Kastamonu’da zaman
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Kastamonu’da zaman

Müzeleri, meydanları, hanları, kaleyi ve çevresindeki camileri gezerken şehrin dokusunu, mimari mirasını, yemeklerini, insanlarını hissettim ve Kastamonu’nun coğrafyası, insanları, tarihi, evleri, kurtuluş savaşındaki rolü, Rıfat Ilgaz, Behçet Necatigil, Oğuz Atay gibi yazarları, şehrini seven insanlarının hizmetleri, eğitimi önemsemeleri, şehirlerine bağlılıkları ile süreklilik gösteren bir “kent medeniyeti” yarattığını düşündüm

Kastamonu’da zaman
Kaleden Kastamonu manzarası

Mayıs başında 1 Mayıs’ı da kapsayacak şekilde bir grup arkadaşımızla beraber Sinop/Kastamonu gezisi yaptık. Gezinin planlamasını anne tarafından Kastamonulu Dr. Belma Haliloğlu ve ömrünü Kastamonu’da turizmin gelişmesini adayan Nursen Kırbaş (Novitas firması) yaptığı için ne kadar şanslı olduğumuzu gezi boyunca hissettik. Kastamonu’yu uzun yıllar öncesinden hayal meyal hatırlıyordum ama esas bazı yakın arkadaşlarımın oralı olmasının ve İstanbul’daki Balat Sahil Restoran’da ara sıra yediğim yemeklerin (Kanlıca mantarı turşusu mesela) etkisiyle içimde gidip görme isteği biriktiriyordum.

Geziye başlarken aklımda oralara komşu, iki kez gittiğim, bunlardan öte Süha Arın’ın o eşsiz belgeseli ile daha çok hissettiğim Safranbolu ve bölük börçük bilgiler vardı. Gezi boyunca, özellikle de Kastamonu’nun içini, camilerini, çevresindeki mahalleleri gezerken, rehberimiz, güleryüzlü olduğu kadar bilgili Ceyda Sevcan Yazıcı’nın anlatımlarını dinlerken, karşılaştığım insanlarla konuşurken içimde giderek yoğunlaşan duygunun ise “Safranbolu’da Zaman” belgeselinde anlatılanlara çok benzediğini fark ettim. O yüzden de yazıya başlığını koyarak başladım.

Aldırma Gönül ve “hüzün turizmi”

Önce ilk kez gördüğüm, tip 1 diyabetli Emirhan ve ailesi gibi tanıdığım bazı insanlar dolayısıyla iyi insanlar şehri diye bildiğim Sinop’a geldik. Ülkemizin en kuzey noktasındaki ince burundaki deniz fenerinden Karadeniz’e selam verip, ülkemizin tek doğal fiyord oluşumu olan Hamsilos koyuna gittik. Hava yağmurlu ve biraz soğuktu; belki bu yüzden, yani sis ve yağmurun etkisiyle oluşan renklerin canlanması, atmosferik derinlik, değişen ışık dengesi ile oluşan sakinlik hissi ile çevremizin güzelliğini daha çok hissettik.

Daha sonra, Hacettepe Yurdun’dan beri hep hüzün ve umutla söylediğimiz “Aldırma Gönül” şarkısındaki şiirin yazarı, hayatı devletle bağlantılı olduğu düşünülen trajik bir cinayetle son bulan Sabahattin Ali’nin de hapis yattığı Sinop Cezaevini ziyaret ettik. Bu tür mekanlara yapılan ziyaretlere “hüzün turizmi” dendiğini rehberimizden öğrendim ve işin doğrusu bu iki kelimenin yan yana gelmesini yadırgadım ve bu yadırgamayı cezaevini gezerken de hep hissettim. Bu turizmle insanların geçmişte savaş, soykırım, doğal afet veya büyük acıların yaşandığı mekanları sadece merak için değil; empati kurmak, geçmişten ders çıkarmak ve toplumsal belleği tazelemek amacıyla ziyaret etmeleri amaçlanır.

Taşköprü

Sinop Cezaevi, üç tarafı denizle çevrili bir eski iç kale ve 1560'tan itibaren zindan, 1887'de ise resmi olarak cezaevi olarak kullanılmaya başlanmış; son olarak 4 yıl süren restorasyon sonrası 5 Haziran 2025’te “Hafıza müzesi” konsepti ile ziyarete açılmış. Sabahattin Ali’nin esaret altındaki umudu anlattığı ve “Başın öne eğilmesin” dizesi ile başlayan şiiri burada yazdığı bilinmektedir. Birçok güçlü duyguyu sade kelimelerle anlatan bu şiir Kerem Güney’ce bestelenmiş ve Edip Akbayram’ın yorumuyla en çok bilinen/söylenen şarkılardan birisi haline gelmiştir.

Müzede Sabahattin Ali’nin yattığı oda da ziyaret edilebiliyor ve insan, okuduğu şiirle devlet yöneticilerine hakaret ettiği iddiasıyla 1932 yılında tutuklanan, siyasi baskılar ve sürekli takip edilme korkusu nedeniyle 1948 yılında Türkiye'den kaçmaya çalışırken öldürülen, ölümündeki sır perdesi aralanmayan ve hiçbir şekilde özür dilenmeyen bu aydınlık yüzlü insan üstüne düşünürken buluyor kendini. Ben bir cezaevini gezip görmekten hiç hoşlanmadım ama bu “hafıza müzesi”nin, en azından Sabahattin Ali’ye karşı bir mahcubiyet hissi yaratabilirse görevini yapmış olacağını düşündüm.

Kısa süreli Sinop turunda bunlar dışında liman bölgesini ve “Üzümlü-Cevizli Nokul”u sevdim. Daha sonra güzel bir yolculukla Taşköprü üzerinden Kastamonu’ya geldik.

Ilıca'da bir ev

Taşköprü, selenyumdan çok zengin, besin değeri ve dayanıklılığı ile dünyanın en iyi sarımsağı ile ünlüdür ve ismini de Gökırmak üzerinde 1366 yılında inşa edilen 7 gözlü tarihi köprüden almaktadır.  Taşköprü ile Kastamonu’nun coğrafyasına hayat veren, Gökırmak, Devrez Çayı, Devrekani Çayı ve Zarı Çayı gibi akarsular ve bu akarsuların çevresindeki vadiler/ovalar ile eşsiz bir doğa parçasına giriş yapılır. Örneğin dünyada şeker oranı en düşük pirinci olan Tosya pirinci de Devrez Çayı vadisindeki mineral zengini alüvyal topraklarda yetişir ve lezzetindeki en büyük sırrın, Ilgaz Dağları'ndan eriyip gelen buz gibi kar sularıyla sulanması olduğu bilinir.

Ilıca

Kanyonlar, Kara çorba ve Ecevitler

Benim gözümde Kastamonu, değişmeyen öz, yani, zamanın ve modernleşmenin etkilerine rağmen kültürel dokusunu, yaşam biçimini ve ahlaki değerlerini koruyan “derin Anadolu’yu” temsil eden illerden birisidir. Gidip görünce bunu daha çok hissettim ve gözlerden ırak olduğu için Kastamonu’nun kıymeti kadar bilinmediğini düşündüm.  Öte yandan ise, Kastamonu, vadileri ve esas kanyonları ile de fiziki olarak da derin Anadolu sözünü hak eden bir ilimiz. Zaten son yıllarda bilinirliğinin artmasında Horma gibi kanyonların büyük bir rolü olduğu anlattı rehberimiz.


Çatak kanyonu

Kastamonu gezimizin ilk gününde Horma, Valla ve Çatak kanyonlarına gittik. Kanyonlara giderken Kastamonu’nun çeşitli ırmaklar/çaylar ile bezenmiş, çok verimli ve engin bir çeşitlilik gösteren ovalarını, vadilerini ve dağlarını kat ettik. Gidiş yolculuğu uzun sürse de Horma Kanyonu boyunca yaptığımız 3 km’lik yürüyüşün güzelliğinden çok etkilendik. Kanyon yürüyüşü bitince kenarında Ilıca köyünün olduğu eşsiz bir vadiye/ovaya çıktık. Hava güneşli değildi ama en taze yeşil tonları ve bin bir çiçek bizi karşıladı. Ayrıca, Kastamonu ovalarında ve vadi tabanlarında ilkbahar mevsiminde çiçek açan meyve ağaçlarının, bölgenin zengin tarım çeşitliliğini ve mikroklima alanlarını yansıttığı bilinmektedir. Bunların arasında üryani eriği, elma ve armut ağaçları, kiraz ve vişne, ayva ve kızılcık sayılabilir.  

Horma Kanyonu

Horma kanyonundan dönüşte Valla köyünde Erol’un yerinde Vedat Milor’u kıskandıracak “Kara Çorba”mızı içtik ve son olarak Çatak koyunu cam terastan seyredip şehre döndük. Kara Çorba, Pınarbaşı ilçesine özgü, coğrafi olarak işaretlenmiş bir çorbadır ve “Ağa Çorbası” olarak da bilinir. Bu şifa çorbası, köy tavuğu ile Karadeniz dağlarında yetişen kızamık bitkisinin odun ateşinde uzun süre kaynatılmasıyla elde edilen kızamık ekşisini içerir.

Valla köyünde bir kadın

Bölgenin bir diğer bilinen çorbası “Ecevit çorbası”dır ve bu çorbanın Bülent Ecevit ile ilginç bir akrabalığı vardır. Bülent Ecevit aslen Kastamonuludur. Dedesi ve babası Daday doğumludur. Bülent Ecevit'in babası ve Kastamonu milletvekilliği yapmış olan Dr. Fahri Ecevit, soyadı kanunu çıkınca görevi nedeniyle sık sık uğradığı İstiklal Yolu üzerindeki Ecevit Hanı ve çok sevdiği yöreye has Ecevit çorbası nedeniyle bu ismi almıştır. Yani sanılanın aksine bölge ve çorba Ecevit’in adını almamış, aksine ona ismini vermişlerdir.

 Dönerken yolumuz “İstiklal Yolu”nun da geçtiği Seydiler ilçesinden de geçti ve uzaktan da olsa şehit Şerife Bacı heykelini gördük. Kastamonu’nun 4 girişi var ve akşam şehre dönerken modern olduğu kadar kültürel mirasını ve toplumsal dokusunu korumuş güzel bir kentle karşılaştığımızı düşündük. Bunda şehrin içinden geçen çayın da payı büyük. Kastamonu şehir merkezinin tam ortasından geçen akarsu, Karaçomak Deresi (veya Çayı) olarak bilinir. Bu dere, Gökırmak’ın kollarından biridir ve şehrin tarihi dokusuyla bütünleşmiştir.

İstiklal Yolu

Türk hakimiyetine girdikten sonra hiçbir zaman düşman işgaline uğramamış olsa da milli mücadelede en çok şehit veren illerin başında gelir. Kurtuluş Savaşı’nda erkeklerin neredeyse hepsi cephededir. Hatta bazı köylerde savaş bittikten sonra geri dönebilen erişkin erkek kalmadığı bilinir. Bunun bir örneği olan Küre ilçesine bağlı Dereköy’e de sırf bu nedenle cumhuriyet sonrası Ersizlerdere adı verilmiştir.

Kastamonu halkı gösterdiği bu vatanperverlikle ve geride kalan kadın, yaşlı, genç demeden verdiği mücadeleyle de hep akıllardadır. Zira savaşın kazanılmasını sağlayan lojistik kaynağın yolu İstiklal Yolu’nda (İnebolu, Kastamonu, Çankırı, Ankara) nice kadın, ihtiyar, çoluk çocuk da şehit düşmüştür. Kahraman şehidimiz Şerife Bacı bunun başlıca örneğidir. Kış günü üstündeki hırkasını çıkarıp cephane ıslanmasın diyerek üstünü örtmüş, yavrusu bağrında donarak şehit olmuştur. Anıtı hem ilçesi Seydiler’de hem de merkezde valilik binası önünde yer almaktadır.

Bu ruh, Cumhuriyet kurulunca Atatürk tarafından ödüllendirilmiş olup; İnebolu’ya İstiklal Madalyası verilmiş, Şapka inkılabı da burada açıklanmıştır. İstiklal yolu ise 2018 yılında milli park ilan edilmiş ve her yıl haziran ayında İnebolu-Kastamonu (yaklaşık 100 km) arasında anma yürüyüşü düzenlenmektedir.

Atatürk'ün ''Gözüm Sakarya'da, Dumlupınar'da; kulağım İnebolu'da” sözü, savaşın kaderinin İnebolu'dan gelen cephaneye bağlı olduğunu vurgulayan tarihi bir ifadedir. Bu söz, İstiklal Yolu'nun önemini simgeler. Bu savaşın acı yanını en iyi anlatan “Çanakkale Türküsü”, canı en çok yananlar tarafından söylenmiş bir Kastamonu türküsüdür.

Kastamonu'da bir cami

Konaklar, güzel camiler, müzeler, Rıfat Ilgaz ve şehrine sahip çıkan insanlar

Kastamonu’daki ikinci günümüzde, önce Kasaba Köyü’nde bulunan 2023 yılında UNESCO Dünya Miras Listesi’ne girmiş, Anadolu’nun en önemli ahşap eserlerinden biri olan “Mahmut Bey Camisi”ni ziyaret ettik. Candaroğulları Beyliği döneminde, 1366 yılında Emir Mahmut Bey tarafından yaptırılan bu cami, metal çivi kullanılmadan, “bindirme” ve “geçme” tekniğiyle inşa edildiği için halk arasında Çivisiz Cami olarak bilinir. Caminin içi, kök boyalarla yapılmış bitkisel ve geometrik süslemelerle doludur ve caminin orijinal kapısı, bir sanat şaheseri olup günümüzde güvenlik gerekçesiyle Kastamonu Liva Paşa Konağı Etnografya Müzesi’nde sergilenmektedir; yerine aslına uygun bir kopyası takılmıştır.

Kastamonu, güzel camileri kadar, konakları, hanları, müzeleri ve Anadolu’da kurulan ilk resmi devlet lisesi olan Abdurrahmanpaşa Lisesi ile de bilinir. Meşhur Safranbolu evlerinin atası sayılabilecek yüzlerce konağı vardır. Kent gelişim gösterdikçe maalesef birçoğu şehir yaşamına yenik düşmüş ve yıkılmıştır. Köylerde bulunanlar ise bakımsızlıktan yok olup gitmiştir. Günümüzde varlığını sürdüren ve misafir ağırlayan başlıca konaklar ise şunlardır: Hükümet Konağı (Mimar Vedat Tek imzalıdır), Uğurlu, Eflanili, Delibeyoğlu, Ballık, Liva Paşa, Ecevit, İksir, İsmail Bey, İzbeli, Kaptan, Seydibeyoğlu, Şeyhoğlu, Sinan Bey, Tahir Efendi, Toprakçılar, Paşa Konağı ve Pembe Köşk en iyi örnekleridir.

Mahmut Bey Camisi

Abdurrahmanpaşa Lisesi 1885’ten beri eğitim öğretimin devam ettiği okuldur. 1914-18 yılları arasında öğrencileri Çanakkale Cephesi’nde olduğu için mezun verememiştir. Aynı zamanda Meşhur Hababam Sınıfı’nın ilham kaynağı, yazar Rıfat Ilgaz’ın kendini Güdük Necmi olarak tasvir ettiği lise yıllarının geçtiği okuludur.

Hükümet Konağı’nın önündeki “Kurtuluş Savaşı”nı anlatan heykele bakarken karşılaştığımız, lise mezuniyet töreni için şehre gelmiş, eski bir subayla sohbet ederken, ona bu şehirde tarihsel bir uygarlık devamlılığı olduğunu düşündüğümü, Kastamonu’nun bu açıdan Eskişehir’e benzediğini ama ondan daha zengin bir dokuya sahip olduğunu söyleyip bunun nasıl mümkün olduğunu sordum. O da bana bunda en çok şehrini sadece sevmekle yetinmeyen, ona sahip çıkan yöneticilerin, şehirlerine gönülden bağlı halkın, güçlü bir eğitim geleneğinin payının olduğunu söyledi ve bunlar arasında, eski bakan Murat Başesgioğlu ve eski Vali Enis Yeter arasında kurulan iş birliğinin önemli bir yer tuttuğunu anlattı.

Kale yolunda bir kadın

Bize kalan ve iyi zamanlar için teşekkürler

Kastamonu, sağında kalesi, solunda kulesi (İstanbul’dan sürgün edilen saatin kulesi), ortada deresi ile anılır ve biz gidemesek de bu şehrin her ilçesinde farklı bir kıyafet, farklı bir yemek, farklı bir mimari, farklı bir doğanın gidenleri şaşırtacağı ve kendine hayran bırakacağı söylenir. Bütün bu mirasta Anadolu'nun birçok şehri gibi Ermeni ve Rum mirasının izleri olduğu, özellikle ticaret ve el sanatları üzerinden şekillenen bu mirasın, şehrin hafızasında hala yaşadığı bilinmektedir.

Cumhuriyet Meydanı

Şehir, İstiklal Marşı’nın ilk okunduğu ve Mehmet Akif’in Kurtuluş Savaşı’na destek vaazları verdiği Nasrullah Cami’si kadar, inanç turizminin uğrak yerlerinden birisi olmasını sağlayan türbeleri ile de ünlüdür.

Mantar florası çok geniştir ve neredeyse yılın her dönemi mantar bulunur. Özellikle kanlıca (en çok kullanılan), telteli, cincile, yumurta, kuzu göbeği, tirmit ve ayı mantarı çokça bulunur. Kastamonu mutfağı ve ekonomisi için büyük yer tutan mantar için Daday’da mantar toplama şenliği ve doğa yürüyüşleri düzenlenmektedir.

İsmail Bey camisi

Ben de müzeleri, meydanları, hanları, kaleyi ve çevresindeki camileri gezerken şehrin dokusunu, mimari mirasını, yemeklerini, insanlarını hissettim ve Kastamonu’nun coğrafyası, insanları, tarihi, evleri, kurtuluş savaşındaki rolü, Rıfat Ilgaz, Behçet Necatigil, Oğuz Atay gibi yazarları, şehrini seven insanlarının hizmetleri, eğitimi önemsemeleri, şehirlerine bağlılıkları ile süreklilik gösteren bir “kent medeniyeti” yarattığını düşündüm.


Şapka müzesi

Ayrıca, Şapka müzesinde şapkanın insanın kimliğini ve çeşitliliğini yansıtan çok güçlü bir simge olduğunu hissettim ve başta daha önce andığım Mahmut Bey Camisi ve M.Ö. 7. yüzyıla ait kaya mezarlarının bulunduğu Şahinşah Kayası üzerine inşa edilen İsmail Bey Camisi ve minaresi olmak üzere birçok cami ve minaresinin güzelliğinden etkilendim. Bütün bunları çok iyi zaman geçirdiğim arkadaşlarım ile paylaşmak ve konuşmak ise ayrıca çok güzeldi.

Mahmut Bey Camisi'nin kapısı

Uğurlu konağı, gezdiğimiz yerler, yemekler, arkadaşlıklar için Belma, Gülsen hanım, çok bilgili ve tatlı dili rehberimiz Ceyda, şoförümüz Yasin ve tüm arkadaşlarıma yürekten teşekkür ederim. Güzel günlerde görüşmek üzere.

Not: Yazıya katkıda bulunan Daday’lı Yalçın Çiftçi’ye çok teşekkür ederim.

İlgili İçerikler