Çocuğunuz var mı? Kaç çocuk? Sizin yoksa, yakınınızda, yakınlarınızda belki. Kaç çocuk?..
91 desem mesela. 91 çocuk nedir? Bir okul mu? Birkaç sınıf mı? Hangi sınıf?
91, belki zaten “işçi sınıfı”ndan ailelerin çocukları olup zorunlu işçilik”le “ölü işçi sınıfı” saflarına sürüklenmiş çocukların sayısı.
91 çocuk, “işçi” olarak can verdi. “Zorunluluk” iki türlüydü: Birincisi, geçim mücadelesinde, birçoğu okulunu da bırakıp yahut tatillerde harçlık çıkarmak, bir ailenin yılda ortalama 200 kiloya yakın ekmek tüketmek zorunda olduğu ülkede, eve bir ekmek fazla getirebilmek üzere “işçilik” yaparken “iş kazası” cinayetlerinde ölen çocuklar. 74 çocuğun “zorunlu işçi sınıfı ölümü” böyle.
İkincisi, belki yine “işçi sınıfı”ndan ailelerin, eğitimle hemen bir meslek sahibi olsun diye meslek okullarına gönderdiği ve bu eğitim makinasının Mesem çarklarında “zorunlu staj” adı altında “zorunlu çocuk işçi” yapılmış ve işyerinde “zorunlu ölü işçi sınıfı” saflarına atılmış 17 cansız çocuk.
Erol Can Yavuz da ikincilerdendi. 15 yaşında. Atölyede üzerine sunta blokları düştü. 15 yaşında bir “çocuk işçi” olarak yılda 2 binden fazla veren işçi sınıfının ölüleri arasına katıldı. Eğitimle bir meslek öğrenmek için katıldığı makinenin, zorla sokulduğu çarklarında hayatını verdi.
O hayatını verirken, mahkeme de “sorumlu patron”a “ceza” verdi: 2 yıl 4 ay hapis. Sonra mahkeme baktı ki “patronun sabıkası yokmuş.” “Eylemli merhamet”in sonucu olarak, patronun cezasını 1 yıl 11 ay 10 güne indirdi. İndirilince ceza, patron “ceza”evine bile girmedi. Patrona pardon yani!
Oysa, TİP’li gençler mesela, bu “zorunlu çocuk işçi” ölümlerini protesto ederken gözaltına alındılar; onlar “ceza” evinde. Muhtemelen 2026’ya da orada girecekler; Erol Can’ın göremediği ama belki patronun, belki vicdan azabı çekse bile, evinde, eşinde dostunda, belki bir mekânda gireceği 2026. Erol Can’ı elbette istemeden de olsa, ama tedbirsizlikle ölüme sürüklemiş tek kişi elbette “işyeri patronu” değildi. Çocukları bu ölüm tuzaklarına “işçi veren” okul da patrondu, bakanlık da, devlet de. Onlar belki yeni yılı kutlamaz!
Her gün “şimdi sen gel bakayım operasyonları”nın yapıldığı, ya eski defterlerin ya “akıllı telefonlar”ın açıldığı, toplumun öyle ya da böyle bildiği isimlerin “bilinmedik” yanlarının sergilendiği ülkenin “esastan adalet”i böyle bir şey miydi? Yüzlerce anne babanın çocukları için adalet diye feryat ettiği bir ülkede. “Enflasyon hedefi yüzde 16” diye asgari ücretin, emekli maaşının tutuklandığı, ama zamların devlet ve piyasa eliyle “hürriyet içinde” yükseklerde uçtuğu “adalet” gibi olmalı! Ücret, maaş tutuklu; fiyat, vergi, zam, patron devlet “iyi halden serbest” ya!
TCK, yani Türk Ceza Kanunu ve adaleti böyle işlerken, yılın bir “sürpriz”i TDK’dan, yani Türk Dil Kurumu’ndan geldi.
TDK, beş kelime ya da kavram seçmiş, “yılın kelimesi-kavramı”nı bir de zaten demokratik hakları tam olan halkın oylamasına sunmuştu: “Size göre 2025 yılını en iyi karşılayan kelime-kavram hangisidir?” Adayları sunuyorum:
Dijital vicdan: Gerçek hayatta sorumluluk almayıp sosyal medyadaki paylaşım veya beğenilerle vicdanı rahatlatma eylemi.
Vicdani körlük: Birey ve toplumların ağır zulüm karşısında ahlaki duyarlılıklarını yitirerek kayıtsızlaşması.
Eylemsiz merhamet: İyi niyete rağmen duygusal farkındalık ile sorumluluk alma arasındaki boşluğu görünür kılan ifade.
Tek tipleşme: Bireylerin dil, düşünce, estetik ve mekân tercihleri açısından birbirine benzemesi durumu.
Çorak: Kısır toprak anlamındaki kelime; manevi dünyadan küresel ısınma kaynaklı susuzluğa kadar geniş kapsamlıdır.
Buyrun buradan yakın, pardon seçin!
Öncelikle söyleyeyim, bilhassa ilk dördünü birden seçerim; “çorak”ın tarifini de biraz daha zenginleştirip çoraklaştırarak onu da eklerim. Kutlarım TDK’yı.
Fakat TDK’nın “dijital vicdan, vicdani körlük, eylemsiz merhamet, tek tipleşme” filan diye “2025’in karakteri”nin çözümlemesini “vicdanla, merhametle, körleşmemeyle, tek tipleşmeye itirazla” yapmaya çalıştığı ülkede TCK ve uygulamaları aynı fikirde değildi ki!
“Gerçek hayatta sorumluluk almaya” kalkarsan, kelime TDK’dan çıkıp “sorumluluk” TCK’nın eline düşüyordu. “Ağır zulüm karşısında ahlaki duyarlılıklarını yitirmeyip kayıtsızlaşmazsan” TCK “gel bakayım” diyebiliyordu. “: İyi niyetle, duygusal farkındalık ile sorumluluk alma arasındaki boşluk” bırakmazsan, TDK’nın D’si gidip TCK’nın C’si vaziyet ediyordu. İktidardan üniversitelere, okullara, hayatın bütününe kadar “tek tipleştirme” gayreti sürüyor, kıyılar, ormanlar, geçim şartları, hayat, zihinler, hak ve özgürlükler yağmalanarak “çorak” her yere bulaşıyordu.
TDK’nın kelime-kavram seçimleri beni çok duygulandırdı: Vicdan körleşmemeli, iki sosyal medya mesajıyla yetinmemeli, ahlaki duyarlılık yitirilmemeli, farkındalık olmalı ama sorumluluk almalı, tek tipleşmemeli ülkenin, hayatın, tabiatın çoraklaşmasına itiraz etmeli, eylemsiz kalınmamalıydı gerçekten. 2025 öyle geçmiş olsa bile, 2026 böyle olmamalıydı.
TCK ve bunları cezalandıran nice uygulamasına karşı, TDK, iktidarı ve TCK’yı görmezden gelerek sorumluluğu insanlara yıksa da, galiba bizi “esastan insan” olmaya davet ediyordu.
Yoksa ben mi yanlış anladım! Olsun, bu bile, kesif çoraklıkta, üç beş kelimeyle de olsa, bir sorumluluk işte! Dilimiz tutulmazsa, elimiz donup kalmazsa, dilimiz ve elimiz titremezse, titretilmezse tabii. TDK’nın tavsiyede bulunduğu ülkede, TCK tasfiye ederken canım benim!


