Hasret!..
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Hasret!..

Yaşadıklarımızdan, anılar meydana gelir. Bazısını yollarda çoktan düşürüp kaybederiz; bazısı bizimle gelir. Kimi değişir, dönüşür, büzüşür; kimi bir anıt gibi aynı kalır. Bir de yaşamadıklarımızdan müteşekkil hiç yaşanmamış anılar var. İlkine hayat diyorsak; bu da ölüm galiba. Ölmeden bile yaşanmamışlıklarla biraz ölürsün, değil mi!

Hasret!..

Ne bileyim işte, böyle günler olunca, işte “Anneler Günü” ya da doğum veya ölüm yıldönümü, bazen iyi kötü tarihini hatırladığın bir hatıranın tam o günlerde tekrar seni bulması… Bazen bir fotoğraf, bazen bir şarkı, bazen bir film bile, bir roman işte…

Kaybettiklerin yanı başında oluverir; belki bir gülümsemeye bile eşlik edip sonra yine ölüverir.

Bir de kayıp olmadan, bu dünyadan gitmeden kaybettiklerin, kaybetmiş gibi oldukların, seni kaybetmiş olanların vardır ya… Ya çok uzaktadır ya çok uzaklaşmıştır, mesafeler mesafe tanımaksızın açılmıştır.

Şimdi bak, ben bunu da iyi anlarım. Hele biraz uzaktaysa kızın, oğlun, evladın…

Tabii çoktan sonsuza uçuvermiş çocukların peşinde, hep yollarda kalan gözlerin gözlerinden, evladın bir mezarına dahi kurban ellerinden ayrı öperim ama… İşte kimininkiler de evlat hasretidir.

Kimi uzaklaşmalarda, mesafelerde üstünde bir “kötülük” damgası da kalabilir. Kim bilir, kırmışsındır, kırılmışlardır. Kırılmaların karşısında sen de dönüp kırılmışsındır. Böyle parça parça ayrılınca, elde ve akılda “en kötü” denen parçalar kalınca, hayata ve insana haksızlıktır diye düşünürüm bazen. Çünkü onca yılın onca mesafesizliğin içinde “iyilik” de vardır, yani herhalde vardır.

İyilik” sadece en yakınlarındakilere değil, hayata karşı aldığın, alabildiğin, almaya çalıştığın bir tavır olmalı. Yani ne bileyim, bir insan tek tek kimi basamaktan ziyade, hangi merdivenleri nihayetinde nasıl bir kalp ve vicdan ile, nasıl bir mücadeleyle çıktığıyla anılmalı. Nasıl tökezleyebildiği veya düşebildiği de tabii.

Tabutunun başındaki kimi zoraki “iyi biliriz”den öte bir şey bu. Önce kendinle hesaplaşman. Kendine yontmadan, kendi kusurlarını da bilerek ama kendine bile haksızlık etmeden.

Çünkü iyilik; merhametin, acımanın, yardımın da ötesinde bir şey. Onları bir başkasının varlığı belirler ya da belirlemez. Onlarda mecburen eşitsiz ilişki, mecburen yüksekte biri bulunur.

İyilik ise, varsa elbette, senin ruhundur; ne olduğun, nerede olduğun ve karşında kim olduğu fark etmez. İyilik, adı üstünde iyiliktir. “Kendini sev, kendini iyi hisset” meselesi değil, sürekli vicdan hesaplaşmasıdır.

Ve nice büyük şeyler atfettiğimiz nice inancın, felsefenin, ideolojinin, mücadelenin özünde, sözünde de var olan, ama iktidara bürününce gözünden, sözünden kaybolan da odur. Kötülük üzerine; fesat, tahakküm, zulüm üstüne iyilik oturmaz çünkü!

Fakat böyle insanların kendine iyiliğinde sorun çıkıyor genellikle. Kendine iyi bakamıyor, kendini sakınamıyor, hepimizin ruhunu, dostluğunu, vicdanını beslemeye uğraşırken, sanki kanını ve canını da kolayca, hoyratça tüketiyor.

Kim bilir, belki de onlardan aldıklarımızla onları hızlı eritiyoruz biz de. Tamam, hele kaybedince anlıyoruz:

Ne kadar çok seviyoruz. Lakin ne kadar da az sevebilmişiz! Daha da çok, daha çok sevebilirmişiz.

Biliriz… Yaşadıklarımızdan, anılar meydana gelir. Bazısını yollarda çoktan düşürüp kaybederiz; bazısı bizimle gelir. Kimi değişir, dönüşür, büzüşür; kimi bir anıt gibi aynı kalır.

Bir de yaşamadıklarımızdan müteşekkil hiç yaşanmamış anılar var. İlkine hayat diyorsak; bu da ölüm galiba. Ölmeden bile yaşanmamışlıklarla biraz ölürsün, değil mi!

Yaşarken öldüğümüz o her günkü benzersiz, kontrolsüz, bilinçsiz anların dolu dizgin rüyaları, rüyaların damıtılmış anıları gibi.

Ölünce öyle biri, biraz sen de ölüyorsun; sen de daha iyi anlıyorsun! Ve bazen ister istemez içinden bir cümle, bir temenni, bir teselli ya da bir öfke esintisi geçiveriyor: “Ben ölünce daha iyi anlarlar!” Hayattan kalan, belki son anlarında çırpınan, birisini kaybedince “işte şimdi daha iyi anlamak” ya da sen tamamen kaybolunca “işte şimdi daha iyi anlaşılmak” mı olmalıydı… ne diyorsun!


Not: Bu yazı, 13 yıl önce, genç bir yaşta kaybettiğimiz lise ve sonrasında, son nefesine kadarki arkadaşım Salih Ecer için yazdığım bir yazıdan ilhamla, hatta o yazıdan bazı bölümleri de kalbinde taşıyarak.

İlgili İçerikler