2021'e sayfalar arasından bir bakış: "O kitap, çünkü..." (II)

K24'ün gelenekselleşen soruşturması: 2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği. Bu soruları çevremizdeki okuyanlara, yazanlara sorduk. 2021’in kitaplı panoramasının ikinci bölümü...

30 Aralık 2021 21:30

Soruşturmanın yayımlanan ilk bölümünü gözden kaçırmış olanlar için hatırlatalım. Geçen yıl olduğu gibi, bu yıl da yazarlarımıza, çevremizdeki okuyanlara, yazanlara aynı soruyu sorduk:

2021 yılında okuduklarınız arasında, sizi en çok etkileyen kitap hangisi oldu? Kitap 2021’den önce basılmış olabilir, yepyeni olabilir, kurgu ya da kurgu dışı olabilir, Türkçe ya da başka bir dilde olabilir, sizi etkileyen birden fazla kitap olabilir… Bizi ilgilendiren, hangi kitabın (kitapların/yazarın) sizi nasıl ve ne ölçüde değiştirdiği, etkilediği… Birkaç paragrafla (en az bir paragraf, en çok bir sayfa), "o kitabı" ve deneyiminizi anlatmanızı rica ediyoruz: 2021’i sonradan size hatırlatacak kitap hangisi?

Katılan katılmayan herkese teşekkür ederiz. (Katılamayanların gönlündeki kitapları da merak etmiyor değiliz!) Çok fazla cevap gelince, soruşturmaya gelen cevapları alfabetik sıraya koyup üçe bölmeye karar verdik. Önceki bölüm için buraya, sonraki ve son bölüm için de buraya tıklayabilirsiniz. 

EMRE TANSU KETEN

Harro ve Libertas /  Norman Ohler

“Aşkta da, tarihyazımında da hep nafile yere mükemmel kişiliği ararız. Hiçbir günahı olmayan kutsal şahsiyeti; bir meydan okumayla karşı karşıya gelen, arınmadan ve dönüşümden geçen, sonra tam zamanında herkesin esenliği için Kötü’ye karşı şerefli bir mücadeleye giren, cemaat uğruna hayatını tehlikeye atan ideal kahramanı. Lakin insanın gerçekliği genellikle daha kırık döküktür.”

Norman Ohler’in Harro ve Libertas’ı, 2021 yılı içerisinde okuyup etkilendiğim kitapların başında geliyor. Ohler, Nazi iktidarı altındaki Almanya’da önce âşık, sonrasında bir de kavga arkadaşı olan bir çiftin hikâyesini anlatıyor. Ama bu hikâye saf bir kahramanlık anlatısı değil, belki Harro ve Libertas’a göre bir kahramanlık hikâyesi bile değil. Birbirlerine âşık olduktan sonra ilişkilerinin karşılaştığı onca badireden, birbirlerine olan inançlarıyla, birlikte çıkmaları gibi, içerisinde bulundukları siyasi atmosfere dair benimsedikleri doğrular da, onca kafa karışıklığına inat onları son günlerine kadar takip ediyor, hatta sonlarını hazırlıyor.

İkisi de bir siyasi cephenin çok inançlı taraftarları değil. Hatta ikisi de Nazilerle arası çok kötü olmayan, köklü ailelerden geliyor. Harro gençlik yıllarında örgütsüz kalmaya özen gösterirken, Libertas Nazilerin kurmakta olduğu rejime olumlu bakıyor. İlerleyen yıllarda ise aşklarına ve direnişin zorunluluğuna olan inançları onları hikâyede buluşturuyor. Harro, idam edilmeden önce şunları kaleme alıyor:

“Sorulur bize, ciddiyet vakti:
Değdi mi, peki?
Sana diyeceğim o ki: Tabii!
Doğru taraftaydık, çünkü.”

Ohler, belgelere ve tanıklıklara dayandırdığı kitabını bir araştırma projesi olarak tanımlasa da, kitap dili ve kurgusuyla okurda bir roman tadı bırakıyor. Gestapo’nun zamanında aldığı, Harro ve Libertas’ın adını insanların hafızasından silme emrine inat, sözü onlara veriyor Ohler. Bize sadece başlarından geçenleri değil, önemli bir tarihî dönemi aktarıyorlar. Bu da kitabın diğer bir zengin yanı, çünkü Reinhart Koselleck’in dediği gibi, “Bilgiye yönelik tarihsel kazanımlar, uzun vadede mağlup olanlardan elde edilir”.

ERDEM ÖZGÜL

Turgut Uyar ve Başka Şeyler /  Orhan Koçak, Yücel Göktürk

Bu yıl için beni etkileyen birkaç kitaptan bahsedebilirim. Peki ama ilki neden bir eleştirmenle yapılmış bir söyleşi kitabı olmasın ki? Orhan Koçak ile Yücel Göktürk’ün Turgut Uyar ve başka şeyler-A’dan Z’ye Bir Konuşma isimli kitaplarını ara ara karıştırıyorum. Bu kitaptan Godard’ın Müziğimiz filminden aldığıma yakın bir zevk alıyorum. Şimdilerde bunca dallı budaklı düşünebilen insan azlığından da oluyor bu biraz. Turgut Uyar merkezli bu söyleşilerde Fatsa Belediyesi’ne, Terzi Fikri’ye de uğrayabilirsiniz; Kürtlerin özerklik talebinden evrenselcilere ve hatta ‘İslam birleştirir’ düsturuna da; Zapatistalar’dan Chavez’e de; sonra dönüp tekrar Turgut Uyar’a gelebilirsiniz hem. Ne diyordu Müziğimiz’de Godard; “Çek ve tersine çevir, film yapımında iyi bilinen terimlerdir... Çek ve tersine çevir... Yahudi halkı kurguya dönüştü... Filistin halkı belgesel oldu...” Konuş ve sohbet katman katman ilerlesin, insan zihni şapka değil, koyduğun yerde durmuyor diyeyim ben de. Şiir şiirde kalmıyor işte, Koçak’ın eleştirilerinden beş altı yıl sonra Zapatistalar bile içe kapanmakla kalmıyor, dünyaya açılma gereği duyuyor, ülke ülke, şehir şehir geziyorlar. Bizim buralara da geldiler. Kaldılar, kadın hareketleriyle, komünist gruplarla buluştular, iklim değişikliği protestolarında varlık gösterdiler. Kitabın meselesi bunlarla bitmiyor elbet.

Andrey Platonov’un mektuplarından da bahsetmek istiyorum biraz: Birbirimiz İçin Yaşayacağız. Bu kitap çıkalı epey olmuş ama ben bu yaz, daha yeni okuyabildim. Platanov benim dönüp dönüp okuduğum yazarlardan biri. Mektupları için yazarın var olma uğraşı diyebiliriz. Çoğunlukla eşinden, çocuğundan uzak diyarlarda yaşamak, yazmak, güzel karısını delice, bazen daha ötesinde kıskanmakla meşgul bu mektupların yazarı. Lakin var olmak uğraşı burada, bununla kalır mı? Yazmak, yayınlatmak, para kazanmak, bir kum yöresinde, Türkmenistan’da gündelik yaşamı kotarmaktan tutun da 2. savaşa, oğlunu Stalinizm’e tutsak vermeye değin, bir dünya çile almış başını gitmiş onun çok da uzun olmayan hayatında. Platonov’un mektupları, Can, Mutlu Moskova ve hatta Çukur’a tutulmuş aynalar bir bakıma. Yazı yazan (öykücü mü oluyorlar? Halimi anlaması için onlardansa Allah’a sığınırım) tanıdıklarımdan sürekli hikâyelerinin güzel ama romanlarının sıkıcı olduğunu duyuyorum. Uğraşırlar mı bilmem, ama mektuplarına bakarlarsa, özellikle Can’ı çok daha iyi anlarlar. Zahmet ederlerse eğer, buna değer.

Orhan Duru Ölmeden Önce Öldükten Sonra da yine bu yıl önemsediklerimden biriydi. Ferit Edgü’yü ben hiçbir zaman bir kitaptan ibaret düşünemedim. Edgü deyince aklıma Eylülün Gölgesinde Bir Yazdı, Hakkari’de Bir Mevsim, Doğu Öyküleri geliyor. Bunlarla kalır mı? Demir Özlü, Yüksel Arslan ve Orhan Duru’yu da düşünüyorum. Bir yazar bir kuşağın prototipi olabilir mi? Olmamış mı? Orhan Duru Ölmeden Önce Öldükten Sonra bu yılın önemli kitapları arasındaydı bence. Özellikle Duru’nun dostu Edgü’nün kaleminden kendini anlatması, eksiklikleriyle yüzleşmesi, yapıtını eleştiriye tabi tutması ilginçti. Anı yazarlarımızın, özellikle de devrimcilerin son yıllarda ortalığı kırıp geçirdiğini de hesaba katarsak, Edgü’nün Duru ile dostluğunu korumanın yanı sıra, ileri taşımayı da ihmal etmemesi ihtiyaç duyduğum içtenlikteydi. Yorulmadık mı, “ben iyiyim de çevrem, görüyorsunuz işte” anlatılarından, yahut “arkadaşım kraldı” hagiyografilerinden? Ben bıktım bile!

Birgül Oğuz’un İstasyon isimli novellası, Diyarbakır’da KHK ile mesleğinden ihraç edilen Fatma Demirel’in (çoğumuz onu Evin Güneş ismiyle tanıyorduk) intiharıyla birlikte geldi, göğsümüze oturdu. İstasyon’un bir miktar okunduğunun, ilgi gördüğünün farkında ve sevincindeyim. Memleketimizden o kadar az böyle özenle yazılmış örnek çıkıyor ki, bu ve benzeri yapıtlara kavuştuğumuzda ne anlatılmış olursa olsun, neticede kaleme alınabildiği için seviniyoruz. Nedeni şu olsa gerek; yazılıyor, çok yazılıyor, yığınla yayın yapılması elbette şikâyet konusu olamaz, hatta bu çok yönlülüğe de yol açabilir, ama Türkiye adlı arazide böyle olmuyor. Devlet politikası, alt sınıfları geçtim, insan ve doğa karşıtı bir hal aldıkça edebiyat kişiselleşiyor, yazar yazıyı oluşturan sosyal çevresiyle ilişkisini kesiyor, ortaya şehirde dolaşan etkisiz bir hayalet kalıyor. Birgül Oğuz bir bildiri yazmadan, mesaj verme ihtiyacı da duymadan, bir öykü anlatarak bu duruma karşı çıkıyor. KHK ile işinden olmuş bir çalışanı diyelim alıp bir istasyona götürüyor misal, onu sosyal çevresiyle buluşturuyor, kişisi insanlardan kaçıyor ve fakat onlara yakalanıyor da, çoğumuz gibi. Şunu da okuyabiliyoruz İstasyon’da; Türkiye, öyküsü kendine has bir ülke olabilir, ama dünyadan ayrı bir kara parçası da değildir. Genel edebiyatın aksine, evet, İstasyon’daki hayat gümrüğün ötesi için de geçerli. İstanbul’da yazılanın İzmir’de okunabilmesi ve fakat Berlin’de yahut bombalanan Şam’da garip karşılanması üzerine daha çok düşünmeliyiz. Oğuz’un (bence ilk kitabı) Hah’tan başlayarak okurunu Türkiye’nin ötesinde berisinde de omuzlaması durduk yere değil.

ETHEM BARAN

Yağmurcuk Kuşu Kimsecik 1 /  Yaşar Kemal
Kale Kapısı Kimsecik 2 /  Yaşar Kemal
Kanın Sesi Kimsecik 3 /  Yaşar Kemal

Durup durup Yaşar Kemal okurum. Onun romanlarından herhangi birinin herhangi bir bölümü, sahnesi aklıma geldiğinde elim kitaplığımdaki o bölüme uzanır, o kitabı çıkarır, şöyle bir göz atayım derken sayfalar arasında kaybolur giderim.

Yine öyle oldu: Yağmurcuk Kuşu’ndaki şu sahne nasıldı derken bir baktım ki Kimsecik üçlemesine yıllar sonra yeniden başlamışım. Sanki ilk kez okuyorum. Ne çok şeyi fark etmemişim, atlamışım, anlamamışım…

Neler yapmış meğer.

Kendi dilini, kendi coğrafyasını, kendine özgü dünyasını yaratan ender yazarlardan biridir; biriciktir o. Her romanında ayrı bir dil ve biçim yaratmaya özen gösteren, “Ben niye iki roman, üç roman, yüz roman yazayım hepsi birbirine benzeyecekse,” diyendir. Gördüklerini, yaşadıklarını değil, yarattıklarını yazandır.

Hayatın gerçeklerini, dili, romanın imkânlarını nasıl genişlettiğini, hayal gücünün sınırlarını hangi mesafelere nasıl götürdüğünü bir kez daha şaşırarak ve hayran kalarak gördüm.

Onun hiç değişmeyen ve belki de en büyük kahramanı doğadır. Şu sözlerine nasıl şapka çıkarmam: “Sinema romana çok şey verdi. Ben başka bir şey yaptım; mesela bir plan alalım sinemada, bir adam duruyor. Baş planı diyelim ya da boy planı, bir adam duruyor. Ne kadar gidiyor arkası, biliyor musunuz? Su var, böcek var, güneş var, kuş var, ışık var, ağaç var, yaprak var, meyve var. Binlerce şey var. Şimdi bir roman yazıldığı zaman doğanın içindeki insan böyle bir yoğunlukta olmalı. Romanda yapmak istediğim şeylerden biri de bu oldu.”

Çağdaş Eleştiri’deki söyleşisinde, Adnan Benk’e:

“Sen diyorsun ki, Demirciler Çarşısı Cinayeti’nde bir cümle bir sayfaydı diyorsun. Ne halt edeyim duran bir dağın karşısında? Dağın gölgesini, bulutunu nasıl keseyim ben? Nasıl keseyim de nokta koyayım? Anlattığın şeyin devinimi senin cümleni de yaratır.”

Amerika’da, niye hep Çukurova’yı yazdığını sorar biri. Yaşar Kemal’in cevabı: “Yalnız ben yazmıyorum Çukurova’yı, Tolstoy da, Dostoyevski de, Kafka da, Faulkner da Çukurova’yı yazıyor,” olur.

İnsan ruhuna inen, onu tahlil eden yazarlar önemsenirken, doğanın kalbine inen, onun görünen ve görünmeyenlerini yazının içinde yeniden yaratan, bunu yaparken de doğa-insan ilişkisini öne çıkaran yazarlara küçümseyen bir gözle bakanların sayısı hiç de az değil. İnsanlarla bir arada yaşadığımız ve biz de bir parçası olduğumuz için insanoğlunu tanımak, anlamak istiyor ama iş doğaya gelince, sanki bir parçası değilmişiz gibi davranıyoruz her nedense. Belki de bu yüzden, Dostoyevski’de hiç ağaç olmadığından yakınır Yaşar Kemal. “Hadi o devirde Petersburg’da ağaç yoktu diyelim, gökyüzü de mi yoktu?” diye sorar. Sonra “Benim ilk gençliğimde isyan ettiğim şey şuydu,” der ve şöyle devam eder: “Adamlar kırk sayfa bir doğa veya bir eşyayı anlatıyorlar sonra gene olaya dönüyorlar. Niye, dedim, niye böyle yapıyorlar bunu? Anlatacaksa doğayı bir işlevi olmalı, değil mi? İnsanla bir ilişkisi olmalı.”

Yaşar Kemal, şu dünyada yalnız olmadığımızı; eşya ile, doğa ile, sonsuz ayrıntı ile, insan ruhunun ancak büyük yaratıcılar tarafından görülebilecek karanlık yanları ile iç içe yaşadığımızı yazdığı binlerce sayfanın her satırında sürekli hatırlattı bize.

Onun romanlarını okuduktan sonra şu soruyu sorarız kendimize: Gerçeğin ne kadar içindeyiz ya da ne kadarı rüyaydı yaşadıklarımızın...

Değişmenin romancısıydı, korkunun romancısı, “Mecbur insan”ın romancısı. Ölülerin, kurşunların, bıçakların, kartalların, cerenlerin, ipiltilerin, yelken bulutların, sazlıkların, kayalıkların, güzel atların, böceklerin, arıların, yılanların, yalımların, yağmurların, yellerin yaratıcısı, diliydi.

Kimsecik’teki herkesin, en çok da çocukların sesi…

F. BETÜL ŞAHİN

Müslüman Cenazesi /  Huo Da
Sessizliğe Hayranlık / Abdulrazak Gurnah
Seçkin – Ödünsüz Bir Yaşam /  Zeynep Miraç

Bir okurun en sevdiği şey, kitaplardan birbirine giden görünmez yolun peşine düşmektir. Kafasını kaldırdığında gökyüzünde büyükayıyı, samanyolunu hemen bulabilenler gibi, kitaplarla teşrik-i mesaisi bol olanlara açılır kapılar.

Bu yıl da kendi okuma haritamın peşinden gittim. 2021’de farklı bir proje için 1400 yıllık hac geleneğinde Müslümanların hangi rotalar üzerinden Mekke’ye ulaştıklarını araştırırken, kervanların izlerini çölde arar gibi farklı dillerde yazılan hac seyahatnamelerinin peşine düştüm. Bu yolculukta Orhan Pamuk’un Veba Geceleri’nde hacılara rastlamak nasıl bir sürpriz olduysa, Kırmızı Kedi Yayınevi’nden çıkan Müslüman Cenazesi kitabında Çin’den hacca giden ilk donanmanın amirali Zheng He’ye rastlamak da o derece şaşırtıcıydı. Çinceden çevrilen her kitap gibi tuğla kadar cesametiyle cesaret isteyen Müslüman Cenazesi, 20. yüzyılda Hui Müslümanları ile Çinlilerin ilişkilerini tek Müslüman yeşim taşı ustası Liang Yiqing hikâyesi üzerinden anlatıyor. Liang Yiqing’in hayatının en büyük ve son işi ise Çin’den hacca giden ilk gemi olan Zheng He’nin gemisini yeşim taşından imal etmek. Hem bir kültürün hem de bir zanaatın detaylı anlatıldığı kitaptaki zanaatın metaforik anlamlarıyla anlatılan hayatı yaşama sanatı, özlenen naif Müslüman tasvirleri, yazarı Huo Da ve çevirmeni Giray Fidan ile bu uzun yolculuğa çıkmayı değerli kılıyor:

“Tabutu taşıyanlar hızla yürümekte, bir taraftan da Kur’an okunmaktadır. Sade ve hızlı bir cenaze töreni Müslümanların erdemlerindendir. Müslüman cenazeleri dünyadaki bütün dinler ve milletler arasında en sade olanıdır. Abartılı tabutlar, lüks örtüler, bayrak, gonk veya orkestralar yoktur... Allah’a adanmış Müslümanların kendileri dışında hiçbir şeye ihtiyaçları yoktur.” (s. 158)

Murat Belge Hocamı dinleseydim, Afrikalı yazar Gurnah’ı keşfetmek için Nobel almasını beklemezdim. Gurnah’ın naif üslubuyla sömürgecilik, göç, kimlik üzerine satırlarına postkolonyalist bir yerden bakarken, yurduna, yurtsuzluğa, toprakla, ana-karayla ilişkisini annesiyle ilişkisindeki şema tekrarını gördüğümüzde, psikanalist bir okuma kucağımıza sessizce bırakılıyor. Damarların içindeki kana sinen sınıfsal kibrin ürperticiliğini karısının hamile olduğunu İngiliz ailesine açıklarkenki hali oluyor. “Mesele artık hayatının sonuna kadar bir tür hastalık kapmış gibi yaşayacak olmasıydı. Bir daha normal bir İngiliz kadını olamayacak, İngilizlerle birlikte dertsiz bir İngiliz hayatı süremeyecek olmasıydı.” Sessizliğe Hayranlık kitabının sömürgecilik üzerine yaptığı bu cesur eleştirilerle nasıl Nobel aldığını merak ediyorum fakat kendi ifadesiyle “ama bu kırılgan sessizliği bozarım diye ödüm kopuyor.” (s. 249)

Bitmesini istemekle beraber, gelenin gideni aratacağı korkusunu hissettiğimiz 2021 yılını, hikâyesini 2015’in bir kış akşamı yazarından dinleme şansına sahip olduğum bir kitapla kapatıyorum. Zeynep Miraç’ın güçlü kalemi ve olaylara tarihi bütünlük içinde bakmayı seven araştırmacı bakış açısıyla, Seçkin Selvi’nin hayatını anlattığı Seçkin  Ödünsüz Bir Yaşam adlı kitabına biyografi demek haksızlık olur. Doğan Kitap’tan çıkan kitapla, Seçkin Selvi’nin hayatıyla beraber Türkiye’de suçun, cezanın, tiyatronun, darbelerin ve çevirinin tarihini de okuyoruz.

Hâlâ görünmez bir iş kolu olan çevirmenliğin, ancak suça fail arandığında görünür olmasını da okuyoruz; en dar zamanlardan yine mesleğine ve duruşuna sahip çıkarak dimdik duruşuyla başa çıkan bir kadının hayatını da okuyoruz: “Çevirmenin tek mutlu ânı vardı: ‘Bu cümle ancak böyle çevrilirdi, aferin’ deyip kendini alkışladığı an” (s. 163) demiş Seçkin Selvi..

2021’nin en mutlu anları, okuduğum anlardı…

FAHRİ ARAL

Hayatta Kalma Sanatçıları – 20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet / Hans Magnus Enzensberger

2021’in sonlarında okuduğum Hans Magnus Enzensberger’in Hayatta Kalma Sanatçıları-20. Yüzyıldan 99 Edebi Vinyet adlı kitabı, yirmi iki yıldır geride bıraktığımız 20. yüzyılı yeniden hatırlamamı sağladığı için beni etkileyen bir eser oldu. Yıllar önce, 1971’de, hemen 12 Mart sonrası Dostlar Tiyatrosu’nda seyrettiğim yazarın Havana Duruşması da çok etkilemişti beni...

Enzensberger, devlet terörüne ve tasfiyelerine rağmen “hayatta kalma sanatçıları” diye tanımladığı yazarlar için bu yüzyılı ahlaki ve siyasi ikilemleriyle birlikte parlak bir çağ olarak tanımlarken, şu soruyu da sormayı ihmal etmiyor: Hayatta kalışlarını, hapisten, toplama kamplarından ve ölümden sıyrılmış olmalarını sağlayan basiretleri mi, zekâları mı, yoksa farklı ilişkileri miydi?

İşte yazar elindeki öznel terazisiyle tek tek her yazarı tartarak, bize adeta tersine çevrilmiş bir 20. yüzyıl edebiyat tarihi sunuyor; yazarlara ilişkin ilginç değerlendirmeler, iğneleyici yorumlar, ucu açık sorular... Knut Hamsun’dan Ezra Pound’a, Bulgakov’tan Brecht’e, Sartre’a, Jean Genet’e, Ionesco’ya uzanan büyük bir resmigeçit; bizden de Orhan Veli var.

2021’de elimden düşmeyen kitaplar arasında en başta, Tuncay Birkan’ın büyük bir emekle yazılarını bir araya getirdiği Refik Halid Karay’ın kitaplarını sayabilirim. Gerçekten, Refik Halid’i okurken Türkçeden aldığınız tat birdenbire değişiyor; başka bir haz duyuyor, ifade etme gücünüzün zenginleştiğini anlıyorsunuz. Keşke yeni yazarlarımız da Karay’ı keşfetse... O kadar da karamsar olmamak gerekir; 2021’de birçok yayınevi köşelerde unutulmuş yazarlarımızı basmaya devam etti. En çok da sevindiğim, yıllarca birçok yayıncı arkadaştan ısrarla basmalarını istediğim Kenan Hulusi’nin kitaplarının basılmasıydı. Darısı İlhan Tarus, Reşat Enis ve diğerlerinin başına...

2021’de yıllardır hiç yorulmadan tüm kitaplarına tekrar tekrar baktığım, cümlelerini birkaç defa okuyup yeni yaşadıklarımızla karşılaştırdığım yazar ise John Berger’di.

FATİH ALTUĞ

Toplumsalı Yeniden Toplama: Aktör-Ağ Teorisine Bir Giriş / Bruno Latour

Bruno Latour’un Toplumsalı Yeniden Toplama: Aktör-Ağ Teorisine Bir Giriş kitabı bu sene okuduğum güç ve ilham verici kitaplardan biri oldu. Daha önce İngilizcesini okuduğum kitabın Nüvit Bingöl tarafından yapılmış incelikli ve titiz çevirisi kitapla yeniden ilişkilenmeme yoğunluk kazandırdı.

Bir köşeye çekilip elindeki, dilindeki, zihnindeki alet edevat ve kategorilerle dünyaya dair ahkam kesmenin zemininin daha da sarsıldığı bir yılda, Latour’u okumak dünyanın karmaşası ile başka türlü ilişkilenmeye dair yollar ve ilhamlar sunuyor. Kavram ve kategorileri olgulara giydirilecek elbiseler olarak görüp bu elbiselerden taşan olguları göz ardı etmek ya da gözden çıkarmaktansa olup bitene, tikelliklere, yerelliklere özenle bakmak, insan ya da değil tüm mevcutlara kulak vermek için Latour’un yol ve yordamı bize refakatçi olmayı vaat ediyor.

“Olup biten”e Latour’la bakmak, “bitmek” kelimesinin “tamamlanmak, sona ermek” anlamını değil bir bitkinin bitmesinde olduğu gibi “filizlenip ortaya çıkmak” anlamını dikkate almayı gerektiriyor, hiçbir zaman bitmeyecek bir filizlenmeler silsilesinin her anda yeniden umurumuzda olması... İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, virüsler, nesneler, kurumlar, ölçüler, reel ya da sanal finans hareketleri arasında kurulan ağları takip etmek kadar bu ağların söz konusu varlıkları nasıl kurduklarına da odaklanan bir yordam bu. Belirli türdeşlikler dayatmak, kırışıklıkları düzeltmek, birliği tesis etmek yerine bir araya gelenlere, ortaya çıkanlara, meydana gelenlere, aktör-ağların devşirilme, katlanma, işle(n)me tarzlarına kulak kesilmeye bir çağrı...

Budamanın yerine devşirme, birliğin yerine aralık, yalıtıcı tenhalığın yerine ortalığın karmaşası, tonları silen şeffaflığın yerine giriftlik, mutlak çevrilebilirlik varsayımı yerine tercüme hareketlerinin seyri... Zatenin yerine halihazırda...

FATMA BERNA YILDIRIM

İtiraf Ediyorum / Jaume Cabré

Bilgi notlarında, tanıtımlarda önce kitap anlatılır, en son çeviriye dair birkaç söz söylenir, hatta bazen çeviri anılmaz bile. Tersine gideyim: İtiraf Ediyorum’un çevirisi mükemmel. Bunu Katalanca bilerek söylemesem de, deneyimli bir okurun yargısı diye kabul olunsun. Türkçe gramer yapılarının doğru ve yalın kullanımı, farklı dillerin ifade kalıplarının isabetli dönüştürümleri sayesinde okur sekiz yüz küsur sayfalık romanın hiçbir satırında “Acaba bu nedir?” demediği gibi, esaslı bir edebiyat hazzı yaşıyor – başka dillerden deyişlere düşülen isabetli dipnotlar da cabası. Suna Kılıç’ın eline sağlık.

Doğru ve yalın gramer kullanımı her metinde önemlidir ya, bu kitapta ek bir değeri var. Zira metinde önemli bir anlatıcı almaşması var: Özöyküsel anlatıcı bir anda elöyküsel anlatıcıya dönüşüyor, aynı paragrafta (birkaç yerde aynı cümlenin içerisinde), aynı olayı anlatırken, bir anda… Ya da anlatı zamanı diyelim 1943 iken ve anlatıcı özöyküsel iken, paragraf bile değişmeden, 1700’lere, bambaşka bir sahneye geçiliveriyor, tabii anlatıcı da bir anda uzaklara çekilmiş elöyküsel bir anlatıcı oluveriyor. Üstelik ara bölümlere yerleşmiş, italik dizimle ayrıştırılmış bir anlatıcı daha var, ona da üst-elanlatıcı demek lazım belki.

Peki bu niye oluyor? Edebi bir cambazlık mı? Edebi olmak için standartları zorlamak, değiştirmek gerekir, dümdüz bir anlatımdan, tek anlatıcıdan kurtulmak gerekir diye mi? Elbette hayır. Zaten işin güzelliği de burada. Sağlam bir gerekçesi var bunun; romanın başkişinin bilincinin durumuyla (ve de buna bağlı olgularla) ilgili bir gerekçe. Romanın olaylarını ifşa edip tat kaçırmadan ancak bu kadarı söylenebiliyor, kusura bakılmasın.

Konuya gelince… Kısaca Avrupa tarihi denebilir. Bir kemanın uzun ömrünün tarihi: Bedenini oluşturacak ağacın tohumundan başlayıp üzücü mülkiyet ilişkileriyle sürüp giden, XX. yüzyıl facialarından geçen bir tarih. Benjamin’in ünlü cümlesini ve daha az ünlü devamını hatırlatan bir tarih: “Hiçbir kültür ürünü yoktur ki, aynı zamanda bir barbarlık belgesi olmasın. Ve kültür ürününün kendisi gibi, elden ele aktarılma süreci de nasibini alır bu barbarlıktan.” (Tarih Kavramı Üzerine, VII)

FEZA KÜRKÇÜOĞLU

Martin Eden / Jack London

Bu yıl okuduğum kitaplardan en çok Zaven Biberyan’ın Mahkûmların Şafağı isimli kitabı ile Perfectus Belaslatinas’ın, Kurbağa Manastırı’nı beğendim. İnsan zaman zaman eskiden okuduğu kitapların bazılarını yeniden okumak ister. Bu yıl Francis Scott Key Fitzgerald’ın 1 Mayıs isimli kitabıyla Jack London’ın Martin Eden romanını tekrar okudum. Henüz liseye giderken okuduğum Martin Eden beni çok etkilemiş ve yazarın Türkçeye çevrilmiş bütün kitaplarını okumaya karar vermiştim. Öyle de yaptım. Hatta aynı kitabın farklı yayınevi ve çevirilerini de okudum. O zamanlardan aklımda kalan, Jack London’un roman ve hikâyelerinin farklı isimlerle basıldığı, aynı kitabı yeniden almanın sıkıntısı ve telif sorunu olmadığı için kötü çevirileri de okumak zorunda kalmamız idi. Son yıllarda iyi çevirilerle okurla buluşan kitapların dışında bu durum ne yazık ki hâlâ devam etmekte. Malum, kötü çeviri önce o kitaptan, sonra da o yazardan soğutur insanı…

Henüz kırk yaşındayken, 1916’da ölen Amerikan edebiyatının “proleter yazarı” Jack London, kısa yaşamının ardında 50’in üzerinde kitap ve yüzlerce makale bıraktı. Vahşetin Çağrısı, Beyaz Diş ve Deniz Kurdu gibi serüven romanları ve sinema uyarlamalarıyla “popüler” olan Jack London, Amerikan yazarları arasında eserleri başka dillere en çok çevrilen yazar olarak bilinmekte. Henüz lise yıllarında Sosyalist Parti üyesi olan, mektuplarını “devrim için” diye imzalayan London’un, eserlerinde işçi sınıfını ve sosyalizmi konu edinmesine karşın bu kimliği öne çıkarılmadı.

1960’lardan başlayarak, özellikle 1970’li yıllar boyunca Demir Ökçe, Martin Eden, Ay Vadisi gibi kitapları devrimci, sosyalist gençlerin çokça okuduğu kitaplar arasındadır. Modern distopya edebiyatının ilk örneklerinden biri olan Demir Ökçe, 1908’de yayınlandığında büyük ilgi görür. Amerikan oligarşisinin işçi sınıfını nasıl ezdiğinin, faşizmin nasıl yükseldiğinin ve devrimcilerin faşizme karşı mücadele için nasıl örgütlendiklerinin anlatıldığı bir kitap olarak, yıllar sonra George Orwell’in 1984 isimli kitabına da ilham verecektir.

Demir Ökçe’den bir yıl sonra yayınlanan Martin Eden romanı ise, eğitimsiz genç bir denizci olan Martin’in yazar olmak hayali peşinde koşarken eğitimini tamamlayıp, çok çalışarak hayalini gerçekleştirmesini, ünlü ve parası olan bir yazar olduktan sonra da aslında hayalinin burjuvalardan biri olmak olmadığını fark edişini, onların ikiyüzlülüklerine duyduğu öfkesini anlatır. Roman, Jack London’un yaşamından kesitler taşımakla beraber, otobiyografik bir eser değildir. Martin Eden, Jack London’a çok benzemektedir ama Jack London, Martin Eden değildir. Yazar kitabını değerlendirirken bu durumu şu cümlelerle açıklar:

Martin Eden için neden biraz üzülmeyeyim? Martin Eden bendim. Martin Eden bir bireyciydi, bense bir sosyalist. İşte bu yüzden ben yaşamaya devam ediyorum ve işte bu yüzden Martin Eden öldü… Bu kitap bireyciliğe bir saldırıdır. Martin Eden, başkalarının ihtiyaçlarının farkına varmayan, aşırı bir bireycidir. Hayalleri kaybolduğunda, uğrunda yaşayacağı hiçbir şey kalmaz.”

Ölümünden sonra, önce 1920’lerde ve 1950’lerde sosyalist olduğu için itibarı sarsılmaya çalışılan, 1929’da Mussolini İtalyası’nda yasaklanan, 1933 Hitler Almanyası’nda “törenle” kitapları yakılan Jack London onlara rağmen hâlâ yaşamakta…

GÖKHAN AKÇURA

Deli İbram Divanı / Ahmet Büke

Bu aralar, yok sadece bu aralar değil, uzun aralardan sonra beni en çok etkileyen kitap Ahmet Büke’nin Deli İbram Divanı oldu. Neden diye düşününce, nedenler sıra sıra geldi...

Öncelikle farklı bir yazıma sahip roman. Bir kutsal metin gibi… Adından da belli zaten; “divan”... Sizi akıldan değil, daha derin bir yerden kendine bağlıyor. Sıradan olaylar içinde, sıradan olmayan bir ruhu buluyor ve ardından okura sunuyor. Böylece insanlar, olaylar, doğa birbirine başka bir düzeyde bağlanıyor; sizi ha bire daha derine, daha içe doğru çekiyor. Deniz, romanı her yanından kuşatıyor. Denize ait yüzlerce bilmediğimiz sözcük, terim sıralanıyor satır aralarına. Ama hepsini anlamasanız bile, daha önce duymamış olsanız bile hemen kabul ediyorsunuz. Anlatımın gücü, bilinmezlerin üstüne çıkıyor...

Deli İbram Divanı öyle bir roman ki, okuyup bitirince yine başa dönüp yeniden okumak arzusu veriyor insana. Divan, rüyalarınızda da yaşamaya devam ediyor... Aklınızda, ruhunuzda, yanı başınızda duruyor.

GÜLŞAH ŞENKOL

Why We Are Restless: On the Modern Quest for Contentment
/ Benjamin Storey and Jenna Silber Storey

Bazı kitapların başlığı merak uyandıran bir sorudan oluşuyor. Genellikle çocuk kitapları. Bill Martin Jr.’ın Kahverengi Ayı, Kahverengi Ayı Ne Görüyorsun?, Kutup Ayısı, Kutup Ayısı Ne Duyuyorsun? serisi, ya da Jane Yolen’ın Dinozorlar Uyumaya Nasıl Gider? Dinozorlar Yemeklerini Nasıl Yer serisi veya Nikolai Popov’un meşhur Neden?’i gibi… Çocuksanız aman ayılar ne duyuyormuş, ya dinozorlar ne yiyormuş derken bir bakmışsınız kitaba, sonra da bir bakmışsınız uykuya dalmışsınız. Bu sene okuduğum kitabın tuzağına benzer bir meraka yenilip düştüm ben de. Başlıktaki soru şu, Neden Tedirginiz? Gel de okuma! Öyle ki, bir çocuk için dinozorlar neyse, pandemi ayazını yemiş yetişkinler için de bu soru aynen o.

Neden tedirginiz?...

Furman Üniversitesi’nde Politika ve Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde öğretim görevlisi olan Jenna Silber Storey ve Benjamin Storey’nin birlikte kaleme aldığı Why We Are Restless: On the Modern Quest for Contentment [Neden Tedirginiz: Bir Nevi Hoşnutluk Arayışı Üzerine] bu sene (2021) Princeton Üniversitesi Yayınevi’nden çıktı. Kitap huzursuzluğun, tedirginliğin ya da rahmetli anneannemin deyişi ile “iç tükenmesinin” kaynağında yatan sebepler ile hoşnutluk, memnuniyet ve mutluluğu tanımlama ve algılayış biçimimiz arasında ilişki kuruyor, ve bu çoğu zaman yanlış yollardan kurulan ilişkilendirmenin, mutluluğu-mutsuzluğu, memnuniyet ve memnuniyetsizliği, hoşnutluk ve hoşnutsuzluğu, dolayısıyla tüm bu duygulara dair varlık ve yokluk algımızı da şekillendirdiğini savunuyor. Gözün aydın, mutsuz değilsin sayın okur! Mutsuzum sanıyorsun.

Yazarlar mutluluk, içsel hoşnutluk ve memnuniyet (immanent contentment) nerede hangi yollardan aranmalı sorunsalına Montaigne, Pascal, Rousseau, and Tocqueville üzerinden karşılaştırmalı ve çoğu zaman dengeli bir okuma yaparak cevap arıyor. Kitapta da sorgulandığı üzere, mutluluğu ve memnuniyeti hep ulaşılması gereken bir hedef haline getirerek, aslında mutlu olduğumuz zamanlarda dahi bu kavramları nasılsa ulaşılamayacak bir hayal algısına dönüştürdüğümüz için mutluluğa ulaşamamayı garantilemiş mi oluyoruz? Bizi asıl mutlu kılacak şey aslında yaşamlarımızda kişi ve olaylara görece daha mesafeli hatta kimi zaman "kayıtsız" (nonchalance) kalıp mutluluk kavramının farklı tezahürleri arasında –sabah içilen kahve, sokakta sevilen kedi, iyi geçen bir sunum, sağlıklı olma durumu gibi– "daha ılımlı ve ölçülü bir denge" (moderation through variation) kurmaktan mı geçiyor? (Montaigne) Yoksa bu mutluluğa ulaşma kaygısı zaten "en baştan kaybedilmeye mahkûm bir çaba", bir tür "yanılsama" mı, mutluluk sandığımız şey aslında dünyevi, "yalnızlaştırıcı bir illüzyon" mu, yani gamdan kederden uzaklaşma çabamız asıl kendimizden uzaklaşmamız, "dert tasadan kaçışımız kendimizden kaçmaklığımız", mutsuzlukla özdeşleştirdiğimiz şeylerin bilinçli olarak devamlı kızağa çekilip bastırılması mı? (Pascal) Veya mutsuzluk algımız "birey ile toplum arasındaki bölünme ve ayrışmadan" kaynaklanıyorsa, bu bölünmeyi ortadan kaldıran, entelektüel enerjimizi sadece "bireye", "kendi kendineliğe" (solitude) veya vatandaşlık bilinci ile sadece "topluma" adadığımız tek bir hedef etrafında şekillendirirsek, yani Montaigne’nin savunduğu birbiriyle dengeli ve çeşitlendirilmiş hayat telaşelerimizden birisi öncülenir, diğerleri bu yolda feda edilirse -bu ay sadece sınava hazırlanacağım, sosyal aktivitelerimi durduracağım gibi-, iç ayrışmalar ve çatışmalardan arınmış daha bütünlüklü, tutarlı ve sürdürülebilir bir mutluluk anlayışına ulaşılabilir miyiz? (Rousseau) Yoksa asıl sorun tamamen "içsel hoşnutluk" kavramını tanımlamadaki "kavramsal tıkanmalardan" mı kaynaklanıyor, bu arayışı sadece bir mutlu olma isteği ve arzusu bağlamında değil de aynı zamanda bir ödev hatta "görevmişçesine" addederek, bu yanlış betimleme sonucu ortaya çıkan huzursuzluğu ister istemez mutluluk arayışı ile aynı kavramsal potada eritip, mutluluk ve mutsuzluk, hoşnutluk ve hoşnutsuzluk arasında kuramsal fakat yanlış koşullandırılmış bir tematik ilişkilendirilme kurulmasına mı sebep oluyoruz? (Tocqueville).

Neyse ki çocuk kitapları başlığında bir soruyla sizi içine çekip kitabı bitirince bin soruyla baş başa bırakmıyor. Kahverengi ayı ne görmüş, kutup ayısı ne duymuş, dinozorlar ne yemiş, hepsi belli. Bu kitap bunun tam tersi. Mutluysak ancak mutluluk algımızın kendisini şekillendiren alt yapıda çatlaklar varsa mutlu olduğumuzun farkında olmayabiliriz, mutlu değilsek ancak mutluluk tanımımızı ama bilinçli ama bilinçsiz yanlış koşullandırmışsak kendimizi mutlu da sanabiliriz. Tedirginliğimiz bundan.

HASAN BÜLENT KAHRAMAN

Veba Geceleri / Orhan Pamuk 
Patricia Highsmith: Her Diaries and Notebooks: 1941-1995
The Fall of Robespierre /  
Colin Jones
Kardeşime Mektuplar /
Attilâ İlhan
Letters to Camondo / Edmund de Waal

“Bir yıl” kavramı bin türlü anlama gelirse de öncelikle kitaplardır. İnsan hayatını yazarlar ve sanatçılarla yaşar. Kendisi yazar olsa da bu böyledir. Ömrü içinde izlediği bazı yazarların çeşitli şekillerde sahneden çekildiğini görür. Bu üzücüdür. Gene de bazı yazarların yeni yapıtlarını, ressamların yeni sergilerini, müzisyenlerin yeni albüm ve konserlerini beklemek insana zevk, haz veren tiryakiliklerindendir. Örneğin Kundera’nın artık roman yazmadığını bilmek beni üzüyor. Coetzee çok az yayınlıyor. İşte bu beklemek çok önemli ve bir yılın getirilerini de ben bu açıdan değerlendiriyorum.

Öyle bakınca Türkçe’de Orhan Pamuk’un yeni romanı Veba Geceleri çok büyük bir kazançtı. K24’te onunla ilgili yazımda belirttiğim gibi kitabın hazırlandığını 2016’da bir akşam yemeğinde bizzat yazarından öğrenmiş ve beklemeye başlamıştım. Bir hastalık salgınının anlatıldığı kitap yayımlanıp bana gönderildiğinde ben de bir başka hastalık salgınından (Covid-19) eşimle birlikte hastanede yatıyordum. Hastalığım ağır geçti, toparlanınca kitabı okudum ve bahsettiğim yazıyı yazdım. Ne var ki, o yazıyla kitabı “tükettiğimi” söyleyemem. Bir(kaç) yazı daha yazmak gerekiyor.

Gerek tarihsel roman dinamikleri bakımından gerekse romanın temellendiriliş sorunsalları bakımından ele aldığım ve çok önemsediğim yapıtın başka boyutları da var: Kapanma tartışması bunların başında geliyor. Bu kavramın bu şekilde dinamik bir anlayışla ele alınmasını estetik dokusunu da hazırlayan bir girdi olarak görüyorum. Roman Ingarden’in vurguladığı romanın bilişsel yanı Veba Geceleri’nde özel bir anlam kazanıyor. Kuşkusuz kolay bir roman değil ama yılın edebiyat metni olduğu açık.

Bir kitapla yılın tamamlanması olanaksız. Edebiyat çizgisinde ilerlersek benim için büyük bir sürpriz yılın sonuna doğru geldi. Patricia Highsmith çok zayıf romanları da olsa büyük bir yazardır. Dostoyevski-Genet-Mishima damarından gelir, aynı kan grubundandır. Kötülük yazarı saymamız gerekir onu. Her kötülük yazarı belli bir erdem ve etik arayışındadır. Çok yazmıştır Highsmith. Son yapıtlarında zayıf düşmüştür. Gene de beni daima düşündürmüştür, cinayet yazarı olmanın özgül psikolojisi nedir diye? Highsmith bu bakımdan çok önemlidir. Unutmadığım atmosferler yaratarak cinayetlerini işletir kahramanlarına. İşte bunları nasıl tasarlıyordu? Bu sırları bulabilir miyim diye Ekim ayında yayınlanan Diaries’ine gömüldüm. Aradığımı tam buldum diyemem ama karşıma romanlarındaki kadar ilginç bir tip çıktı. Cinselliği, içki tutkusu, sigaraları ve evet cinayet arayışları sayfalarda kol geziyor. Oldum bittim mektup okumayı sevmem, günlüklere müptelayımdır. Büyük bir zevkle okudum. İnsan yazarları sever. Onları kendisiyle özdeşleştirir. Günlük gibi mahrem alanlarına girince biraz da kendisiyle karşılaşır, ama şöyle ama böyle.

Tarih kitabı ne demek? Bir bilimsel yapıtlar var, başka bir alan. Bir de bilimsel çalışmanın çok “edebi” bir üslupla aktarıldığı metinler. Colin Jones’un The Fall of Robespierreini insan okumalı mı? Sonuç itibariyle Danton’u bile idama göndermiş Robespierre’in idam edilmesinden önceki 24 saati neredeyse dakika dakika anlatan bir kitap. Hayranlık duymamak mümkün mü? Bu derecede önemli bir tarih profesörü yazınca kitap sadece bir “kronik” olmaktan çıkıyor ve tüm koşulları, tartışmaları kapsayan muhteşem bir yapıta dönüşüyor. Jones’un daha önce Paris: Biography of a City isimli kitabını da hayranlıkla okumuştum. Bu metnin yayımlandığını görünce kitabı almaya ve okumaya beni Paris çalışmasının zihnimde kalan lezzeti itti. Fransız Devrimi tamamlanmış bir süreç değil. Çinlilerin “değerlendirmek için henüz erken” demelerindeki haklılık bu kitap okununca anlaşılıyor. Zizek bir ara diktatörlere ihtiyacımız var diye tutturmuş, Robespierre hakkında da bir kitap yayımlamıştı, biraz fantazi kokan bir kitap. Devrimin bu karanlık çehresi hakkındaki gerçek kitap bu. Bir devrimin ne olduğunu da yeniden öğrenip tartışıyoruz.

Yılın en büyük sürprizi ise Kardeşime Mektuplar. Attilâ İlhan 1950’li yılların başında bu mektupları yazıp kardeşi Cengiz İlhan’a göndermiş. Mektuplar bir sahafın deposunda kitaplar ve kâğıtlar arasında bulunmuş. Ailenin itirazları var. Önemli değil. Değer taşıyan şey bu kitabın, bu mektupların elimizde olması. İlhan’la otuz yıl baba-oğul gibi yaşadık. 1950’lerde büyük süksesini yaratmıştı. Sisler Bulvarı ve Sokaktaki Adam yıllardır onlar. Kitap, benim bildiğim, biyografisinde de yer alan bazı olayları uzaktan açıklıyor, özellikle politik konularda pek bir şey söylemiyor ama gene de ilginç satırlar içeriyor. Meseleleri bilenler o bilmecemsi cümlelerin anlamına eriyor. Kitabın bu tür notlarla yayımlanması gerekirdi. Bazı sözcükler yanlış okunmuş, bazıları anlaşılamayarak okunamadı diye bırakılmış. Bu tür kitapları o kişiyi iyi tanıyanların hazırlaması gerek. Benim için gerçek bir lezzetti.

Son bir kitap, Letters to Camondo. Edmund de Waal’in daha önce The Hare With the Amber Eyes isimli kitabını büyük bir tat alarak okumuştum. Kendi ailesi olan Ephrussileri anlatıyordu. Camondolar onların evinin hemen yanında Rue de Monceau’da oturuyorlardı. Constantinople’dan göçmüşlerdi. Doğunun Rotschildleri diye tanınıyorlardı. Şimdi kentin en ilginç yapılarından biri olan Camondo Merdivenleri’ni ve çeşitli hanları yaptırmışlardı ki servetleriyle birlikte düşünülünce bunlar çok küçük şeylerdir. Bir de elden düşmüş bir büyük anıt-mezarları var. Bu banker aile sonra Paris’e göçüyor. Şimdi müze olan evlerinde çok önemli bir hayat yaşıyor ve maalesef Nazi kamplarında hayatları sona eriyor. Çok zevkli, çok güzel bir kitaptı.

Bonus: Mete Tunçay Türkiye Cumhuriyeti’nde Tek Parti Yönetiminin Kurulması başlıklı nefis kitabını 1981’de yayınlamıştı. Bu yıl kitabın 40. yılıydı. Tunçay, “Hepimiz Tarık Zafer Tunaya’nın paltosundan çıktık” demişti, Dostoyevski’nin Gogol’e atfen söylediği sözden hareketle. Mete Tunçay’ın paltosundan çıkan bir kuşak da var bugün. O konuları çalışan birisi olarak bu kitabı elimden düşürmem, hâlâ temel referanstır. Üstüne bir şey yazmak için yeniden karıştırdım. Ne kadar önemli ve etkileyici olduğunu bir daha gördüm. Kesinlikle bugün de henüz aşılamamış bir çığır açmış. Kesinlikle herkesin okuması gereken bir yapıt.

HÜLYA EKŞİGİL

Pachinko /  Min Jin Lee
Kumdan Yürek / Abdulrazak Gurnah

Bu yıl bir kitaptan çok, iki farklı kültürden iki yazar tarafından, apayrı tarzlarda anlatılmış iki büyük hikâyenin ortak temasından etkilendim.

Min Jin Lee’den Pachinko ve Abdulrazak Gurnah’tan Kumdan Yürek, bir toplumda ‘öteki’ olmanın güçlüklerini, yeni bir hayat kurmanın ne kadar zorlu bir yolculuk gerektirdiğini, yanından geçip gittiğimiz her bir ‘yabancı’nın ardında ne ağır bir öykü bıraktığını zaten bilsek bile, içimize işleyecek şekilde hatırlatıyor.

Pachinko Japonya gibi çok kapalı bir toplumda Korelilerin verdiği nafile varolma mücadelesini, aşağılanmayı içselleştirmek durumunda kalan bir toplumun göstermeye bile yeltenemediği yaralarını, birkaç kuşak boyunca yaşanan olaylarla anlatıyor. Kumdan Yürek ise İngiltere gibi medeniyetin kalesi sayılan bir yerde bile, Afrika’dan gelen bir gencin önündeki görünen ve görünmeyen duvarların yüksekliğini, bir yandan geride bıraktığı ailenin ve ülkenin hayaletiyle hesaplaşırken, bir yandan da yeni bir hayatın her dönemeçte kahramanını bir kez daha yalpalatan ‘yabancı’ olma halini çok yalın bir dille anlatıyor.

Bu iki kitap da ortak hikâyelerle büyümemiş insan topluluklarının birbirine duyduğu telafisi imkânsız yabancılığın çarpıcı iki belgesi gibi…

Dünyanın yeni düzeninde hepimiz ‘öteki’ ile paylaştığımız ülkelerde yaşıyoruz ve böyle kitapların yaptığı ‘önce insan ol’ çağrısını keşke daha çok içselleştirebilsek…

HÜLYA IŞIK KURT

Arzu Okay  “Keşke”siz Bir Kadın / Türey Köse

2021’i kapatırken neler okudum diye şöyle bir aklımdan geçirdim. Senenin başında, pandeminin ortasında Sabahattin Ali’leri, Orhan Kemal’leri okudum, bazılarını ikinci okuyuşumdu. Sonra aklımda kalan Hande Ortaç’ın Daha İyi misin?’i var. Şimdi, en son okuduğumdan bahsedeceğim biraz.

Türey Köse’nin Arzu Okay ile bir dizi söyleşi yaparak yazdığı Arzu Okay-“Keşke”siz Bir Kadın adlı kitabını okudum ve çok etkilendim. Arzu Hanım’dan Diyarbakır yürüyüşüne onunla beraber katılan arkadaşım bahsedince ilk kez haberdar olmuştum; şaşırmış ve onu çok merak etmiştim. Bir oyuncu, seks filmleriyle anılıyor ve barış yürüyüşünde bacağına plastik mermi yiyor. Kitabı okuyunca da kendime şöyle dedim: “Önyargılar senin sorunun şekerim, sunulan her yargıyı lüp diye yutmayacaksın. Sonra hazımsızlık çekebilirsin.”

Rengârenk bir kadın, 14-15 yaşında oyunculuğa başlamış. Anlattıklarını okurken o zamanın Türkiyesi’ne, Yeşilçam filmlerine, çocukluğuma ışınlandım – yazlık sinemalara gidip o filmlerde az ağlamadık. Hayatının sadece iki yılında erotik filmler çekmiş; 117 filmi var, 24’ü erotik filmler, yani filmlerinin dörtte biri bile değil. Ama çoğunlukla bu filmlerle anılıyor. Bu tamamen kadın olmasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum. Onunla film çeken erkek oyuncuların hiçbirinin üstüne ‘seks filmleri oyuncusu’ kimliği yapışmamış. Ali Poyrazoğlu olsun, Aydemir Akbaş olsun, sadece erotik filmlerle anılmazlar; onlar tiyatrocudur, onlar oyuncudur. ‘Yeşilçam’ın lanetli kadınları’ listeleri var ama ‘lanetli erkek oyuncular listesi’ hazırlanmıyor demiş Türey Köse kitapta. Ne kadar doğru!

Arzu Okay 22 yaşında sinemayı bırakıp iş hayatına atılmış. Ne atılmak ama! Her şeyi sıfırdan kurmak, yeniden yeniden kurmak… İlerleyen yıllarda, başarılı bir iş kadını olarak zamanın bakanından ödül de almış. Ama ne yaparsa yapsın, “memesini gördük, aklımız başka bir şey almıyor artık” gibi bir duruma maruz kalabiliyor sanırım. Biraz da gülümseyerek, ‘Türkiye, çık bu meme olayından’ demek istiyorum. Neymiş çektiğimiz bu cinsellikten kardeşim! Hacısı hocası, genci yaşlısı, takılıp kaldık… Bir özgürleşelim, konu bir normalleşsin, gerektiği kadar önemsensin! Hayat rengârenk, Arzu Okay gibi…

O bir oyuncu, bir iş kadını, bir aktivist, bir aşçı, dost canlısı bir insan. Bundan böyle kızı gibi yapıp ‘Türkiye’nin Brigitte Bardot’su’ diye anacağım Arzu Okay’ı. Kendisine de, kitaba da bayıldım.

İŞTAR GÖZAYDIN

Budalaların Şerefine: Gürciyev ve Performans / Hale Birgül Akçakmak
Solo Keman İçin Füg / Tedi Papavrami
Miras Döngüsü: Eragon-Ejderha Süvarilerinin Mirası 1, Eldest-Bilgelerin Antlaşması 2, Brisingr-Ateş Kılıcı 3, Miras-Ruhlar Denizi 4 / Christopher Paolini
Saraybosna Havası: Bir Gündelik Hayat Etnografisi / Halide Velioğlu

Bu sene de bu soruya listemi ancak dört kitaba indirerek cevap verebilirim; aralarından yalnızca birini tercih etmeyi yine beceremeyeceğim, bir yıl öncesi gibi. Yazarların soyadı sırasıyla bahsedeyim yine bunlardan.

İlki Hale Birgül Akçakmak’ın Budalaların Şerefine: Gürciyev ve Performans başlıklı çalışması. Gürciyev (tam adı George Ivanovich Gurdieff), ’93 Harbi olarak bilinen Osmanlı-Rus Savaşı ortamında, Kapadokyalı bir saz şairinin oğlu olarak, ailece göçtükleri Kars’ta büyüyüp yetişen, yolu Moskova-Tiflis-İstanbul’dan geçip, sonunda Paris’i yurt edinen bir deli/dâhi. Döneminin, yani 20. yüzyılın ilk yarısının performans sanatlarında en önemli isimlerinden biri. Tiyatro/film yönetmeni (onu yalnızca bu sıfatla anmak yetersiz, ama…) Peter Brook benim idollerimdendir; Gürciyev’e ’80’lerde ilk olarak Brook’un sinema eseri Meetings with Remarkable Men (“Olağanüstü İnsanlarla/Adamlarla Karşılaşmalar”, 1979) vasıtasıyla aşina olmuştum. Bitirmekte olduğumuz sene içinde çıkan ve elime geçen Akçakmak’ın Gürciyev çalışması beni heyecanlandırdı; kitabı okuyup bitirdiğimde bu heyecanım katlanmıştı. Kitap bir doktora çalışmasının ürünü ama olası akademik kuruluktan nasibini şükürler olsun hiç almamış; bu deli-dâhinin yaşamını, dönemin portresini, kuramının önemini lezzetle aktaran bir çalışma.

Gürciyev’in çalışmalarında, Batı ezoterik geleneğiyle birlikte, ezoterik İslam ve Sufizm ilişkisi de karşımıza çıkan bir unsur; dehası bunları müzik ve dansa tercüme edişi – bunlardan da performans metodunu/kuramını üretiyor. Hale Birgül Akçakmak’ın çalışması yalnızca bu sıra dışı insanı tüm yönleriyle tanıtmakla kalmıyor, performans sanat uygulamalarıyla ilişkisini de başarıyla ortaya koyuyor. Kitaptaki ilgili fotoğraflarla, basım ve kalitesiyle, içeriğin kalitesi daha da zenginleşiyor.

2020 içinde ikinci beni etkileyen kitap Tedi Papavrami’nin Türkçede 2014 yılında ilk baskısını yapmış Solo Keman İçin Füg’ü. Papavrami günümüzün en önemli keman yorumcularından biri. J. S. Bach’tan Milhaud’ya uzanan geniş bir yelpazesi var icracı olarak; Domenico Scarlatti’nin tuşlular için sonatlarını kemana uyarlayıp çalması da cabası. Solo Keman İçin Füg, Arnavut asıllı olan Papavrami’nin anıları. Kitabın önemi yalnızca müzikseverleri ilgilendirmesi değil, çocukluğunu ve ilk gençliğini yaşadığı Enver Hoca Arnavutluğu’nun resmedilmesi. Sosyalist deneyimin en bağımsız örneklerinden biri olan Arnavutluk hakkında müthiş bir gündelik yaşam anlatısı bu kitap. Bölümler sonundaki keman icrası göndermeleri de anlatılanlara apayrı bir tat katmakta.

Bu yıl keyifle ve heyecanla okuduğum bir diğer kitap kümesi aslında bir dörtlü: Christopher Paolini’nin Inheritance başlıklı dizisi. Esas hedef kitlesi genç yetişkinler olan, fantezi janrında bir eser bu. Kurgusal bir mekân ve zamanda, Eragon adlı bir yeniyetmeyle ejderhası Saphira’nın kötülere ve gaddar hükümran Galbatorix’e kaşı verdikleri mücadeleleri ve bilumum maceralarını anlatıyor bu dörtlü. Bu sene 13 yaşında olan sevgili arkadaşım Mir Baş-Jones’un önerisiyle ve itiraf edeyim, onunla ortak dilimize malzeme olsun diye başladığım dizi, kişisel bir hazza dönüştü sayfalar ilerledikçe. Neredeyse 40 yıldır din-siyaset ilişkilerine odaklanmış bir akademisyen olarak, din meselesinin bu berraklıkta ve bu dille aktarılabilmesi benim için büyüleyiciydi (bkz. Eldest, elf usta Oromis ile öğrencisi Eragon diyaloğu). Toplumsal cinsiyet rollerinden doğa-varlıklar ilişkilerine kadar duruşuyla saygıyı da hak eden bir kurgu Inheritance; yalnız ergenler içinde değil her yaştaki gençler için…

2021’de okuduklarım arasında çok beğendiğim dördüncü kitap da, Halide Velioğlu’nun Saraybosna Havası: Bir Gündelik Hayat Etnografisi  başlıklı eseri. Bu kitap da bir doktora çalışması ürünü. Antropolog akademisyen Halide Velioğlu, Bosnalı akrabaları arasında geçirdiği iki yılı anlatıyor bu kitapta; ama savaşın altüst edici etkilerini, o coğrafya ve halkının Osmanlı geçmişi ve günün Türkiyesi’yle hesaplaşmalarını, dinsel/etnik kimliklerin yüklerini, soğuk ve hep mesafeli olmaya çalışan akademik bir dil yerine sıcak ve gayet güçlü, adeta bir edebi anlatıyla izliyor okuyucu. Dileğim yazarın edebi/kurgusal çalışmalarını ilerde okuyabilmek. Dilinin akademik yazın için müthiş bir zenginlik olduğu şüphesiz, ama bir edebiyatsever olarak da dahasını istiyor insan. Saraybosna’yla bizzat ilk kez Halide’nin rehberliğiyle tanışmıştım 2013’te; bu çok etkileyici metin, hüzünle gönül verdiğim o şehre, kültürüne ve nüfusuna sizleri de bağlayacaktır – sakın mahrum etmeyin kendinizi.

JALE PARLA

Leylan / Selahattin Demirtaş

Son zamanlarda okuduğum kitaplar arasında en yaratıcı ve etkileyici bulduğum; Selahattin Demirtaş’ın Leylan  adlı romanı oldu. Roman, gerçekçilikle fantastik anlatıyı iç içe kurgulamaktaki başarısının yanı sıra, hapishanede yazılmış bir metnin yansıttığı bazı özellikler açısından da (örneğin, aktif ve sorgulayıcı bir zihnin hareketsiz bir bedene hapsolmuşluğunun olanak ve olanaksızlıklarını irdelemesi gibi) özgün ve düşündürücüydü.

JİLET SEBAHAT

Yaşamın Ucuna Yolculuk / Tezer Özlü
Tezer Özlüden Leylâ Erbile Mektuplar

“Genç okurlar onun yazılarında bastırılmış başkaldırılarını, özgürlük tutkularını, yalansız bir dünya özlemlerini buldular. Yazmanın yalnız estetik değil aynı zamanda etik bir sorun olduğunu gördüler. Tezer’in yazdıklarına olan bağlılıklarının bir nedeni de bu olmalı.”

Ferit Edgü 

Ben hayatta hep ufak tefektim. Tezer Özlü de… 

Ruhumdaki dalgalanmalar, gel-gitler çatlağını bulsa sızıp oradan hemen uzaklaşacaktı. Ne sığdığım bir kabım, ne sığdığım bir okul, bir ev, bir şehir, bir beden, ne de bir aile vardı. “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” demişti. Dünyanın ortasında oradaydım. 

Solcu ağbilerin koltuğumun altına sıkıştırdıkları kitapların sayfaları dışındaydım. Köşeli paranteze alındığımız bir yerlerde. Suskun kadınların oturduğu, derdini örgülere döktüğü, susmayan adamların ayaklarını hayatlarımıza uzattığı evlerin de uzağındaydım… Çocuktum-Yaşlıydım. Kadındım-Erkektim. 

“Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla bağdaşan hiç yönüm yok…” diyordu elime ilk aldığım kitabında. (Yaşamın Ucuna Yolculuk

Koltuğumun altındaki kitapları rafa kaldırıp, başucuma döndüm. Belki yaşamın ucuna… Bedenime uzanan elime kibrit çakanların hayatlarını ateşe verip yola çıkmayı ben ondan öğrendim. Hiçbir sistemin, hiçbir erkeğin, hiçbir ailenin, grubun, örgütün, şehrin tutsağı olmamayı ondan öğrendim. “Onun sevgi dünyasında kurumların, kuralların, uygarlık sınırlamalarının kaldırılmış olduğunu görüyoruz…” diyor Leyla Erbil. Sevmeyi de böyle öğrendim. 

O kimine göre “mahzun, gamlı prenses”, kimine göre “Türk edebiyatının lirik prensesi” idi… ama hayır o bunların dışındaydı. Eminim ki yaşasaydı “Sizin bana uygun gördüğünüz cinsiyetçi yakıştırmalarla bağdaşan hiçbir yönüm yok. Ben bunların dışındayım” derdi. 

Tezer ne mahzundu ne gamlı ne de prenses. O durumları apaçık olduğu gibi insanın yüzüne vuran, sorgulayan, tepki gösteren, “Hayır” diyebilen, çekip gidebilen, başkaldıran, seven, nefret eden bir baş belasıydı. Hayatın protest yüzüydü, diliydi. 

2022’ye girerken benim kitabımın yazarı değişmeyecek.

E-5’te üstüne araba sürülerek ezilen kızları, “Lgbt yok öyle bir şey” diyen muktedirleri, yakılarak öldürülen Hande Kader’i, gaz fişeğiyle başından vurularak öldürülen Berkin Elvan’ı, Ceylan Önkol’u ve diğerlerini, her gün işlenen kadın cinayetlerini, nefret cinayetlerini, İstanbul Sözleşmesi’nin feshini, yasakları, kuralları, hâlâ hapis yatan fikir insanlarını, açlıkla burun buruna gelmiş insanları düşündüğümde yine Tezer Özlü’yle karşılaşıyorum elbette, çünkü hâlâ: “Burası bizim değil bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.”

Ama yine de bize umut lazım:

“Ama her şeyden önemli olan, yaşayabilmek… Biz, kimse ile yaşayamıyorsak da, kendimizle yaşayan, kendi içimizde gece gündüz mücadele eden insanlarız. Ben de her zaman yaşamın kendisini yazı dünyasından daha önemli bulduğum için, bakmaya, algılamaya, insanlarla konuşmaya devam ediyorum.” 

Tezer Özlüden Leylâ Erbile Mektuplar

KEREM IŞIK

El Greco'ya Mektuplar / Kazancakis

 Her okuduğumda beni derinden etkileyen El Greco’ya Mektuplar ile yollarımız bu yıl da kesişti. Her ne kadar bu yıl ilk kez okuduğum kitaplar arasında da Sasa Stanisic’in Köken adlı romanı gibi çok beğendiğim romanlar olsa da, Kazancakis’in ve özellikle de El Greco’ya Mektuplar’ın yeri benim için hep ayrı olacaktır. Kazancakis hayata yaklaşımı, Tanrı’yla sonu gelmeyen mücadelesi, dünyaya doymayan ruhu ve su içermişçesine akıcı anlatımıyla hayranlık duyduğum yazarların başında geliyor.

El Greco’ya Mektuplar adlı bu otobiyografik eserinde de Kazancakis yaptığı uzun seyahatleri, hayatına yön veren Nietzsche, Bergson, Buda gibi isimleri ve her daim çalkantılı geçen hayatı boyunca yaşadığı olaylarla tanıştığı insanları anlatıyor. Kanımca yirminci yüzyılın en parlak yazarlarından olan Kazancakis’in, kendisi gibi Giritli olan ünlü Rönesans ressamı El Greco’ya mektuplar şeklinde kurguladığı bu kitabında insan olmanın muhteşemliğini de trajedisini de son derece etkileyici bir şekilde aktararak zamansız bir başyapıta imza attığını düşünüyorum.

Bu kitabın üzerimdeki etkisini sanırım en iyi yine bir Kazancakis alıntısıyla ortaya koyabilirim: “Ruhumun tümü bir çığlık ve uğraşımın tümü bu çığlığı yorumlamak.” Bu eşsiz çığlığa mutlaka kulak verin derim.

MAHMUT WENDA KOYUNCU

Karınca Yuvasını Dağıtmamak İlhan Sami Çomak

Kitabını elime alır almaz İlhan’ın, daha ilk satırlarında –hayata geldiği günü tespit etme serüvenini anlattığı cümlelerinde–  sanki benden bahsediyormuş gibi hisse kapıldım. Şöyle ki; edebiyat dışında hayatlarımız arasında hem kronolojik hem de zaman/mekânsal olarak ne kadar çok çakışma ve benzerlik vardı. Kendisiyle, bir yaş farkla, resmi olarak, aynı günde doğmuşuz: 8 Mart. Doğum gününü anlamlandırma biçimimizde de benzerlikler söz konusu. Misal, Kadınlar Günü’ne denk gelen bir takvim ikimize de iyi gelmişti. Farklı şehirlerde dünyaya gelmiştik ama aşağı yukarı aynı kültür havuzunun ve sosyal faunanın içinde büyümüştük. Çocukluğumuz, gençliğimiz ve üniversite maceramız neredeyse tıpa tıp aynıydı. Doksanlı yılların dip karanlık yıllarında yaşadıklarımız karşısındaki tepkilerimizin ve yaşamı büyük bir aşkla karşılama biçimimizden sonra İlhan benim için bir yazar olmaktan çıkıp yakından bildiğim, kendisiyle 22 yaşında o hapse girene kadar arkadaşlık ettiğim biri olmaya başladı.

Beraber büyüyüp, oturup kaldığınız birine dönüşen bir yazar karşısında objektif bir kafayla yazdıklarını okumak da zorlaşıyor haliyle. Hem benzersiz bir heyecan hem de ‘’acaba ortak belleğimiz yazdıklarına nasıl yansımış, kendi imgeleminde ve sanatında o bellek hak ettiği yeri bulmuş mu?’’ kaygısına düşüyor insan. İlhan’ın cümlelerine ve dizelerine ulaşırken bu kaygı ve heyecan yanı başımdan ayrılmadı hiç. Kitabın sayfaları hızlı hızlı çevrilirken, arada geri dönüp bazı kısımları tekrar okuma ihtiyacı hissettim hep.

Kitabı bitirirken bütün kaygılarımı dağıtmıştı doğal olarak İlhan Çomak. Sonra, bütün bu duygusallık ve ortak bellek meselesi olmasaydı acaba kitap nasıl bir eser olurdu, diye tekrar kitabı düşündüğümde; karşıma doğal, akıcı ve okuru yaşamı bütün olarak kavramanın zengin imgelerine ittiğini gördüm. Bir insanın yaşamda kalma ve yaşamını bir sanat eserine dönüştürme pratiğinin dizeler ve cümleler düzeyinde bu derece ustalıkla işlenmiş olması, kişisellikten uzak her türlü takdiri hak ediyordu.

Karınca Yuvasını Dağıtmamak adlı otobiyografik eserinden sonra İlhan’ın diğer eserlerini de edinmeye ve okumaya çalışıyorum. Hayatlarımızın posası çıkmış hallerine İlhan Sami Çomak dört duvar arasında yaşamla edebiyat arasında neredeyse bütün mesafeleri kaldıran ve dışarıdaki bizlere, özgür olduğunu zanneden bizlere, bulunduğu haksız ve adaletsiz koşullardan; kimseye bir mesaj telkin etmeden edebiyatıyla, aslında mütevazi ama büyük bir edebiyatla, yaşamı savunmaya davet ediyor.

MEHMET CEVAT YILDIRIM

Aziz Bey Hadisesi / Ayfer Tunç

2021’de okuduklarımdan tadı en çok damağımda kalan kitap, Ayfer Tunç’un ilk kez 2000’de yayımlanan Aziz Bey Hadisesi adlı kısa romanı. Yavuz Turgul’un ünlü filmi Muhsin Bey’i gibi, başkarakter Aziz Bey de bir eski zaman insanı: Tarz sahibi, değerleri olan, biraz inatçı ve dik kafalı ama bir o kadar da hassas... Öykü, Aziz Bey’in kaldıramayacağı bir tenkidin ardından vefatıyla başlıyor. İlk satırdan itibaren Tunç, hayranlık verici bir ustalıkla, bir yandan birbirinden farklı kişiliklere sahip karakterleri konuşturuyor, diğer yandan kimi zaman haber sunucusu kadar tarafsız, kimi zaman anlattığı kişinin can dostu kadar ona yakın bir anlatıcı diliyle okuru Aziz Bey’in hayatına davet ediyor. “Hayatı kederli zamanlarla örülü, upuzun bir zincir” (s. 21) olan Aziz Bey, ilk gençliğinde mahallesinden Maryam’a âşıktır. Onun ailesiyle birlikte Beyrut’a taşınması Aziz Bey’in hayatındaki ilk yıkımdır. Kendisini Beyrut’a davet eden Maryam’ın peşinden gelip onu bulur ve hayatının en güzel birkaç gününü yaşar. Ne var ki Maryam beklediği gibi sevmiyordur kendisini. Dededen kalma tamburunu alıp şu şarkıyı çalar ve sanatının keşfedilmesine giden yol açılır:

“Yine hicran ile gün bitti, güneş battı gönül.
Yazık, ümit ile seni bir gün daha aldattı gönül.” (s. 36)

Tunç’un Beyrut tasvirinin, önde gelen Arap coğrafyası romancılarının şehir tasvirlerinden dahi daha canlı, daha ilham verici olduğunu, neredeyse insanı oraya götürüp, havasını solutup geri getirdiğini söylemek gerek. Beyrut macerası, Aziz Bey’in hayatında ve kişiliğinde bir dönüm noktasıdır: “Aşk acısının yerini, yabancılığın hayatında derin izler bırakan acısı aldı.” (s. 35) Gurbet onu müzisyen yapar. Yaşlar akmasın diye gözlerini sımsıkı yumarak çalar tamburunu. Bu dönemde hissettiği aşağılanma duygusu ona hayat boyu taşıyacağı bir katılık, asabiyet ve dik başlılık verir.

İstanbul’a dönüşte bir meyhaneci onu dertli görüp, İstanbul’da da tambur çalmayı meslek olarak yapmasını önerir. Aziz Bey ilkin sarhoşları eğlendirmek için kıymetli sazının tellerine dokunmak istemez. Lakin:

“Ama anladı ki başka çaresi yoktur. Hayatta tek bildiği şey tambur çalmaktır. Böylece meyhanelerde çalmaya başladı.

Ona ağır gelen bu kararı verdiği geceden sonra şansı yaver gitti. Zeki’nin meyhanesine gelinceye kadar pek çok yer dolaştı; pavyonlardan, gece kulüplerinden, gazinolardan gelip geçti. Öyle bir zaman geldi ki, Tamburi Aziz Bey diye ün saldı, üstatlardan ve müşterilerden saygı gördü. İşte bir tek o yıllarda, kendini epeyce iyi hissetti. Maryam’dan yediği darbeyi sık sık unuttuğu oldu.” (s. 53)

Ayfer Tunç bu kısa romanında yitmiş bir zamanı, yitmiş bir insan tipini ve yitmiş bir sanatsal inceliği öyle maharetle anlatıyor ki, okuyucunun payına nostalji duygusuyla hayıflanmak değil, o dünyayı kendi yaşar gibi hissedip o insanı tanımak düşüyor.

MEHMET FATİH USLU

Karınca Yuvasını Dağıtmamak İlhan Sami Çomak

2021 yılında beni en çok etkileyen kitap; İlhan Sami Çomak’ın Karınca Yuvasını Dağıtmamak  adlı özyaşam öyküsü oldu. Kitabın sükûneti ve inceliğinin uzun zamandır benzerini okumadığım bir lezzetle dolu olduğunu düşündüm. Bambaşka hikâyelere sahip olsalar da Çomak’ın metni zihnimde Cesare Pavese’nin Yaşama Uğraşı’na bağlandı. Çocukluk ve edebiyat üzerine ama en çok da yaşamadan yaşamak üzerine bu iki şair anlatısının yer yer kardeş olduğunu hissettim.

Ama bu kardeşliği aşan daha şaşırtıcı bir nokta vardı: Pavese’nin zehrine ve kahrına karşılık, Çomak’ta tedirginliği aşmış bir umut ve sevgi parlıyordu. Pavese’nin aksine hayatı çalınmış, on yıllar boyu haksızca parmaklıklar arkasına kapatılmış bir adamın kendi içinden derdiği bu umut ve sevgi büyük bir hürmet uyandırdı bende.

Kendine acımıyor, kendine kapanmıyordu Çomak, öfkesinden bir din yaratmıyordu. Tersine, “Ben kaybettim” demenin asaletiyle doluydu metni. Bu vakarla kendi yalnızlığı üzerine düşünme, bunu kapatılma ve hapsedilme deneyiminin ötesinde tartışma gücü buluyordu: “Kötülüğün hadsizliğine kendimle uğraşarak cevap verdim”.

MEHMET ŞENOL

Mahcubiyet ve Haysiyet / Dag Solstad

Mahcubiyet ve Haysiyet aslında 105 sayfalık bir kitap ama belki de bugüne kadar okuduğum birçok romandan daha çok etkiledi.  Elias’la kendim arasında bir bağ mı kurdum nedir; zaten önünde olan, akıp giden şeyleri birdenbire “başka türlü” görmeye başlamak, aniden farkına varmak çok sarsıcı... Farkında olunca ne oluyor?  Sanki Matriks’deki Neo gibi, sadece gördüğün o “şey” değil, hayatın kendisi, o güne kadar belki de hiç sorgulamadan yanında taşıdığın bütün parçaları birdenbire çözülüyor, lime lime akmaya başlıyor.

Bir edebiyat öğretmeni olarak yıllardır öğrencilerine okuttuğu Ibsen’in Yaban Ördeği’ndeki Doktor Relling’in, yıllardır anlattığı gibi yazarının sesi değil zıttı olduğunu anlamasıyla başlayan sorgulamanın okul çıkışında bir türlü açılmayan şemsiyenin öfkesiyle geçmiş ve gelecek, bambaşka bir gözle yeniden “kuruluyor”.

Yeniden kurmak… Mümkünse, daha doğrusu cesaret edebiliyorsak, yüzleşmenin ağırlığını taşımaya hazır hissediyorsak kendi hayatını yeniden kurmak…  Yaş kaç olursa olsun… Hayatın bitiş çizgisine yaklaştığını hissetsen de…  Hayatla, yaptıklarınla, yapamadıklarınla, on yıllar boyunca verdiğin mücadelenin boşunalığı ve anlamsızlığıyla, hiçbir zaman sorgulamadan yaşayan toplumun içinde yüzleşmek…

Dag Solstad çok iyi geldi. Bazen sikerim şemsiyeyi demek, yağmura şemsiyesiz çıkmak da çok iyi geliyor… Hep iyi gelecek; eğer cesaret edebilsek…

Sapere Aude!

MESUT VARLIK

Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun / Selim İleri
Düşüşten Sonra /  Selim İleri, Burcu Aktaş
Yazmak / Marguarite Duras

Yazmak eyleminin bence en çok yakıştığı isim; Selim İleri’dir. Edebiyatla kurduğum ilişkiye silinmez izler bırakmış ilk isim. Tanıştığım ilk edebiyat insanı. Belki hakkında ilk kez yazıyor olmamın nedeni de budur. Selim İleri için ilk cümlelerimi son iki kitabından başlayarak kurabiliyorum. Neredeyse yirmi beş yıldır bildiğim, tanıdığım, tanıştığım, büyük bir edebiyat ve kültür insanımız hakkında artık konuşabilme imkanını yine kendisi veriyor böylece.

Selim İleri, ilk kez kendi kodlarını biz okurlarına gösteriyor. Bu; kalemin mecalsiz kalıp elinde kalan omurga yapısına dayanarak ayakta duran bir yorgunluk değil –onun örneklerine aşinayız. Bu; bir yazı ve entelektüel inşanın, maceranın geldiği yeni bir evreyi gösteriyor. Son eserlerinde gelişinin ayak izlerini gösterdiği bir evre! Nihayet, kendi sanatının kodlarını vermeye başlıyor, bunu şimdiye kadar hiç yapmamıştı.

Etkilendiği yazarlardan bahsetmeyi bahane ediyormuş gibi, edebiyat tarihimizin kılcallaşmasının bir ihtiyaç olduğunu hem akademiye hem entelektüel çevreye hatırlatan, öğreten, takibini yapan bir cins-ruh’tur Selim İleri.

Edebiyatın bir sanat dalı olduğunun, bütün praxis’iyle, bunun hem olumlu hem olumsuz anlamda hakkını vermiş bir hayat var karşımızda.

Selim İleri’nin son iki kitabı, bir La Traviata sahnesi gibi; “Prendi, quest’è l’immagine”, bir final reveransı. Bu; edebiyat tarihinde nadiren karşılaşılabilen bir vakadır. Fotoğrafı Sana Gönderiyorum’a kadar geri götürebileceğimiz bu yeni döneminin yeryüzüne çıkan eseri; Yaşadınız Öldünüz, Bir Anlamı Olmalı Bunun.

Selim İleri, bugüne kadar birçok yazarımıza, sanatçımıza romanlarında, öykülerinde kurgu karakterler olarak yer vermiştir, henüz bunun dökümünü çıkarabilen olmadı sanırım. Fakat Yaşadınız Öldünüz’de ilk kez yazar, neredeyse yüz yüze konuşuyor ana karakteriyle, “neredeyse” demem gelişine değil, öyle hadsiz bir yüz yüze gelmekten çok uzaktayız, sararmış bir fotoğraf ile sararmakta olan bir fotoğrafın birbirlerine bakışı, hayatta olanın bir kapanış ve perde! tiradı: “Artık kendimiz yoğuz. Seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz...”

Ardından da Burcu Aktaş ile, Düşüşten Sonra’yı konuştukları kitap geldi. Aynı dekodifikasyon bu sohbetlerde de belli ki Selim İleri’nin zihninde güncelliğini koruyor. Selim İleri, yazmaya devam etme temrinlerindeki adeta kişisel yemin edindiği noktaları bir bir, haritanın üzerinde yol yordam tarif eder gibi anlatıyor. Umarım devamı gelir...

Marguerite Duras’nın Yazmakıyla aynı dönemde okumak, yılın denk gelişiydi. Duras’nın yazma eylemine dair ilerleyen yaşlarında cümle kurarken seçtiği sahnelerin bireyselliği imrendirici derecede.

Sahi, komodini açıp toparlayan kimdi?

(Selim İleri okuyunuz.)

 

MUSTAFA ARSLANTUNALI

Kraliçenin Huysuzluğu / Jean Echenoz
1914 / Jean Echenoz
Ravel / Jean Echenoz
Koşmak / Jean Echenoz
Jérôme Lindon / Jérôme Lindon
Geleceğin Tarihleri / Lizzie O'Shea
Erteleme Sanatı / John Perry

2021'in benim için en büyük kazancı yeni bir yazarla tanışmak oldu: Jean Echenoz. Aslında ertelenmiş bir tanışmaydı bu. Daha önceki ertelemeler ayrı konu – en son, pandeminin başlarında bir arkadaşım Jean Echenoz'un dokuz on kitabını birden vermişti okumam için. Ama herkesin söylediğinin aksine okumak için pek uygun zamanlar değildi, kitaplara bir göz gezdirdim, okunacaklar sırasına koydum, bu arada araya mecburi okumalar girdi, tabii daha önemlisi bir çizgi roman seline kapıldım. 2020'nin en büyük kazancı da buydu, eski hazinelere tekrar kavuşmak – bunu sonra ayrıntılarıyla anlatmayı düşünüyorum. Bir yıl kadar masamın üstünde tuttuğum Echenoz'ları geri verdiğim zaman henüz bir kitabı (Kraliçenin Huysuzluğu) bitirmiş, ötekini de (Jérôme Lindon) yarılayabilmiştim. Kitapları geri verince bir boşluk hasıl oldu. Sonra bütün kitapları edindim. Çizgi romanların aksine Echenoz'lar bir sel gibi alıp götürmedi beni, dura dura, zaman zaman okuyorum. Spor gibi, kendine has tatlı yoruculuklarıyla insanı dinlendiren... 

Şu sıralarda okuduğum kitap ise resmen yüreğimin yağlarını eritiyor: Geleceğin Tarihleri'nde Lizzie O'Shea teknolojiyi anlamanın anahtarının gelecekte değil geçmişte olduğunu düşünüyor çünkü. Bu teknolojilerin "bir davası yokmuş, kaçınılmaz ve durdurulamazmış gibi bir doğa gücü muamelesi" gördüğünü, tartışmaların tarih dışında yürütüldüğünü, dolayısıyla yapmamız gereken ilk şeyin tarihe bakarak "kullanılabilir bir geçmiş" yaratmak olduğunu söylüyor: "Tarihi kılavuz edinerek şimdiki zamanı farklı bir geleceğin sebebi olarak geri almalıyız." Bu sayede, Teknopolis'i okuyup niye geçmişin bu kadar fazla anlatıldığını soranlara uzun uzadıya açıklama yapmak zorunda kalmayabilirim. 

Dijital teknolojinin temel meselelerinin her birini belirli bir tarihsel figürle eşleştirmek kimi zaman çok verimli ve ilginç olabiliyor, kimi zamansa her şey tam yerli yerine oturmuyor gibi. Ama bu güzel kitaba dair eleştiri hakkımı daha uzun ve ayrıntılı bir yazıya saklamak isterim doğrusu.

Çok uzun zamandır masamda duran bir başka kitabın sırası gelmiş olabilir: Erteleme Sanatı - Oyalanma, Savsaklama ve Kaytarma Rehberi. Ben okuyana kadar kitap 9 baskı yaptığına göre, belki de bu konuda öğrenecek çok bir şeyim yoktur, kim bilir?

MUSTAFA ÜNLÜ

Çıplak Ceset, Kramponlu Ceset, Bin Lotluk Ceset, Rol Çalan Ceset, Son Ceset,
Bir Şapka Bir Tabanca, Yenik ve Yalnız, Beyaz Eldiven Sarı Zarf, Ateş Etme İstanbul,
Sen Ölürsün Ben Yaşarım 

/ Celil Oker

Yazar Celil Oker’i çok yakın bir tarihte, 2019’da kaybettik. Üreten ve saygıdeğer her insanın kaybı bir boşluk doğurur hiç kuşkusuz. Ben Celil Oker’den geri kalanların güzelliğini, açılan boşluğun ne kadar önemli olduğunu yeni anladım.  Daha önce, belki de aşağıda yazacaklarımla ilgili nedenlerle, yerli polisiyelere biraz uzak duruyordum. Kıraathane İstanbul Edebiyat Evinde Seval Şahin’in yürüttüğü sohbetler, yenilerde Altın Kitaplar tarafından basılan 9 kitaplık Celil Oker külliyatı, Mustafa Arslantunalı’nın tavsiyeleri aynı sıralar bir araya geliverdi. Çok geçmeden 9 kitabın tümünü, iki gece bir gün başından kalkmadan –tüm sezonları bitirdiğiniz fevkalade bir dizi izler gibi–  ¨2021’in en keyifli okumalarıydı¨ duygusuyla kitaplığımdaki okunmuşlar bölmesine aktardım.

İstanbul ara sıra ateş ederdi bana, ara sıra da ben ona ateş ederdim. Verdiğini alırdım, aldığını verirdi. Pisliğini kusardı üzerime, hiçbir aikido çalışmasında beceremediğim mükemmellikte ‘tenkan’larla savuştururdum. Gırtlağından pislik, yarım sindirilmiş zenginlik artıkları fışkırırdı, kaldırıma sıçrardım. Elini uzatırdı, parmaklarımı sayardım çektiğimde...”

Her kitabın bir yerinde, çoğunlukla kendi yansımasına bakıp kısacık bir paragrafla “Eski pilot…” diye başlayıp kim olduğunu bize anlatıveren Türk usulü özel dedektif Remzi Ünal’la İstanbul sokaklarını, başka bir türlü dolaştım. Şunca yıllık İstanbullu halimle şehrin aklıma bile gelmeyecek –meğer ikonikmiş–  köşelerinde durup bir sigara tellendirdim. Satır aralarında minik toplumsal sokuşturmalara rastlayınca dudaklarımı büzüştürüp kafamı salladım. Lizbon hırsız pazarından alınmış maymuncukla sıradan insanların evlerine girip gene bir cesetle karşılaştım... Gerçek hayatta olsa hiç yadırgamayacağım olayların ve karakterlerin, hiçbir seferinde “yok artık!” dedirtmeyen ama aksiyonu da eksik kalmayan sıradışı gizem örgüsünü Remzi Ünal’ın omuz başında çözmeye çalışıp, “Eee! Bu muydu yani?” dedirtmeyen sonlara ulaştım…

NECMİYE ALPAY

Karınca Yuvasını Dağıtmamak İlhan Sami Çomak
Kafamda Bir Tuhaflık / Orhan Pamuk
Veba Geceleri / Orhan Pamuk

2021’de beni en çok etkileyen kitaplardan biri, Hobbes’taki anlamıyla Leviathan’ın kurban seçtikleri arasında gitgide daha belirgin bir yeri olan İlhan Sami Çomak’ın Karınca Yuvasını Dağıtmamak adlı denemeler kitabı oldu. Şiir kitaplarıyla zaten fazlasıyla etkileyiciydi Çomak. Yeni kitaplaşan ve poetikasını içeren düzyazıları işte o şiirlerle olan ilişkimize hatırı sayılır bir hamle ve ivme kazandırdı. İSÇ, şiirlerinde yalnızca kurmaca evrenini değil, aynı zamanda “anlatıcı ben”i de durmadan inşa etmektedir. Şiir dışı dünyası tam 27 yıldır, Balaban’ın deyişiyle “mahpus damı”yla sınırlandırılmış bir “ben”dir söz konusu olan. Ve Çomak, gerçeklikteki “ben”inin yoksun bırakıldığı “dünya”yı bizzat ve durmadan yaratarak mahpusluğu iptal etmektedir. Sözün kısası, bugünlerde çıkacak olan Hayattayız Nihayet adlı yeni şiir kitabını merak etmemek elde değil.

Bu yıl biri gecikmeli olmak üzere art arda okuduğum iki Orhan Pamuk kitabına ilişkin ilk eldeki düşüncelerimi de belirtmeliyim. Kafamda Bir Tuhaflık, ilk roman Cevdet Bey ve Oğulları’nın temel özelliklerine geri dönüyor ve bence “başyapıt” sıfatı için Kara Kitap’la yarışıyor. Pamuk’un son romanı Veba Geceleri ise, gerek izleksel açıdan, gerekse biçimde karton ve bilimkurgusal, olay örgüsünde şematik, toplumsallıkta tipolojik olması açısından Kar’a geri dönüyor. Salgın izleği, romanın ilk yazılış aşamasındaki örgüye pandemi başlayınca giydirilmiş bir tarihsel zenginleştirici izlenimini oluşturdu bende.

NEYRAN GÜNÜCER

B, Bira / Tom Robbins

2021 yılında pandeminin bitmeyeceği ve yılın yeteri kadar keyifli geçmeyeceği gerçeğini anladığım o gün, altı yaşındaki Gracie’in yaptığını yaptım. O an Moe Amca da aklıma geldi haliyle; çok geçerli bir sebebi olsa da yaptığı hoş değildi. Aynı 2021 yılı gibi ama en azından Moe komik biriydi… Biranın nasıl bir şey olduğunu öğrenmek isteyen Gracie de, ben de son derece haklıydık. Bunun üzerine tekrar zeki Gracie’in kahramanı olduğu, Tom Robbins’in B, Bira kitabını okumaya başladım.

Robbins her zamanki zeki ve kıvrak tavrıyla yüzümü güldürüp beni eğlenceli bir dünyaya götürdü. Benim için B, Bira yılın en keyifli kitabıydı. Robbins’den ilham alarak bunu şöyle açıklayabilirim: “Doğru zaman doğru kitap” birlikteliği bir mevsim türü olsaydı, yaşadığım Çenedeki Sivilce kasabasında o gün yılın en tatlı bahar havası yaşanmıştı. Üstelik şeker cinlerine rağmen.

Kitap çocuklar için yetişkin, yetişkinler için çocuk kitabı olarak geçiyor.

İkisi de değilseniz, siz de Bira Perisi’ni çok seveceksiniz.

NİHAT ÖZDAL

Hakiki Hikâyeler / Loukianos
Lezzetli Fransa Tarihi  / Stephane Henaut, Jeni Mitchell
Şark Şekerciliği  / Friedrich Unger
Sebzelerin Efsanevi Tarihi / Evelyne Bloch-Dano

Selçuk Altun demişti, “Pandemik ev hapsinden en az bir bibliyofil yakınır.” Bu sene özelinde salgın koşullarında kütüphanemde daha fazla vakit geçirdim. Tek bir kitaptan bahsetmek çok güç, beş ya da on kitaptan da, etkilenmek başka, kapılar açmak odağında daha öne çıkanlar oldu. Loukianos’un Hakiki Hikayeler’i eski Yunanca asıllarından Erman Gören ve Ertuğrul İnanç tarafından çevrildi. Kitabın peşinden Samsat’a doğru yola çıktığımda bir ada ile karşılaştım. Bu adada hayali bir uygarlık yaratma çabalarımın fitili böyle ateş aldı.

Stephane Henaut ve Jeni Mitchell’in Gül Tonak çevirisi Lezzetli Fransa Tarihi, Friedrich Unger’in Priscilla Mary Işın ve Merete Çakmak’ın giriş ve notlarla yayına hazırladıkları Şark Şekerciliği, Evelyne Bloch-Dano, Nihan Özyıldırım çevirisi Sebzelerin Efsanevi Tarihi  gastronomi alanında okuduğum kitaplar içerisinde daha çok elimde tuttuklarım oldu. Meyve Yemekleri’nin tarihine çalışırken mevzuya sebzelerden bakarak bir tarih okumak iştah açıcıydı.

Usta Enis Batur’un Karanlık Oda Şarkıları kapsadığı sözcüklerin, coğrafyaların, şekillerin yoğunluğu ile özel bir okuma gerektiriyordu, bazı kitapların, şiirlerin ne kadar içindeysek, onlardaki mekanın dönüştürücü gücüne de karışabiliyoruz. İlya Kaminsky’nin Selahattin Özpalabıyıklar çevirisi Sağır Cumhuriyet de “ülkemiz sahne”sinde çokça kaldığım bir kitap oldu.

Carlo M. Cipolla’nın Zaman Makineleri’nde 1769’da Çin’e giden Jean Mathieu Vantavon’un imparator saatçiliğinden tuhaf makinelere hikâyesi koleksiyoner arkadaşım Ömer Durmaz ile planladığımız Zaman Müzesi’nden çıkarak,  farklı disiplinlerden 11 sanatçıya sorduğum Zaman Neyle Ölçülür? sorusundan şekillenen bir sergiye dönüştü.

Murathan Mungan’ın Hamamname’sine başka bir okuma yaptıran Nagehan Uçan Eke’nin Suyun Hafızası, su ve hamam kültürü tarihine bakarken, kendi Sualtındaki Hafıza’ma daha derin dalışlar yapmamı sağladı.

Esra Özdoğan'ın çevirdiği Oliver Remaud’un   Gönüllü Yalnızlık'ı salgın dönemi okumalarımın başyapıtlarındandı.

Sedat Anar’ın Sokakname’si, Alain Corbin’in Sessizliğin Tarihi’ni yazmadan geçemem…

Imanuele Coccia’nın Bitkilerin Yaşamı ise Ayzeradant Urla’da yeni açtığım Dünyada Olmayı Düşünmek sergisinin kavramsal çerçevesini oluştururken arkadaşım oldu.

NİLÜFER KUYAŞ

Letters to Camondo / Edmund De Waal
Camondolar - Bir Hanedanın Çöküşü / Nora Şeni, Sophie Le Tannec

Letters To Camondo, seramikçi Edmund De Waal’in üçüncü kitabı. Diğer iki kitabı gibi bunu da çok sevdim. 2021 Temmuzunda Londra’daki ilginç kitap keşiflerimden birisiydi. Kitapta çok güzel fotoğraflar da var.

Paris’te şimdi dekoratif sanatlar müzesi olan, Monceau Sokağı 63 numaradaki evin ve 1930’lara kadar orada oturan Kont Moiz de Camondo’nun hikâyesi. Yazar De Waal, Moiz Camondo’ya, onun anısına hitaben yazdığı mektuplar şeklinde kurgulamış anlatıyı.

Marcel Proust’un da çocukluğunu geçirdiği mahallede, Monceau Parkı kenarında Nissim ve Abraham Camondo kardeşler, 1869’da yan yana iki arsa alıp iki ev inşa ediyorlar. Nissim’in oğlu Moiz, sekiz yaşına kadar İstanbul’da, Camondo Sokağı’ndaki (Eski Banker Sokak) konakta büyümüş. Büyükbaba Abraham Salomon 80’li yaşlarının sonunda göç ediyor Paris’e, oğullarının peşinde. İstanbul’da o ünlü Osmanlı bankasını kuran, Serdar-ı Ekrem’deki apartmanı ve ünlü Camondo Merdivenleri’ni inşa ettiren atadır bu.

Moiz De Camondo, 1917’de ölen savaş pilotu oğlu Nissim’in anısına Monceau’daki evi müze olarak Paris şehrine armağan etmiş; ama 1920’lerin sonuna kadar, bu evde kendisi yaşadığı sürede, ortada İstanbul’a dair tek anı, tek eşya, tek nesne bırakmıyor. Hepsini ya mezatlarda satmış, ya hediye etmiş, ya da bağışlamış. Geçmişi silmek istemiş adeta. Halbuki müthiş bir antika eşya koleksiyoncusu.

Bu silme işi, İstanbul’u bu toptan reddediş, asıl ilgimi çeken şeydi kitapta. Paris’teki yaşamda hortlağımsı bir İstanbul yokluğu ve İstanbul’da hâlâ duran hortlağımsı Camondo izleri. Bir dönemin, Levanten kimliğinin, Müslüman olmayan nüfusun yok oluşu. Koleksiyonculuğun başka tür bir yok oluşa karşı duruş tavrı. Tabii işe yaramıyor, karşı duramıyor. Camondo ailesinden geriye kalan herkes Auschwitz’de yok oluyor.

Aynı zamanda İstanbul’u en erken terk eden Yahudi ailenin simgelediği yok oluş ve yerine geçen dünyanın, şimdiki dünyanın korkunçluğu. İnsanda böyle yankılar uyandıran bir iz sürme özelliği var Edmund De Waal’in. Odessa’dan gelen kendi ataları Efrusi ailesi de Paris’te aynı sokağa yerleşmiş; iki aile tanışıyor. De Waal’e büyük amcasından miras kalan Japon “netsuke” fildişi heykelcik koleksiyonu orada başlamış ve ilk kitabının konusu. Kehribar Gözlü Tavşan, Everest Yayınlarından çıkmıştı. İkinci kitabı The White Road (Beyaz Yol) da Avrupa’da ilk porselen üretilişinin izini sürüyordu. Umarım o kitap ve “Camondo’ya Mektuplar” da Türkçeye çevrilir. Kitabın İngilizcesinin Pandora Kitabevi’nde olduğunu görmüştüm.

Tabii Nora Şeni ve Sophie Le Tannec’in İletişim’den çıkan şahane çalışması Camondolar-Bir Hanedanın Çöküşü kitabını da unutmayalım.

Yok oluşlara daha iyi direnebilen, daha barışçıl bir 2022 dileğiyle…

NURAY MERT

The Anarchy - The Relentless Rise of the East India Company / William Dalrymple
İngiliz Doğu Hindistan Şirketi  / Taha İ. Özel

Bu soru karşısında kara kara düşünmeye başladım. Çünkü benim kitaplarla ilişkim biraz çetrefilli. Şöyle ki, bir yıl içinde elimden çok kitap geçiyor, ama genellikle bunların bir tanesi bile edebiyat eseri değil. Bu durumda insan mahcup oluyor, çünkü “Tarih, siyaset, vs. iyi de, insan zevk için başka şey okumaz mı?” sorusuna karşı, “Ben zaten okuduklarımdan büyük bir zevk alıyorum” demek beni daha da zor duruma düşürüyor. Çok sevdiğim akademisyen bir arkadaşım, yıllar önce bir tatilde Ariel Şaron’un biyografisini okuduğum için benimle hala dalga geçiyor. Ama yapacak bir şey yok, durum bu. Diğer taraftan, bir yıl çok uzun bir süre; o nedenle, cevabım büyük bir hevesle okuduğum en son kitap olacak.

Malum, özellikle son ABD başkanlık seçim sürecinde, Twitter’ın Trump’ın hesabını kapatması, enformasyon endüstrisi ve Zuckerberg, Bezos, Musk ve Gates başta olmak üzere teknoloji devlerine ilişkin büyük bir tartışma başladı. Trump’ı seven yok ama, iletişim teknolojisi şirketlerinin bu denli siyasal etki gücünü ellerinde bulundurmaları, bir zamanlar sosyal medyanın dünyayı kurtaracağını düşünenler açısından bile tartışma konusu haline geldi. Dahası, siyaset alanında dev teknoloji şirketlerine yüksek vergi ve denetim ihtiyacı sesli bir şekilde dillendirilmeye başladı. Bu durum bana, 17. yüzyıldan itibaren Hindistan’ı kolonileştiren İngiliz Doğu Hindistan Şirketi örneğini hatırlattı. Tam bunları düşünürken, bir kitapçıda, William Dalrymple’ın bu şirketin tarihine ilişkin son kitabına (The Anarchy - The Relentless Rise of the East India Company, Bloomsbury, 2019) rastladım. Yine utanarak söylüyorum, başka birinin sevdiği şairin son kitabına rastladığında duyduğu heyecanla kitabı alıp hemen okumaya başladım. Malum, Doğu Hindistan Şirketi özel bir şirketti. İki yüzyıllık bir süre içinde Hindistan’ı kontrolü altına aldı, özel ordusu ve bürokrasisi vardı. Ancak zaman içinde İngiliz devletinin şirkete müdahalesi arttı ve 1856 Sipahi İsyanı’ndan sonra, Hindistan kolonisi İngiliz imparatorluk yönetimine geçti. Uzak bir tarihten ve çok farklı koşullardan söz ediyoruz, ancak başından beri kapitalizm, özel sermaye ve devlet ilişkilerini hatırlamak açısından önemli bir tarihsel örnek.

Ama ben tam bu konuyu düşünürken bu kitabı bulmamı rastlantı zannederken, meğer Dalrymple’ın da bu kitabı yazarken aklında (sadece iletişim endüstrisi olmasa da) günümüzün büyük uluslararası şirketlerinin sahip olduğu ölçüsüz güç konusu varmış. Bu konuyu kitabın taa sonunda, 393. sayfada başlayan ‘sonsöz’ünde birkaç sayfada özetlemiş. Ama zaten kitabın tamamı sözünü o kadar iyi söylemiş ki! Bayıldım!

Bu konuda Türkçe bir şey var mı diye bakındım, meğer yenilerde, 2021’de, Taha İ. Özel imzasıyla İngiliz Doğu Hindistan Şirketi adlı bir kitap yayınlanmış. Beklentimi büyük tutmadan o kitabı da aldım, geniş bir Wikipedia özeti çıktı. ‘Bakın elin oğlu neler yazıyor, bizde neler yazılıyor demek’ istemiyorum, ama bir konu öyle de, böyle de yazılabiliyor. Birincisi gibi olunca da kolaylıkla keyif okuması olabiliyor.

ORÇUN ÜÇER

Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık / Sâmiha Ayverdi

Bu soruyu yanıtlamam birkaç açıdan güç. Birincisi, belleğim iyi değil; ikincisi, dün etkilendiğimden yarın soğuyabilirim; üçüncüsü, ruh halim yazık ki “sabit kadem” değil (kimin öyleyse?). Bu yıl okuduklarımdan beni etkileyenler için ayrıca yazacağım için, beni etkileyen bir kitabı, bu saydığım sınırlar içinde ve belki de “şimdilik” ya da “sıcağı sıcağına” kaydıyla söyleyeyim: Ken’an Rifâî ve Yirminci Asrın Işığında Müslümanlık. İlk baskısı 1951’de yapılan, Sâmiha Ayverdi, Safiye Erol, Nezihe Araz ve Sofi Huri’nin yazdıkları –bugün de basılan– bu kitabı, 1965 tarihli ikinci basımından okuyorum. Bilerek okuyorum dedim; çünkü yıl içinde azar azar, özümseye özümseye okumaya çalıştığım, öyle görünüyor ki gelecek yıl(lar)da da okumayı sürdüreceğim kitaplardan oldu bu eser.

Neyi çok etkiledi bu kitabın? Birçok yeri. O birçok yerin etkilemesinin nedeni de Kenan Rifai’nin şeye (dünyada, evrende her ne varsa ona) bakma biçimiydi. “Böyle bir kişi olabilir mi? Hele ki dünyanın bugünkü durumunda?” dedim, etkilendiğim yerlerde. En çok da –acaba fazla incindiğim, bu demektir ki fazla incittiğim için mi–, “üçüncü kısım (insanlar) saadet sahipleridir; havf* u hüzünden âzâd olan insanlar[dır];... kimseyi incitmeyen ve kimseden incinmeyenlerdir” demesinden etkilendim. (Sarsıldım dememin abartılacağını düşünmesem, etkilendim yerine sarsıldım derdim.)

Kimseyi incitmemeye çalışır, incitmediğimi de sanabilirim; ama kimseden incinmemek?!.. Çokça incittiğim için mi çok inciniyorum? Kimseden incinmemek, giderek, incitmekle incinmeyi yaşamımdan çıkarmak; gönül kırıcı her şeyin boşluğunu, bunlardan o kadar incinmemin kendi benliğimi gereksizce yüceltmemin sonucu olduğunu, “benimi” öne sürdükçe de daha çok incinip, daha çok incittiğimi görebilmek... Görebildim mi? Davranışlarıma yansımayıp eylemlerimi değiştirmese de düşüncemi değiştirdi. Eylemlerimi değiştirmesine de uğraşıyorum. Eyleme geçmeyen düşüncenin yararsızlığına inanıyorum. İman gibi ahlak da eylemde belirir.

Kimseyi incitmemeyi, kimseden incinmemeyi eyleyebilecek miyim? Kitabın beni (ya da “benimin” bir –ama önemlice– yanını) değiştirmesine izin verecek miyim? Bu kitabı, kitabın en çok bu sözünü sevmemde de kendi adıma bir ahlak sorumluluğu görüyorum.

Sevgim eyleme geçmeyip de salt sözde kaldığında, boğazıma kadar kendi yalanlarıma battığım yaşamıma bir yalan daha eklemiş sayacağım kendimi: Kendim dediğim şeyden nefret ede ede...

* Havf: 1. Korku; 2. (din ve tasavvufta) Allah’ın sevgisini kaybetme korkusu (Kubbealtı Lugatı).

ORHAN KÂHYAOĞLU

İstasyon / Birgül Oğuz 

Son zamanlarda okuduğum kitaplar işimle ilgiliydi ve çoğu eski kitaptı. Ancak, bunun dışında okuduğum yapıtlar arasında Birgül Oğuz’un İstasyon kitabı benim çok ilgimi çekti. En başta, kitabın bir “anlatı” mı, yoksa bir “uzun hikâye” mi olduğunu kestirememiştim. Ya da hiçbiri. Hep ilgiyle izlediğim bu öykücü İstasyon’da farklı bir dilsel-duygusal düzleme sıçrıyor. Bu keşmekeş dünyada gitgide durulaşan, abartısız, hatta gündelik dile yakınlaşırken; bu dil üzerinden nasıl derinleşilebileceğini sınıyor gibi. Sanki yalnızlık duygusunun “kutsanmadan” nasıl bir metne dönüşüp dönüşemeyeceğini sorguluyor. Biraz şüpheci davrandığımı biliyorum. Ama, sanki, yabancılaşma duygusundan çok; yabanıl, huzursuz bir duygu durumu hâkim yapıtta.

Doğa ve nesneler dünyası üzerinden bireyin değişken ruh hallerini hikâyenin ana kahramanı üzerinden biçimlendirirken; insan ve insanın diğer canlılarla olan birlikte yaşadığı yalnızlık duygusunu önce kahramanın annesi, ona koşut olarak da hep mesafeli durduğu arkadaşı, çevresi ve anlatıdaki köpek üzerinden sorguluyor. Acı; eski ve yeni tüm ilişkilerinde gün yüzüne çıkıyor.

En çekici nokta, başkahramanın, yaşadığı nötrlük üzerinden bir dilsel derinliğe gidişi. Anlatılarda yaygın olan asalak duygulardan uzak duruşu. Yolculuğunu hem kendine, hem ötekine yapabilmesi. O yüzden İstasyon’u kendine özgü bu özellikleriyle sevdim. Yabancılaşma duygusuna direnç gösteren bir modern bu.

 

Soruşturmanın üçüncü ve son bölümü için buraya tıklayabilirsiniz.