Bununla birlikte, hayıflanarak ya da mağduriyetlerine abanıp buralardan haklılık çıkarmak yerine, belirli bir mesafeden kendilerine ve başlarına gelene bakıyorlar. Bir kutsiyet, ayrıcalık atfetmedikleri de eklenmeli kendilerine; yaptıklarını, hissettiklerini, bunlara doğruluk, yerindelik ya da haklılık katarak anlatmıyor, çelişkiye düştüklerinde örtbas etmek yerine ifşa etmeyi, gücü güçsüzlüğü, saflığı cinliği, ellerinde ne varsa onu ifade etmeyi yeğliyorlar. Onların da direnme, baş etme güçlerini gerçeklerden aldığı söylenebilir sanırım. Kendilerini sakınmayıp içine düştükleri gülünç halleri, kendi kofluklarını ve bu kofluğun farkına varışlarını, kapıldıkları çaresizlik, korku ve kaygıları açıklıkla ifade edebilmeleri de bu sayede mümkün oluyor. Okurken attığımız kahkahalar bir yana, bu tutumları onları daha canlı kılıyor, yakından, içeriden tanımamızı sağlıyor.

Selahattin Demirtaş gündelik konuşma diline oldukça hâkim. Romana sürükleyicilik katan sadece olay örgüsü değil, bunda romanın dil ve anlatımının da etkisi var. Özellikle Caner’in ağzından hikâyenin aktarıldığı bölümlerdeki ironik üslup romanın mütebessim bir başka yanı. Bu ironinin, kendine özgü bakış açısının yanı sıra onun hafif bitirim, az buçuk mürekkep yalamış, bir parça solculuğa bulaşmış olmasıyla ve bunlara has jargonları bir araya getirmesiyle ortaya çıktığı söylenebilir. Romanın başında Demirtaş’ın Caner’e çizdiği dünyanın da hoş bir “hafifliği” var. Özellikle ana-oğul ilişkisinde, birbirlerini önemseme ve sevme biçimlerinde. Uzaktan Sait Faik’in ilk ve iyi bilinen öykülerinden “Semaver”deki ana-oğulun birbirlerine bağlılıklarını çağrıştırıyor.[2]

Hatırlanırsa, o öyküdeki oğul, Ali fabrikada çalışıyordur ve çalışma hayatı semaverden çıkan buharın odaya yayılması gibi, özünde ana-oğul ilişkisine odaklanmış öyküye belli belirsiz yayılır. Çalışma hayatı, fabrika, Sait Faik’in öyküsünde yumuşak bir tonda aktarılır, ama bir iki yerde çok kritik müdahalesi olur yazarın. Semaverin buharı “grevsiz” ve “patronsuz” bir fabrikaya benzetilir – bir düş, bir ütopya gibi, ama gerçekliğin nasıl bir şey olduğu da vurgulanarak. Demirtaş’ın çizdiği haliyle Caner ve annesinin hayatı da benzer bir yumuşak, uçucu tonda ilerlerken kırılıp sertleşir; Caner’in anlattığı ortaokul yıllarındaki hayatlarından bir enstantane hayli serttir. Annesinin gözlerinin o andaki hali şöyle aktarılır: “Öfke yoktu, umutsuzluk da değildi, hayır, sadece ‘Niye?’ diye soruyordu, ‘niye?’” Bu soru yanıtlanmaz elbette romanda, ama ana oğulun, insanın içini hafiflikle dolduran hikâyelerinin arasında boşu boşuna yer almamış olsa gerektir bu olay, bu sahne. Nasıl bir dünyada yaşadığımız sorusundan kaçış yok; belki de masallara, rüyalara, hafiflemeye duyduğumuz ihtiyacın sebebi olarak kaskatı dikiliyor karşımızda. Gelgelelim bu sorunun bizi yıldırması gerekmiyor elbette! Romanın geneliyle ilgili olarak da benzer bir saptama yapılabilir. Caner ve Efsun’un hikâyelerindeki düşsü hafiflik de nasıl bir dünyada yaşadığımız sorusuyla beraber olduğunda anlamlı. Hafiflemeye ihtiyacımız gerçeklerden kaçmak için değil, aksine anlamanın bir yolu. Bir başka açı değişikliği, ironi gibi.

Demirtaş’ın Efsun’da anlattığı hikâyenin hayli sert ve ağır köşeleri yok değil – altları kalın kalın çizilmese de. Satır aralarındaki değinilerin yanı sıra, daha merkezî bir meseleden söz edilebilir. Şöyle özetlenebilir bu bahis: Bir başkası için iyilik yapmak onun iradesini, özgürlüğünü dışlamayı haklı kılar mı? Özgürlüğün, iradenin şu ya da bu biçimde bertaraf edilmesi meselesini, Demirtaş önceki romanında, fantastik bir kurgu içerisinde, iki insanın beyninin, bilincinin birbirine ne kadar yakın olabileceği sorusu üzerinden tartışmıştı. Hatırlayalım, bir cihazla iki insanın, Bedirhan’la Dr. Sema’nın beyinleri birbirine bağlanıyordu romanda. Leylan hakkında K24’te yayımlanan yazımda[3] bu sistemin Bedirhan’ın hayal kurmasıyla aktive olmasına dikkat çekmiş, hayal bahsinden yola çıkarak “Bir başka kişiyle ‘çoklu bilinç ortamına’ girebildiğimiz tek alan[ın] edebiyat” olduğunu belirtmiştim, “şimdilik” kaydını ekleyerek. Şöyle bir şeylerdi söylediklerim:

“Bir başkasının beynine ancak hayal yoluyla girilebilmesi çok manidar aslında; hayal gücümüz ya da hayal dünyamız bizim en geçirgen yanımız gerçekten de. Bize ait başka pek çok şey sağlam, kuntlaşmış ve sabitleşmişken, hayal dünyamız uçucu, ne olduğu tam anlaşılamayan bir belirsizlik alanı. […] Bu noktada, edebiyatla ilişkimizde de […] hayal gücümüzle ilgili benzer bir mekanizmanın bulunduğunu düşünebiliriz sanırım. Hatta daha da ileri gitmeyi göze alarak şunu savunacağım. Bir başka kişiyle ‘çoklu bilinç ortamına’ girebildiğimiz tek alan edebiyat – şimdilik. Bir öykü ya da roman kişisinin bilinç dünyasıyla bizim bilinç dünyamız birleşir gibi olur. Kelimelerle ifadesi zor bir alanda ama kelimeler aracılığıyla gerçekleşen bu birleşmenin biçimi, tarzı, süresi, sürekliliği, niteliği metinden metine ve okurdan okura değişir, ama az ya da çok bu birleşme gerçekleşir.”

Bir başkasının zihnine, bilincine hayalleri üzerinden bağlanmak, bir yandan da Shakespeare’in Fırtına oyununda Prospero’nun meşhur sözünü de hatırlatmıyor mu? “Bizler aynı hamurdan yoğrulmuşuz düşlerle.”[4] Öyleyse düşlerin yanı sıra başkalarıyla da hamurumuz bir olmalı, oradan başlayabiliriz birbirimizi anlamaya. Beri yandan hamurumuzun bir olması, aynı olduğumuz anlamına gelmiyor elbette.

Leylan’da, Bedirhan’la Sema’nın, uzun uzun bir insanın bir başkasının hayatının anlamının ne olduğuna karar verip veremeyeceğini tartıştıklarını hatırlarsak, tam bu noktada Efsun’la Leylan’ın çakıştığı bir alanın belirdiğini saptayabiliriz sanırım. Bir insanın en büyük ve öncelikli hayali, hayatının anlamının ne olduğunu bilmek ve bunu gerçekleştirmek olsa gerektir. Leylan’da Dr. Sema’nın Bedirhan’la “çoklu bilinç ortamı”nda buluştuklarında söylediği gibi, bir insanın hayatının anlamının ne olduğuna bir başkasına karar veremeyeceği gibi, bunu inşa da edemez. Hayaller için de aynen geçerlidir bu durum.

“İnsanlar birbirinin yaşamına anlam katabilirler ama ne anlamın tekelini elinde tutabilirler ne de başkasının adına ve onun yerine bir anlam inşa edebilirler. Her bünye kendinde yaratabilir ancak kendi anlamını. Anlam dediğimiz şey başka bedenlerde büyütülüp kendi bedenimize nakledebileceğimiz bir şey değildir. Yeryüzünde kaç tane beden varsa o kadar anlam vardır aslında.” (s. 277)

Efsun’un merkezindeki meselelerden biri bu: Bir insan, bir başkasının hayallerinin ne olduğuna karar verebilir mi, onun hayallerini gerçekleştirmek için, onun iyiliğini gözeterek de olsa, bir şeyler yapma hakkı var mıdır? Bu soruya tabii ki yoktur, deyip geçilecektir, ama Efsun’da bu mesele biraz daha karışık: Mesela kendisinde sözümona bu hakkı bulan kişinin bunu yaparak geçmiş günahlarından arınıp arınamayacağı sorusunu da barındırıyor. Bu kadar da değil; bir insanın bir başkasına yaptığı bu “iyilik”, öbür kişinin yaşam çizgisinde umulmadık değişimlere yol açıyorsa, ki böyle olması çoğu zaman kaçınılmaz olacaktır, bu “yeni hayat” (bir başkasının yönlendirmesiyle edinilen anlam ve/veya gerçekleşen hayal) kimin hayatı olacaktır? Başka bir deyişle, kişi bir başkasına anlam, arzu, hayal nakledip bunların peşinden gitmesinin koşul ve imkânlarını sağladığında kendisine yeni bir hayat edinmiş, yeni bir başlangıç yapmış olabilir mi?

Bunlar meselenin düşünsel boyutu, bir de pratik var. Bir başkasının hayat çizgisine bu denli köklü bir müdahale mümkün müdür? Elinizde sınırsıza yakın imkân olsa bile. Esas olarak Efsun’un olay örgüsü işin bu “pratik” yanına dayanıyor. Karşımızda imkânları sınırsıza yakın biri var ve birçok birbirine bağlı öngörüden yola çıktığı bir işe kalkışıyor. İnce ince tasarladığı bir plan söz konusu: Şöyle olursa bu sonuç doğar, öyleyse bunu yapalım, yok, öyle olmazsa, beklediğimiz gibi gelişmezse olaylar, o zaman öbürünü devreye sokarız… Gelgelelim, hayatta neler olup biteceğini baştan bütünüyle öngörmek mümkün değildir, kaldı ki tam bu noktada bir de öbür kişinin özgür iradesi devrededir. Bu kişi kendisine bir anlam/arzu/hayal nakledildiğinin farkında olmaksızın, birçok konuda kendi kararlarını alıyor, atacağı adımları planlıyordur. Beri yandan, bu kişinin yapabilecekleri ve yapamayacakları var hiç kuşkusuz. Onun o yaşına kadar edindiği kişiliği, alışkanlıkları, bağlılıkları, bağımlılıkları, tutku, kaygı ya da korkuları, çekindikleri, arzuladıkları, idealize ettikleri, nefret ettikleri… Say, say bitmez… “Gerek de yok!” Onun vereceği önemli ya da önemsiz kararlar bütün planı ters köşeye yatırabilir.

Efsun’da Selahattin Demirtaş’ın yetkin bir biçimde kotardıklarının başında olay örgüsü geliyor. Sürprizli, umulmadık kesişmeler içeren olaylar zinciriyle ilerliyor roman; bunlar farklı roman kişilerinin ağızlarından anlatılıyor, bir bölümü aşağı yukarı, neredeyse anlatı zamanında yaşanırken, (romanın kişileri tarafından anlatıldıkları için hep bir mesafe var yaşananla anlatılan arasında, ama bu mesafe çoğu zaman neredeyse bitişik) bir bölümüyse hatırlanıp aktarılıyor. Olay örgüsünün sürprizlerini açık etmeden, metnin şaşırtıcılığını eksiltmeden roman hakkında ayrıntılı şeyler söylemek zor, ama şunu vurgulamamda büyük sakınca olmadığını zannediyorum. Bir başkasına hayal/anlam nakledip bunları gerçekleştirmeye çalışan roman kişisi kendisinden “sevda imalatçısı” diye söz ediyor. Bu noktada bir sorunun daha belirmesi kaçınılmaz. Sevda ya da aşk bir başkasının hayatında, bedeninde ve iç dünyasında imal edilebilir mi?

“Benim için önemli olan şey ‘o aşka’, avuçlarımın arasından kayıp giden o sarsıcı mucizeye yeniden can vermekti, tıpkı Tanrı gibi. Önemli olan aşkın bizatihi kendisiydi, hangi bedende yaşandığı değil. Kaldı ki bu muhteşem proje için, bu kutsal dava için en uygun iki bedene de sahiptim artık.” (s. 119)

Bir mucizeye can vermeye kalkabilir insan, başarabilir de, ama bunu başkalarının hayatları üzerinden yapmaya kalktığında çok önemli birkaç noktayı gözden kaçıracağı açık. Başkalarının kendisinden ayrı birer varlık olduğunu ve kendisinin “lütuf” gibi düşündüğü müdahalenin öbürlerinin özgürlüğünü ihlal ettiğini. Yeniden Leylan’a dönersek, yazının başında değindiğim konuşma sırasında Dr. Sema da bunu vurgular. Başkalarına “anlam dayatmanın” farklı biçimleri vardır, ama hepsi aynı yere, özgürlük meselesine çıkıyordur.

“Çoğu insan bunu [hayatın anlamının dayatılmasını] kocasının, şeyhinin, reisinin sunduğu bir lütuf gibi görür. Yaşamın anlamını yıllarca aramaktansa, emekle inşa etmek için mücadele etmeyi göze almaktansa, ‘hazırdaki anlamı’ olduğu gibi benimsemek daha kolay gelir. Özgür düşüncenin, özgür ruhun ortadan kalktığı kritik anlardan biridir burası. […] Sevgide de aşkta da böyledir bu. Kendi anlam arayışını bağnaz bir öncü gibi sevdiğine dayatan kişi onu ancak köleliğe yaklaştırır, özgürlüğe değil. Evet özgürlüğü olmayanın ‘anlamı’ da olmaz, ‘anlamı’ olmayanın mutluluğu da olmaz Bedo." (s. 278)

Beri yandan Efsun’daki “lütufkâr” “sevda imalatçısı”nın başına geleni edebiyatçıların durumuna benzetmek de mümkün; yarattığı karakterlere dilediğini yaptırıp dilediğini söyletebileceğini umarken, metin ilerleyip karakterler ete kemiğe büründükçe iplerin büsbütün elinde olmadığını fark eden edebiyatçının durumuna. Karakterleri kendisi tasarlamış da olsa, bir yerden sonra onların yapabilecekleri ve söyleyebilecekleri artık sınırsız değildir, onun gönlüne, keyfine göre davranmayabilirler, davranmazlar hatta. Metnini ilerlettikçe yazar kendi erkinden giderek vazgeçmiştir, istese de, istemese de. “Sevda imalatçısı” edebiyatçıdan da zorlu bir durumla karşı karşıya, çünkü işin içinde öbür ikisinin özgür iradeleri var!

Efsun’daki bir başka ayrıntı daha Leylan’ın merkezindeki meseleyle bağlantılı göründü bana. Caner’in hoş bir alışkanlığı var. Bir konu hakkında düşünmesi ve bir şeylere karar vermesi gerektiğinde yalnız kalmak istemiyor, “Ben öyle sakin kafayla tek başıma düşünemiyorum” diyor. Çevresi başkaları tarafından kuşatıldığında, misal tıklım tıklım dolu bir halk otobüsüne atladığında, “otobüsteki herkesin fikrini alıyormuş gibi” hissediyor. Caner’in bu alışkanlığı “çoklu bilinç ortamı”na bağlanmanın bir başka görünümü sayılamaz mı? Hamurumuz bir olmasına rağmen başkalarının fikirlerine (ondan da önce varlıklarına) ihtiyaç duyduğumuz ve başkalarıyla aynı kişi, birbirinin kopyası kişilikler olmadığımız ortada – kendimizi her şeyi bilen, her şeyin en doğrusuna karar veren üstün varlıklar olarak görmüyorsak.

Efsun’da anlattığı hikâyeyle Selahattin Demirtaş bir başkasının bilincine fantastik bir cihaz olmaksızın bağlanmanın nasıl mümkün olabileceğine dair de bir şeyler söylüyor. Evet, en önce başkasıyla aynı hamurdan ama farklı varlıklar olduğumuzu kavramak, kabul etmek, ama bunun ötesine de geçmek; onun hikâyesini, onu o kişi yapan, o hale getiren nedenleri bilmek, öğrenmek. Kabul etmek lazım, bir başkasının hikâyesini öğrenmek çok zaman ağırlık yapar, omuzlarını bile çökertebilir insanın, ama yine de en nihayetinde bir hafifliktir, bir yandan da kimi muamma çözülmüş, birçok soru sebep olduğu ağırlıklarla beraber ortadan kalkmıştır. Üstelik çözülen bu muamma çok zaman sadece öbür kişiyle ilgili değildir, hamurumuza da dairdir.

 

NOTLAR: 


[1] Refik Halid Karay, Edebiyatı Öldüren Rejim, İnkılâp Kitabevi, 2014, s. 70

[2] Sait Faik Abasıyanık, Semaver, YKY, Mart 2011, s: 9-13

[3] Behçet Çelik, “Leylan: bir serap-roman”, K24

[4] William Shakespeare, Fırtına, çev. Emine Ayhan, Alfa Yayınları, 2019.