Edebiyat, tarih ve politika ekseninde iklim krizi

Büyük-Kaos

İklim Değişikliği ve Hiç Düşünülmeyenler: Büyük Kaos

AMİTAV GHOSH

çev. İrem Uzunhasanoğlu Timaş Yayınları Mayıs 2022 208 s.

"Amitav Ghosh, adına 'Büyük Kaos' dediği iklim krizinin edebiyat, tarih ve politika olmak üzere üç çok güncel konudaki yerini, ekolojik mülteciliğe kadar uzanan kendi kişisel tarihinden kesitlerle anlatıyor."

TANSU PİŞKİN

Sanayi Devrimi’nden bu yana attığımız her adımda, yaptığımız her eylemde dünyanın her bölgesinde geri dönüşü neredeyse mümkün olmayan izler bıraktık. Artan nüfus yoğunluğumuz, kömürden doğalgaza fosil yakıt bağımlılığımız, yok ettiğimiz ormanlar, kirlettiğimiz denizler derken dünyanın cevabı da çok gecikmeden geldi.

Zengin-yoksul, küçük-büyük, gelişmiş-gelişmemiş demeden ve sınır çizmeden her bir ülkeyi etkileyen bu cevabın adı iklim kriziydi. Mevsim dışı yağışlarla oluşan kasırgalar, hortumlar, seller gördük. Aşırı sıcaktan kuruyan, ürün vermeyen tarım toprakları, eriyen buzullar, cayır cayır yanan ormanlar gördük. Kimi zaman bizzat öznesi ya da tanığı olduk, kimi zaman haberlerden izledik ya da okuduk.

Hindistanlı yazar Amitav Ghosh’un İrem Uzunhasanoğlu’nun çevirisiyle Timaş Yayınları’ndan çıkan İklim Değişikliği ve Hiç Düşünülmeyenler: Büyük Kaos adlı kitabı işte bu krizin öznesi olma halinden yola çıkıyor.

Ghosh adına “Büyük Kaos” dediği iklim krizinin edebiyat, tarih ve politika olmak üzere üç çok güncel konudaki yerini, ekolojik mülteciliğe kadar uzanan kendi kişisel tarihinden kesitlerle anlatıyor.

Ghosh’un sadece “kriz” olarak ifade edilen bir konuya dair alışılmadık genişlikte bir bağlam kurması elbette zihin açıcı, ancak dil kolay takip edilemiyor. Yazarın iklim konusunu neden bu üç sacayağında incelediğini anlatan bir giriş ve nihayetinde bu sacayaklarını birbirine bağlayan bir sonuç bölümüne ihtiyaç duyuluyor demek yanlış olmaz. Kitap başından sonuna kadar bir çerçeve üzerine kurulmadığı gibi, sonunda da bir çerçeve sunmadığı için “bu kitabı bitirdim” demek pek mümkün değil. Yazarın akışta sorduğu sorulara okurun soruları da eklenince netleşmeyen bir tabloyla sona varıyor diyebilirim.

Kitabın asıl konusuna dönersek, yazar ilk başlığı edebiyat alanında atıyor ve 17 Mart 1978 günü Kuzey Delhi’yi vuran kasırga esnasında yaşadıklarını krizin öznesi olarak anlatırken, yaşadığı deneyimi neden hiçbir zaman kurmacaya, daha doğru ifadeyle edebi bir metne dönüştüremediğini sorguluyor.

Tam bu noktada “tekinsiz” ve “olasılıksız” kavramlarını tartışmaya açıyor ve yaşadığı olayın da o kadar olasılıksız bir olay olduğundan bahsederek buna denk gelebilecek bir kurgu öremediğini alt metne yerleştiriyor.

Edebiyatta iklim krizinin yeri incelenirken 19. yüzyıl edebiyatına da atıf var. Ghosh, “burjuva düzen”den ve onun kurduğu “durağan ve sakin” dünya tasvirinden, kahramanlardan söz ederek dünyanın artık makul ve nizami olmadığını vurguluyor.

“Ancak sorun şudur, doğa ani sıçramalarda bulunmasa bile ara ara zıplar. (…) felaketlerin hem dünyayı hem de sakinlerini tahmin edilemez aralıklarla ve olası olmayan şekillerde etkilediği tartışılmaz bir gerçektir.”

Devamında ise küresel ısınma çağında hiçbir şeyin gerçekten uzak olmadığından, Mumbai’den Chennai’ye, oradan da Kalküta’ya kadar iklim krizi kaynaklı gerçekleşen felaketlerin etkilerini bizzat gözlemleriyle anlatarak gerçeğimizin artık tüm bu olasılıksızlıklar olduğundan bahsediyor. Olayları büyülü ya da gerçeküstü olarak ele almanın onları fantastik veya distopik dünyalarda gerçekleşmiş gibi göstereceğini ve bunun da “acil ve zaruri” niteliklerinden sıyırmak anlamını taşıdığını ileri sürüyor.

“Zamanımızın meteoroloji olayları, en yüksek olasılık dışı ölçeğine sahiptir. Ciddi kurmacanın kasıtlı sıradanlaştırılmış dünyasına asla kolayca kabul edilmezler.”

Görsel imgenin hakkını teslim eden bir dil arayışının gerekliliğini savunan yazar, kriz doğası gereği tekinsiz bir tablo çizse de, günün sonunda doğru değerlendirildiğinde bu sürecin kendisinin iklim krizinin edebiyatla bağlantı kurmasında bir potansiyel yarattığını, iklim krizinin realitenin tasviri olarak hayatta olduğu gibi edebiyatta da var olacağını söylüyor.

Kitabın ikinci kısmı olan tarih bölümünde ise kapitalizm ve iklim krizi ilişkisi, karbon ekonomisi çerçevesinde ele alınıyor. Yazar iklim krizini tarihsel açıdan kapitalizmle ilişkilendiriyor ve imparatorluk ve emperyalizme bağı da bu tarihsel sürece dahil ediyor.

Kapitalist devletlerin Asya’daki faaliyetlerinden örnekler vererek Pakistan, Bangladeş, Hindistan ve Vietnam gibi ülkelerde görülen çölleşme, su krizi, tarım alanlarının azalması ve ülkelerin deniz seviyesinin altında kalması sorunlarını anlatıyor. Emperyalist sömürü tarihiyle karbon ekonomisinin tarihini bir tutan yazar, iklim krizi meselesine Avrupa ve ABD’nin dahil olduğu Batı odaklı bakış açısına karşılık Asya odaklı bir perspektif getiriyor.

Yoksulluğu “karbon ekonomisinin yarattığı eşitsizliklerin bir sonucu” olarak tanımlayan yazar, kapitalizmi eleştirirken post-kolonyal bir bakış açısı sunuyor. Burada 2015’teki Paris İklim Anlaşması müzakerelerine de atıf var. Yazar bu görüşmelerde sıkça geçen “ortak ama farklılaştırılmış sorumluluklar” ifadesini bürokratik örnekler arasında “en yerinde ve doğru” olan şeklinde tanımlıyor.

“Şu anda iklim krizini hızlandırmakla suçlanan iki ülke olan Hindistan ve Çin’de, krizden çok önce bunu çok önce anlayan önemli sayıda insan vardı. (…) En nihayetinde insanlığı farklı bir yöne götürememiş olsalar da kendi ülkelerinde tüketici ve endüstriyel ekonomi modelinin hepten benimsenmesini geciktirmeyi başardılar.”

Bölümün sonunda bu “aklık-karalık” meselesi yerini ortak insanlık tarihine bırakıyor. Yazar bu kısmı, iklim krizinin insan eylemlerinin toplamının bir ürünü ve tüm insanlık tarihinin “damıtılmış” hali olduğu iddiasıyla noktalıyor.

Üçüncü sacayağında ise politika başlığı karşılıyor bizleri. Kıyaslama meselesi Asya ve diğer toplumlar arasında olmak üzere bu bölümde de hâkim. Yazar hükümetlerin ve kuruluşların iklim politikalarını, Batının iklim konusundaki diplomatik adımlarını felsefi bir bakış açısıyla inceliyor.

“Anglo-Sakson dünyada halen geçerli olan ‘bırakın yapsınlar’ ideolojisi iklim krizinin merkezinde yer alıyor. Küresel ısınma hem bireysel çıkarların peşinde özgürce koşmanın hep iyiliğe yol açtığı fikrine güçlü bir şekilde meydan okuyor hem de son iki yüz yıldır benzersiz başarılar elde eden köklü bir kültürel kimliğin altında yatan bir dizi inancı zorluyor.”

Yazar neo-kapitalizm ve ona bağlı ortaya çıkan bireyselleşmeye karşı bir eleştiri getirirken iklim krizinin aciliyetinden kaynaklı yaşanan zaman darlığının topluluk bağlarının yok olmasını önleyebilecek bir faktör olduğunu savunuyor.

İklim krizinin “özgürlük” kavramına meydan okuduğunu söyleyen Ghosh, ahlak kavramını da derinlemesine ele alıyor:

“İklim değişikliğinin ölçeği, belirli kolektif kararlar alınmadığı ve buna göre hareket edilmediği sürece bireysel seçimlerden büyük değişimler beklemek yanlış olur. Samimiyetin, bugünün California’sında olduğu gibi, kuraklık sırasında suyu paylaştırmakla hiçbir ilgisi yoktur. Bu bireyin vicdanına bırakılabilecek bir önlem değildir. Bu terimlerle düşünmek neo-liberal önermeleri kabul etmektir.”

İklim krizini “kasvetli” olarak okusa da dinî grupların ve liderlerin iklim politikalarına katılımını umut verici gelişme olarak yorumluyor. Öte yandan krizin derinden etkileyeceği güç dağılımı bağlamında geleceğin nasıl şekilleneceğine dair kaygılar da taşıyor.

Eylem mücadelesini desteklediğine dair bir alt metin verse de iklimde geri dönülmeyecek zararlar bıraktığımızdan kaygılı. Fakat bizden sonra gelecek nesiller üzerine kurduğu bir umudu var.

“İnsanın büyük kaos esnasında tuzağına düştüğü yalnızlığı aşabileceğine, diğer varlıklarla olan akrabalıklarını yeniden keşfedeceğine, hem yeni hem de arkaik bir vizyonun dönüştürülmüş ve yenilenmiş edebiyat ve sanat dallarında ifade bulacağına inanıyorum.”

Ghosh’un çok da akıcı olmayan üslubuyla dizilen satırlar kimi zaman fazla karmaşık, hatta belki dağınık ilerlese de alışılagelmedik biçimde Batı dışından bir iklim krizi okuması sunması ve felsefi bir bakış açısıyla özgün fikirler içermesi açısından kitap incelemeye değer.