Nisanlar da Galatasaray’ın
x blueSky facebook instagram youtube dailymotion linkedin

Nisanlar da Galatasaray’ın

İstatistiklerin Leroy Sane karşısında diz çöktüğü, şampiyonluk saatinin Osimhen’i gösterdiği bir 90 dakika... Galatasaray 13 dakikalık uykusundan bir penaltıyla uyanıp derbinin genetiğini değiştirirken, Fenerbahçe kendi öfkesine mağlup oldu. Kaosun içinden çıkan bir şampiyonluk ve bavulunu hazırlayanlar için yolculuk vakti...

Nisanlar da Galatasaray’ın

Galatasaray için artık o meşhur "Mayıslar Bizimdir" mottosunu bir kenara bırakıp, takvimi bir ay geriye çekme vakti geldi. Zira sarı-kırmızılılar için şampiyonluk şarkıları artık Nisan meltemleriyle bestelenmeye başladı. Bahar henüz tam anlamıyla yüzünü göstermemişken, Galatasaray bu kez dördüncü şampiyonluk yolundaki o görkemli zaferine bir Nisan akşamında kucak açtı. Belki de bu erken gelen zafer, sadece bir takvim değişikliği değil, rakiplerine karşı kurulan o psikolojik hegemonyanın "bahar temizliği" kıvamındaki tezahürüdür.

Maç başladığında sahada ne yaptığını bilmez bir görüntü çizen Galatasaray, 13 dakikalık o derin uykusundan Talisca’nın ayağından kaçan penaltıyla, adeta bir şok cihazı etkisiyle uyandı. O an itibarıyla "ayarların" fabrika ayarlarına, yani kulübün genetiğinde olan o derbi karakterine dönüşüne şahitlik ettik. Oyunun kontrolünü eline alan sarı-kırmızılılar, maçı sadece bir skorla değil, 3 gollü bir derbi resitaliyle sezonun final perdesine dönüştürdü.

Eski Türk filmlerinin o sararmış ama ruhu olan afişlerinde görmeye alıştığımız o meşhur ifadeyi hatırlayalım: "Aşk, İhtiras ve İhanet... Hepsi bir arada!" Yeşilçam’ın o dramatik kurgusu, bu akşam yeşil sahada ete kemiğe büründü. Seyirciyi koltuğuna çivileyen, içinde her türlü duyguyu barındıran, senaryosu ustalıkla yazılmış ama başrol oyuncularının doğaçlamalarıyla devleşen bir doksan dakikaydı bu.

Osimhen’in her geçen gün katlanarak büyüyen Galatasaray aşkı, Okan Buruk’un dördüncü şampiyonluk kupasını müzeye kaldırma konusundaki bitmek bilmeyen ihtirası ve Ederson’un kalesinde adeta Fenerbahçe’nin kaderine vurduğu o talihsiz "ihanet" darbesi... Bu üçgen, derbinin tüm hikayesini özetlemeye yetiyordu aslında.

Osimhen, bu sezona bir kez daha mühür vuran adam oldu. Bazı forvetler golü koklar, o ise adeta hissediyor. 40. dakikada yüzündeki maske görüşünü kısıtlamışken, topu tam olarak seçemediği o anda sadece bir içgüdüyle savurduğu diziyle golü bulması, klasının bir özetiydi. Ancak onu farklı kılan sadece golü değil, liderliğiydi. Takımı 2-0 öndeyken dahi doymayan, "bu yetmez" diyerek Sanchez ve Abdülkerim’i hücum hattına davet eden iştah... Daha da önemlisi, takımın bir numaralı penaltıcısıyken topu Barış Alper’e bırakması bir asalet göstergesiydi. Oysa madalyonun diğer yüzünde, Fenerbahçe penaltı kazandığında Talisca’nın topu Kerem Aktürkoğlu’na vermeyişindeki o bireysel ego saklıydı. İşte aradaki ince ama derin fark, tam olarak burada gizli.

Derbi öncesi kalem oynattığımda, bu maçın anahtarının "soğukkanlılık" ve "sinir uçlarına hakimiyet" olduğunu vurgulamıştım. Derbiyi taktikler kadar, nabzını kontrol edebilenler kazanır. Fenerbahçe maça fırtına gibi başlasa da, o fırtına kısa sürede kendi gemilerini batıran bir kasırgaya dönüştü. Sinirlerine hakim olamayan bir yapı, ne kadar iyi başlarsa başlasın, sonunu getiremiyor.

Brezilyalı kaleci Ederson, sahada kalmamak, adeta kendini dışarı attırmak için elinden geleni yaparken, takım arkadaşlarının onu tutup kalenin içine sokacak o kolektif akla sahip olamaması büyük bir eksiklikti. Sakin kalmak, sadece hakemle konuşmamak değildir; arkadaşının dağılan zihnini toparlamaktır. Osimhen’in gözü karardığında, yanında beliren üç beş arkadaşının ya ağzını kapatması ya da onu olay mahallinden uzaklaştırması, Galatasaray’ın o "meşhur yapısının" aslında bir aile ve otokontrol mekanizması olduğunun kanıtıdır.

Osimhen’i alkışladık ama Leroy Sane için ayrı bir paragraf açmak şart. Adam, tek başına Fenerbahçe’nin tüm hücum istatistiklerine karşı bir ordu gibi savaştı. Veriler yalan söylemez: Sane’nin tek başına yaptığı başarılı dripling sayısı, Fenerbahçe’nin takım halindeki toplamına eşitti. Rakibin 3 anahtar pasına karşılık onun 5 pası vardı. Bu sadece bir performans farkı değil, bir vizyon farkıdır. Galatasaray, Ederson haberlerini bir illüzyon gibi kullanıp Uğurcan Çakır’ı kadrosuna katarak sezonun transfer çalımıyla birlikte en kritik hamlesini yaptı. Ederson’u alan Fenerbahçe ise, şampiyonluğun önce Rizespor maçında, sonra da bu derbide Brezilyalı kalecinin parmaklarının arasından bir kum tanesi gibi kayıp gidişini izlemekle yetindi.

Ve gelelim Okan Buruk’a... Okan Hoca’nın, özellikle büyük maçların şifrelerini çözen, rakibi laboratuvar titizliğiyle analiz eden bir ekibi var. Takım kurgusu ve oyun zekası, ışıklar en parlak yandığında, yani büyük maçlarda zirveye çıkıyor. Sıradan gibi gözüken maçlarda kaybedilen o puanlar bizim çenemizi yorsa da, günün sonunda dördüncü şampiyonluğuna ramak kalmış bir teknik adam gerçeği var önümüzde. Son 7 yılın 5 şampiyonluğu; 1’i Başakşehir’de, 4’ü Galatasaray’da... Sezar’ın hakkını Sezar’a, yiğidin hakkını Okan Buruk’a teslim edelim. O, bu süreçte pek çok teknik adamı ve başkanı valizlerini hazırlamaya mecbur bıraktı. Bakalım bu hafta içi kimler bavulunu alıp ülkesine dönecek, hangi yönetimler kongre salonlarının yolunu tutacak?

Sonuç olarak; futbolun sadece yüzde 25 pay alabildiği, kalan yüzde 75’in ise kaos, gürültü ve liyakatsiz yönetimlerin gölgesinde kaldığı bir sezonu daha geride bırakıyoruz. Kendi içimizdeki bu "domestik" çekişmeden gelişim adına bir gram sonuç çıkaramadığımız, A Milli Takımımızın Dünya Kupası heyecanı ve Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki son 16 başarısı dışında elle tutulur bir güzellik konuşamadığımız, Anadolu kulüplerinin sessizce katledildiği uzun ve yorucu bir serüven sona erdi. Perde kapandı ama geriye kalan, sadece kazananın coşkusu değil, futbolumuzun o dinmeyen sızısıdır.

İlgili İçerikler