Surlukent hikâyeleri

Ben û Sen-Ahmet-Çakmak

Ben û Sen: Bir Memleket Mekânı

AHMET ÇAKMAK

İletişim Yayınları 2. baskı, 2019 112 s.

Diyarbakır'da, Pavyonlar sokağında, artık kültür mirası payesine erişmiş rengârenk bir mekânın roman gibi hikayesi...

CEM KALENDER

Ben û Sen, Surlukent Hikâyeleri’nin ikinci kitabı. Bir solukta okunabilen roman tadında bir anlatı. Aslında bu kitap Çiftkafa’nın Kitabı ile birlikte okunursa çok daha anlamlı olur. Bu kitapta da ana karakter mekân ve okuyucuya çok iyi ev sahipliği yapıyor. Suriçi’nin kapısını ardına kadar açıp sizi bir masaya oturtuyor ve hafızasını masaya döküyor. Neler dökülmüyor ki masaya… Şair’in dediği gibi masa da masa yani. Bütün bir tarihin, coğrafyanın, kültürün kendini açık etmekten korkmadığı cesur ama bir o kadar misafirperver bir masa. İnsanı anlatıyor, insana dair olanı, bu topraklara kök salmış ama bir türlü büyüyememiş, büyümelerine izin verilmemiş küçük insanların hikâyelerini… Kartacalı Şair Publius Terentius’un o meşhur sözünü masaya koyuyor sözgelimi; “İnsanım ve insana ait olan hiçbir şey bana yabancı değil.”

Pavyonlar Sokağı

O vakitler, her şeyden keyif almaya hazır, eğlenmeye aşırı istekli şehir sakinleriyle, bu nadide meydanı ve hemen yanı başındaki sokağı önceden görme şerefine nail olmuş, havasını soluma imkânı bulmuş, ekmeğini yemiş, suyunu içmiş uzak memleketlerde yaşayan adamlar bile güneşin kavurucu etkisini azalttığı bu akşamüstlerinde Pavyonlar Sokağı’nı düşünmeden edemezdi.

Pavyonlar Sokağı’ndaki Ben û Sen Meyhanesi şehrin hafızası görevini görüyor sanki. Kayıt tutuyor adeta. Gün boyu şehirde yaşanılanları akşam başka başka ağızlardan dinleyip kayıt altına alıyor. Normal bir vakanüvis ciddiyetiyle yapılmıyor bu; bilakis gürültücü ve çok katmanlı bir sesle yapıyor.

Ben û Sen Meyhanesi –kitabın ana karakteri ve tek gerçek kahramanı aslında– kendine misafir gelen insanları bir nevi yutuyor, ama misafirler bunun farkında olmuyor ve meyhanenin artık işkembeye dönmüş karnından dışarıya dair hikâyeler taşıyor. Her tür hikâye var, her masa farklı bir hikâyeye kurgulanmış sanki. Dinlemek istediğin türe göre masanı seçebiliyorsun. Sanatçılar Masası, Esnaflar Masası, Kömürcüler Masası, Tefeciler Masası, Garibanlar Masası, Emekli Adamlar Masası, Sonradan Tövbe Edenler Masası, Kürt Yazarlar Masası, Gereksiz Adamlar Masası, Solcu Gençler Masası… Akşam oldu mu bu masaların her biri ayrı bir dilde canlanıyor.

Gölgeler

Ben û Sen’de karakterler bir türlü ete kemiğe bürünüp somutlaşamıyor. Bu elbette yazarın bir tercihi zira kitap, mekân üzerinden bir tarih, kültür ve şehir anlatısı yapıyor. Anlatıcı var, hikâye var, mekân var, gürültülü bir ses var ama insan yok, gölgeler temsil ediyor onların yerini. Anlatan, gürültü çıkartan gölgeler o masadan o masaya atlıyor ama bir türlü kendini gerçekleştirip somutlaşamıyor. Bir okur olarak insan düşünmeden edemiyor; eğer bu karakterler ete kemiğe bürünüp insan kılığına girseydi, kitap daha zengin bir anlatı alanına dönüşmez miydi? Gölge olmaktan kurtulmaya çalışan iki karakter kendini öne atıyor ama bunu başardıkları pek söylenemez.

İhsan Bey ile Edip'in Gölgesinde Bir Kuşak Çatışması

İhsan Bey eskiyi temsil ediyor, hem yazdığı şiirler hem de yaşadığı hayatla. Tecrübeli, sabırlı ve olgun. İyi şair olduğunu düşünüyor, iyi şair mi bunu bilmiyoruz ama İhsan Bey’in güngörmüş bir insan olduğunu anlıyoruz:

“Kimin hangi konuda ne bildiği, ne söylediği İhsan Bey söz alınca anında önemsizleşiyordu; çünkü her konuda az da olsa bilgiye, dahası yaşam deneyimine sahipti. Anlamadığı iş, avlamadığı kuş yoktu.”

Edip ise kendi kuşağının kültür taşıyıcısı; biraz tembel, üstünkörü, heyecanlı ve olaylara karşı şaşkın. O da genç yaşta bu mekândaki diğerleri gibi gölge olmayı tercih etmiş ama kız arkadaşı Rengin için gölge/kişi arasında gidip geliyor. Rengin çok politik ve bundan sebep Edip’i kişi olmaya ikna etmeye çalışıyor. Bu coğrafyada, bu surların gölgesinde politik olmak insan olmak demektir, Rengin böyle düşünüyor ama Edip gölgelerin tarafını daha konforlu, daha korunaklı buluyor.

Ben û Sen: Bir Memleket Mekânı sıkılmadan bir solukta okunabilen güzel bir anlatı. Ahmet Çakmak’ın okuru yönlendirme kaygısından özellikle uzak durması kitabı daha da okunur kılıyor.