Maçtan önce sosyal medyaya düşen o "sıra dışı" on bir, sahada ete kemiğe büründüğünde kısa süreli bir şaşkınlık yaşadık. Okan Buruk’un ajandasında radikal bir değişim mi vardı, yoksa tesislerde anahtarlar başkasına mı teslim edilmişti? Trabzonspor mağlubiyetinin faturasını ağır kesen Buruk, tam 6 değişiklikle rotasyonun dozajını bir hayli artırmıştı. Ancak Galatasaray, o meşhur "erken gol" refleksini gösterip tabelayı değiştirdiğinde, camianın üzerindeki kara bulutlar bir anlığına dağılıverdi. Ne var ki, ikinci yarıdaki Göztepe baskısı ve kaçan akıl almaz pozisyonlar, sarı-kırmızılı tribünlere o meşhur temenniyi fısıldattı: "Keşke futbol 45 dakikadan ibaret olsa..."
Göztepe-Galatasaray eşleşmesinin başlangıç düdüğü çaldığında Okan Buruk’un büyük bir kumar oynadığı aşikârdı. Belli ki Hoca, "ilk yarıda rüzgârı arkama alayım, tabelayı cebime koyayım; ikinci yarıda Torreira ve Sara gibi anahtar parçaları sahaya sürerek oyunu mühürlerim" diye düşünmüş. Kağıt üzerinde bu bir "yük yönetimi" planı gibi dursa da, futbolun kaotik doğası her zaman bu kadar steril planlara izin vermez. 2-0’lık devre skoru Okan Hoca’yı haklı çıkarsa da, Göztepe’nin bir metreden harcadığı o meşhur fırsat, aslında "kumarın" ne kadar bıçak sırtı olduğunu hatırlattı. Plan tutunca adı "hoca dokunuşu" olur; ama unutmayalım ki tesadüfler, her zaman hazırlıklı olanların yanındadır.
Burada temel bir mesele var: Şampiyonluk virajına girilirken, bir takımın omurgasıyla bu kadar oynanmaz. "Geniş rotasyon" kavramı Türkiye’de bir konfor alanı gibi sunulsa da, Galatasaray örneğinde bu durum bir "ritim bozukluğuna" dönüşmüş durumda. Transfer dönemi bittiğinden beri Galatasaray’ın üst üste iki hafta aynı on birle sahaya çıktığına şahit olamadık. İstikrar, sadece skorla değil, sahadaki oyuncu grubunun birbirinin ezberini bilmesiyle sağlanır. Galatasaray şu an her maçı yeni bir tanışma seansı gibi oynuyor.
Okan Buruk, ne zaman ki duygusallığı bir kenara bırakıp rasyonalizme sarıldı, işte o zaman futbolun doğruları sahaya tezahür etti. Leroy Sane gibi bir dünya yıldızını kenara çekebilen, formsuz Icardi’den vazgeçmeyi bilen bir teknik adam profili, Galatasaray’ın en büyük kazanımıdır. İlk yarıda Göztepe’nin o 8 haftadır süregelen "yürüyerek oynama" alışkanlığına Galatasaray’ın şok baskısı eklenince, ortaya kazanan bir strateji çıktı. Ancak Sallai’nin cömertliği olmasa, maç bir "korku tüneline" dönüşmeyecek, Uğurcan Çakır’ın kurtarışları bu kadar hayati hale gelmeyecekti.
İkinci yarıda ise bambaşka bir senaryo izledik. Ön alan presini bir hayat tarzı haline getiren Göztepe karşısında Galatasaray’ın tek bir şutu vardı; o da zaten gol oldu. Ligin bitimine bu kadar kısa süre kala 6 farklı oyuncuyla sahaya çıkıp akıcı bir oyun beklemek hayalcilik olur. Galatasaray’ı bu kez Göztepe’nin bitiricilik sorunları ve kalesindeki direnç kurtardı.
Bireysel performanslara gelirsek; 85 dakika sahada kalan Leroy Sane’nin, Barış Alper’e yaptığı o klas servis dışında ne yaptığını anlamak güç. Dünya Kupası sonrası masada iyi bir teklif olursa, bu ayrılık iki taraf için de en sağlıklısı olabilir. Avrupa’da vites artıran Jakobs’un ligdeki konsantrasyon kaybı ise endişe verici. Ve Icardi... Binlerce çocuğun duvarlarını süsleyen, onlara Galatasaray sevgisini aşılayan bir figür, veda edecekse bile arkasında "iz" bırakmalı, "is" değil. Oyuna girer girmez Barış Alper’den o bandı talep etmesi, sahadaki hiyerarşiye ve kendi efsanesine bir saygısızlık. Anılarına yazık etme Icardi.
Son olarak; Ayazağa’dan sızan o kadro bilgisi... Bir takımın en mahrem bilgisi olan stratejisi maçtan önce her yere dökülüyorsa, orada ciddi bir otorite boşluğu var demektir. Tesislerin kapıları sadece fiziksel olarak değil, disiplin olarak da sıkıca kapatılmalıdır.


